Cumartesi, 12 Temmuz 2008 15:21
Tarihî bir realitedir ki,
insanoğlu binlerce yıllık hayatında dinmek bilmeyen bir değişim, talep ve
çabası içindedir. Çünkü insan, mutluluğunu içinde yaşadığı dünyevî şartların
hep ötesinde aramıştır. Bu da insanın esasında buraya ait bir varlık olmadığı anlamına
gelir.
İnsan bu çabasında kendisine rehberlik edecek daha üst bir kaynağa ihtiyaç duymuştur ki, bu kaynağın da mutlak, aşkın ve kutsal bir öz taşıması gerekir.
Şüphe yok ki, insan, tarih ve
toplum odaklı beşerî değişimlerde en etkin rehberliği gerçekleştirerek insanlık
tarihinde en derin izleri miras bırakanlar da böyle bir kaynaktan beslenen
peygamberler olmuşlardır. Çünkü yaratılma kaynağı ve gayesi açısından insanın
sahip olduğu manevi-moral yüceliğe en etkin vurguyu onlar yaptılar. Diğer bir ifade
ile insanı diğer yaratıklardan ayıran temel yapısal karakter onun kutsal ile
olan ilişki biçim ve keyfiyetince belirlenir. Bu keyfiyetin teşekkülünde en
önemli etkinlik payı ise peygamberlere aittir. Çünkü onlar, insanı, toplumu ve
tarihi yenileyen, bunları kendi aslî mecralarına yeniden ikâme eden fikir,
inanç, aşk ve eylem rehberleridirler. Peygamberlik geleneğinin sona ermesi ile
de aynı misyonu sürdürmek elbette ki bu geleneğin son halkasına aidiyet duyan
ulemânın yükümlülüğüne tevdi edilmiştir.
Bireysel, toplumsal ve tarihsel
sorumluluklarının bilincinde olan ulemâ ise çok erken devirlerde sınırlı
nasslarla sınırsız problemlerin çözümü için gerekli metodolojiyi oluşturmada
büyük başarılar gösterdiler. Söz konusu metodoloji fıkıh usûlü dalıdır. Gerçek
şu ki, Müslümanların tarihsel başarıları arasında fıkıh usûlünün mümtaz bir
yeri vardır. Bütün orijini ile Müslümanlara ait olan bu disiplin aygıtı ile
İslâm her an ve her yerde yaşanır olmanın imkânına sahip oldu. Aynı disiplin 'içtihat' müessesesinin de dinamik ve
aktif kalmasını temin eden yegâne dinamizmi temin etti. Böylece İslâm hayatla birlikte, hatta zaman
zaman hayatın önünde kendine yeni yaşam alanları oluşturdu. Bu süreçte yoğun
olarak yapılan metodik tartışmalar ve aklî çıkarımlar sonucu oldukça zengin
birikimler teşekkül etti; tefsir, fıkıh, kelâm, felsefe ve tasavvuf gibi temel
alanlarda çok sayıda farklı okullar vücûda getirildi. Çünkü ellerinde İkbal'in,
'Yol kesiciler onunla yol gösterenler oldular; tek kitaptan kütüphanelere
mâlik oldular' mısrasında ifade
ettiği Kur'ân gibi kutsal bir maya mevcuttu.
Ancak izleyen yüzyıllarda bu
dinamizmin çok ciddi bir zayıflama sürecine girdiğini görüyoruz. Bu sürecin
ise, kuşkusuz çeşitli iç ve dış saikleri olmuştur. Bunlar arasında yabancı
kültürlerden tercüme edilen yazılı eserlerin etkisi, özellikle de Helen dönemi
Yunan felsefesinin statik ve soyut karakterinin Kur'ân'ın dinamik ve daha
ziyade somut yapısına baskın kılınması; Hint-İran kökenli batinî anlama ve
yorumlama tarzının yaygınlaşması; mezhepler arasındaki sürtüşmelerin tahrik
ettiği ve 'kendi yanlışını' 'ötekinin doğrusuna tercih etme' anlamında
oluşan mezhebî taassuplar; böyle bir zeminde teşekkül eden farklı dinî anlama
ve yorumların çeşitli siyasal bölünme ve çatışmalara dönüşmesi gibi Müslüman
kütleyi ciddi iç zafiyetlere ve krizlere sürükleyen gelişmeleri saymak
mümkündür.
Bundan daha kötüsü ise, bu
süreçten sorumlu tutulan içtihat kurumunun işlevsiz hale getirilmesi oldu. İçte
bu tür zaafa sürükleyici dahilî problemler yaşayan İslâm dünyası, dıştan da
tarihin en büyük vahşetine maruz kaldı. Bu vahşetlerin en fazla zararlı olanı
ise, ünlü tarihçi İbni Esir'in 'Keşke hiç doğmamış veya daha önce ölmüş
olsaydım da bu vahşeti hiç görmeseydim' dediği Bağdat'ın Moğollar
tarafından talan ve tahrip edilişiydi. En verimli ilk altı-yedi asırlık dönemde
oluşturulan ve küllerinden bile hayat kıvılcımları saçan Bağdat mirası talan
edildi; onca dahî zekânın fikrî çabaları mürekkep olup sularla birlikte akıp
gitti. Oysa Bağdat İslâm düşüncesinin kalbi ve beyniydi. Bağdat'ın kalbine
defalarca hançer saplandı, beyni balyozlarla ezildi. O gün bugündür Fırat ve
Dicle yas içinde gözyaşı olup akmaktadır.
Doğudaki Moğol istilasının
yıkımları daha onarılmadan aynı dünya Batı'dan Haçlı Seferlerini yaşamaya başladı.
Haçlıların Kudüs'te yaptıkları ise Moğolları aratmadı. Oysa Batılılar Kudüs'te
birçok yenilikle tanışmışlardı. Kirlerini temizleyecekleri sabunu bile ilk kez
orada görüp tanıdılar. Kısacası Haçlılar da Moğollar tarafından Doğu ucu
yakılıp yıkılan İslâm dünyasının Batı ucunu talan ve tahrip ettiler.
Bunu izleyen yüzyılda İslam
dünyasında başlamış olan bu çözülüş sadece belli bölgelerle sınırlı kalmayacak;
İslâm’ın hatta tüm insanlığın iftihar medarı, medeniyetlerin gülşeni, inanç,
düşünce, estetik, musikî, mimarî, sanat, felsefe ve bilimin billur billur
kristalize edildiği güzelim Endülüs'e sıra gelecekti. Muvahhitlerle Murabıtlar
arasında uzayıp giden kör iktidar kavgaları Endülüs'ü korkunç bir iç zafiyete
sürükleyecek ve daha sonra da Haçlılarca tek neferi bile kalmayacak şekilde yok
edilecekti.
Yaşadığı bunca yıkıcı krizlere
rağmen İslâm’ın hayat verici nefesi kendisine elbette ki yeni yaşam alanları ve
hayat imkânları bulacaktı. Çünkü mutlak kudretin inşa ettiği ve korumasını
üstlendiği bir nurun söndürülmesine imkân yoktu. O kudret kendi nurunu
kendisine layık kulların elleriyle her an için taze ve diri tutacaktı. Zaten ‘Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini
yenileyecek kişiler gönderecekti’(1) sadık haberiyle bunun müjdesi asırlar
önce verilmişti. Meşhur muhaddis Irakî ve daha başkalarının sahih olarak
tanımladıkları bu hadisten çıkartılan anlam şudur: İster hicri, isterse başka
bir takvime göre olsun, Allah Teala, her bir yüzyılda bir veya birden fazla
kişiyi, dini, ona bulaşmış ilave (bid’at) lerden ayıklayan, ilmi geliştiren, ilim
ehlinin önünü açan ve bid’at ehli ile mücadele etmek üzere gönderir. Her ne
kadar her mezhebin mücedditler listesinde yer alan isimler o mezhebe mensup
olanlardan oluşmakta ise de, tercih edilen görüş bu anlamın umûmi olduğudur.
İslâm düşünce tarihinde dinî yenilemede derin izler bırakmış mücedditlerin
çabalarına baktığımızda ise, her ne zaman dinî anlama ve yaşamada toplumsal
boyutta bazı sapmalar vücut bulmuşsa, toplumsal yapıyı dinî merkeze
yönlendirmeye dönük çok köklü çabalar ortaya konmuştur.
Hatta denilebilir ki,
İsrailoğulları peygamberlerinin toplumları için yaptıkları rehberlik İslâm
toplumunda ulemâ tarafından icrâ edilmiştir. Hz. Peygamber (sav)'in 'Benim ümmetimin âlimleri Beni İsrail'in
peygamberleri durumundadır' hadisini de bu bağlamda anlamak mümkündür.
Nitekim İslâm tarihi boyunca dinî düşüncenin yenilenmesi ameliyesinde etkin rol
üstlenmiş bulunan simaların çabalarına baktığımızda bunu rahatlıkla
görebiliriz. Tüm bu çabaların ortak temel hedefi ise, tesis ettikleri yöntem ve
paradigmaların farklılıklarına rağmen, dinin toplumsal ruhunu canlandırmak; onu
sosyal, siyasal, ekonomik ve ahlâkî alanda ilk dönemdeki tazeliğine ve dinamik
yapısına yeniden kavuşturmaktır. Nitekim Gazalî'den Fazlurrahman'a kadar her
bir halkada bu ortak gaye açıkça izlenmektedir.
İhyâ Geleneği 2 için tıklayınız..
(1)Ebu Davud, Sünen-u Ebi Davud, el-Mektebetu’l-İslâmiyye, İstanbul,
Kitabu’l-Melahim, Bab 1, Hadis No: 4291, (III/109)
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için