Prof. Dr. Orhan ATALAY

ImageTarihî bir realitedir ki, insanoğlu binlerce yıllık hayatında dinmek bilmeyen bir değişim, talep ve çabası içindedir. Çünkü insan, mutluluğunu içinde yaşadığı dünyevî şartların hep ötesinde aramıştır. Bu da insanın esasında buraya ait bir varlık olmadığı anlamına gelir.

İnsan bu çabasında kendisine rehberlik edecek daha üst bir kaynağa ihtiyaç duymuştur ki, bu kaynağın da mutlak, aşkın ve kutsal bir öz taşıması gerekir.

Şüphe yok ki, insan, tarih ve toplum odaklı beşerî değişimlerde en etkin rehberliği gerçekleştirerek insanlık tarihinde en derin izleri miras bırakanlar da böyle bir kaynaktan beslenen peygamberler olmuşlardır. Çünkü yaratılma kaynağı ve gayesi açısından insanın sahip olduğu manevi-moral yüceliğe en etkin vurguyu onlar yaptılar. Diğer bir ifade ile insanı diğer yaratıklardan ayıran temel yapısal karakter onun kutsal ile olan ilişki biçim ve keyfiyetince belirlenir. Bu keyfiyetin teşekkülünde en önemli etkinlik payı ise peygamberlere aittir. Çünkü onlar, insanı, toplumu ve tarihi yenileyen, bunları kendi aslî mecralarına yeniden ikâme eden fikir, inanç, aşk ve eylem rehberleridirler. Peygamberlik geleneğinin sona ermesi ile de aynı misyonu sürdürmek elbette ki bu geleneğin son halkasına aidiyet duyan ulemânın yükümlülüğüne tevdi edilmiştir.

Bireysel, toplumsal ve tarihsel sorumluluklarının bilincinde olan ulemâ ise çok erken devirlerde sınırlı nasslarla sınırsız problemlerin çözümü için gerekli metodolojiyi oluşturmada büyük başarılar gösterdiler. Söz konusu metodoloji fıkıh usûlü dalıdır. Gerçek şu ki, Müslümanların tarihsel başarıları arasında fıkıh usûlünün mümtaz bir yeri vardır. Bütün orijini ile Müslümanlara ait olan bu disiplin aygıtı ile İslâm her an ve her yerde yaşanır olmanın imkânına sahip oldu. Aynı disiplin  'içtihat' müessesesinin de dinamik ve aktif kalmasını temin eden yegâne dinamizmi temin etti.  Böylece İslâm hayatla birlikte, hatta zaman zaman hayatın önünde kendine yeni yaşam alanları oluşturdu. Bu süreçte yoğun olarak yapılan metodik tartışmalar ve aklî çıkarımlar sonucu oldukça zengin birikimler teşekkül etti; tefsir, fıkıh, kelâm, felsefe ve tasavvuf gibi temel alanlarda çok sayıda farklı okullar vücûda getirildi. Çünkü ellerinde İkbal'in, 'Yol kesiciler onunla yol gösterenler oldular; tek kitaptan kütüphanelere mâlik oldular'  mısrasında ifade ettiği Kur'ân gibi kutsal bir maya mevcuttu.

Ancak izleyen yüzyıllarda bu dinamizmin çok ciddi bir zayıflama sürecine girdiğini görüyoruz. Bu sürecin ise, kuşkusuz çeşitli iç ve dış saikleri olmuştur. Bunlar arasında yabancı kültürlerden tercüme edilen yazılı eserlerin etkisi, özellikle de Helen dönemi Yunan felsefesinin statik ve soyut karakterinin Kur'ân'ın dinamik ve daha ziyade somut yapısına baskın kılınması; Hint-İran kökenli batinî anlama ve yorumlama tarzının yaygınlaşması; mezhepler arasındaki sürtüşmelerin tahrik ettiği ve 'kendi yanlışını' 'ötekinin doğrusuna tercih etme' anlamında oluşan mezhebî taassuplar; böyle bir zeminde teşekkül eden farklı dinî anlama ve yorumların çeşitli siyasal bölünme ve çatışmalara dönüşmesi gibi Müslüman kütleyi ciddi iç zafiyetlere ve krizlere sürükleyen gelişmeleri saymak mümkündür.

Bundan daha kötüsü ise, bu süreçten sorumlu tutulan içtihat kurumunun işlevsiz hale getirilmesi oldu. İçte bu tür zaafa sürükleyici dahilî problemler yaşayan İslâm dünyası, dıştan da tarihin en büyük vahşetine maruz kaldı. Bu vahşetlerin en fazla zararlı olanı ise, ünlü tarihçi İbni Esir'in 'Keşke hiç doğmamış veya daha önce ölmüş olsaydım da bu vahşeti hiç görmeseydim' dediği Bağdat'ın Moğollar tarafından talan ve tahrip edilişiydi. En verimli ilk altı-yedi asırlık dönemde oluşturulan ve küllerinden bile hayat kıvılcımları saçan Bağdat mirası talan edildi; onca dahî zekânın fikrî çabaları mürekkep olup sularla birlikte akıp gitti. Oysa Bağdat İslâm düşüncesinin kalbi ve beyniydi. Bağdat'ın kalbine defalarca hançer saplandı, beyni balyozlarla ezildi. O gün bugündür Fırat ve Dicle yas içinde gözyaşı olup akmaktadır.

Doğudaki Moğol istilasının yıkımları daha onarılmadan aynı dünya Batı'dan Haçlı Seferlerini yaşamaya başladı. Haçlıların Kudüs'te yaptıkları ise Moğolları aratmadı. Oysa Batılılar Kudüs'te birçok yenilikle tanışmışlardı. Kirlerini temizleyecekleri sabunu bile ilk kez orada görüp tanıdılar. Kısacası Haçlılar da Moğollar tarafından Doğu ucu yakılıp yıkılan İslâm dünyasının Batı ucunu talan ve tahrip ettiler.

Bunu izleyen yüzyılda İslam dünyasında başlamış olan bu çözülüş sadece belli bölgelerle sınırlı kalmayacak; İslâm’ın hatta tüm insanlığın iftihar medarı, medeniyetlerin gülşeni, inanç, düşünce, estetik, musikî, mimarî, sanat, felsefe ve bilimin billur billur kristalize edildiği güzelim Endülüs'e sıra gelecekti. Muvahhitlerle Murabıtlar arasında uzayıp giden kör iktidar kavgaları Endülüs'ü korkunç bir iç zafiyete sürükleyecek ve daha sonra da Haçlılarca tek neferi bile kalmayacak şekilde yok edilecekti.

Yaşadığı bunca yıkıcı krizlere rağmen İslâm’ın hayat verici nefesi kendisine elbette ki yeni yaşam alanları ve hayat imkânları bulacaktı. Çünkü mutlak kudretin inşa ettiği ve korumasını üstlendiği bir nurun söndürülmesine imkân yoktu. O kudret kendi nurunu kendisine layık kulların elleriyle her an için taze ve diri tutacaktı. Zaten ‘Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek kişiler gönderecekti’(1) sadık haberiyle bunun müjdesi asırlar önce verilmişti. Meşhur muhaddis Irakî ve daha başkalarının sahih olarak tanımladıkları bu hadisten çıkartılan anlam şudur: İster hicri, isterse başka bir takvime göre olsun, Allah Teala, her bir yüzyılda bir veya birden fazla kişiyi, dini, ona bulaşmış ilave (bid’at) lerden ayıklayan, ilmi geliştiren, ilim ehlinin önünü açan ve bid’at ehli ile mücadele etmek üzere gönderir. Her ne kadar her mezhebin mücedditler listesinde yer alan isimler o mezhebe mensup olanlardan oluşmakta ise de, tercih edilen görüş bu anlamın umûmi olduğudur. İslâm düşünce tarihinde dinî yenilemede derin izler bırakmış mücedditlerin çabalarına baktığımızda ise, her ne zaman dinî anlama ve yaşamada toplumsal boyutta bazı sapmalar vücut bulmuşsa, toplumsal yapıyı dinî merkeze yönlendirmeye dönük çok köklü çabalar ortaya konmuştur.

Hatta denilebilir ki, İsrailoğulları peygamberlerinin toplumları için yaptıkları rehberlik İslâm toplumunda ulemâ tarafından icrâ edilmiştir. Hz. Peygamber (sav)'in 'Benim ümmetimin âlimleri Beni İsrail'in peygamberleri durumundadır' hadisini de bu bağlamda anlamak mümkündür. Nitekim İslâm tarihi boyunca dinî düşüncenin yenilenmesi ameliyesinde etkin rol üstlenmiş bulunan simaların çabalarına baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz. Tüm bu çabaların ortak temel hedefi ise, tesis ettikleri yöntem ve paradigmaların farklılıklarına rağmen, dinin toplumsal ruhunu canlandırmak; onu sosyal, siyasal, ekonomik ve ahlâkî alanda ilk dönemdeki tazeliğine ve dinamik yapısına yeniden kavuşturmaktır. Nitekim Gazalî'den Fazlurrahman'a kadar her bir halkada bu ortak gaye açıkça izlenmektedir.

İhyâ Geleneği 2 için tıklayınız..

(1)Ebu Davud, Sünen-u Ebi Davud, el-Mektebetu’l-İslâmiyye, İstanbul, Kitabu’l-Melahim, Bab 1, Hadis No: 4291, (III/109)

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #1 Ziyaretçi 19-08-2008 11:08
Hocamıza çok saygı duyduğumu öncelikle belirteyim. Başlıkla i çerik arasında fazla bir uyum olmasa da makale tarzı ve anlatımı çok güzel olmuş.Bahsedilen konu islam tarihinde kültürel ve ilmi mirasımıza saldırıları i çermiş. Bunlar üzücü olaylar olarak tarihe ge çse de beşer zulmeder kader adalet eder penceresinden baktığımız zaman aslında kaderin adalet ettiği görülür.Üünkü o saldırılardan kurtulup günümüze sağ olarak çıkmış eserlerden bir çoğunu hakkıyla anlayamadığımız bir tarafa, hi ç müellifin aklına gelmeyen manalar şu anın ulema-ı suusu tarafından ortaya konmaktadır. Ve böylece bazı safi zihinlerin idlaline sebebiyet vermektedir.Acaba o zamanı ilmi ve felsefi seviyesinde yazılmış eserler öyle bir yok oluşa uğramasa da günümüze kadar gelmiş olsaydı nefislerini enaniyet çöllerinde koşturan bazı hocalara ne kadar da sermaye çıkardı öyle değil mi? Bunu örneklendir ecek olursak ibn-i Arabinin yazmış olduğu eserlerin şu anda hi ç anlaşılamaması veya anlaşılsa da yanlış anlaşılması güzel bir örnektir. Yine söylüyorum ben o tahribata taraftar değilim. Sadece hikmet nokta-i nazarından bakmaya çalıştım. Eğer bu çabamda kusur etmişsem affolunmasını dilerim.saygılarla. El ilmü indallah...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile