Çarşamba, 03 Eylül 2008 17:56
Dinler tarihi kaynaklarına bakıldığında beşeriyetin gelişmesini engelleyen durum ve şartları ortadan kaldırma amacıyla gelmiş her din, kimi tarihsel ve toplumsal şartların etkisiyle başlangıçtaki öz ve tazeliğini zamanla kaybetmeye başladığı görmezlikten gelinemez.
Hatta insanlara sonsuzluğa kapı aralayan ufuklar açmak üzere tarihe müdahil olarak gelen dinlerin bu tür süreçlerde ufukları kapayan ve hayatı karanlığa mahkum edici bir fonksiyon üstlendiği göz ardı edilemez.
Mesela, Hıristiyanlığın Batı dünyasında
ortaçağ boyunca inşa ettiği karanlık hayat bunun en yakın örneğidir. Nitekim Martin
Luther (1483-1546)’in Katolik Kilise’since inşa edilmiş dinî yapıya itiraz ve
protestosu esasında bir yenileme ve dolayısıyla Hıristiyanlığı güçlenmeye
başlayan bilimsel uyanışa karşı kurtarma çabasıydı. Luther, “din ticareti”
yapmakla suçladığı Katolik Kilisesi’ne yönelik itirazında adeta ‘tanrısal’ vekâleti
üstlenmiş olarak kurtuluş ve bilgiyi kendi tekelinde tutmada ısrarlı davranan
Kilise'nin otoritesine savaş açtı. Otorite olarak sadece kutsal metnin kabul
edilmesi gereğine vurgu yapan Luther, böylece esasında insan ile Allah
arasındaki her türlü aracılığı kaldırıp bireysel gelişmeye imkân hazırlamak
istedi. (1) Çünkü ortada sadece Kilise vardı; ne Tanrı vardı ne de insan. Ne yazık ki, Batı
dünyasındaki bu değişim antitezini üretti; öldürülen Katolik Kilise'nin yerine
Bilim Kilisesi kuruldu; insanı öldüren o kiliseden intikam olsun diye bu kilise
de Tanrıyı öldürdü.
İslâm'ın doğuş ve yayılış dönemlerine baktığımızda
ise, o günkü dünya aşağı-yukarı bu tür dinlerin yarattığı karanlık ve zulüm
çağlarını yaşıyordu. Bu zemin ise, İslâm'ın o baş döndürücü hızla yayılmasını
kolaylaştıran önemli bir unsur olmuştur. Nitekim Kadisiye Savaşı'nda Müslüman
askerin Persli komutana cihadın gayesini açıklarken söylediği 'İnsanları
dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine kavuşturmak için geldik' sözünde yer
alan 'dinlerin zulmü' ifadesi o
günün dünyasında dinlerin işlevi hakkında önemli ipuçları taşımaktadır.
Her dinin 'tahrif' veya 'dejenerasyon'
kavramlarıyla tanımlanabilecek süreçlerin incelenmesinde çok az din bu süreci
kendi iç dinamikleri ile hafif atlatırken, çoğunluğun bunu atlatamadığı için
ölü bir kültüre dönüştüğü görülür. Felç edici bu tür krizlere karşı en güçlü
direnişi gösteren din, şüphe yok ki İslam olmuştur. İslâm, 15 asırlık tarihi
boyunca çok ağır krizlerle karşılaşmış olmasına rağmen, sahip olduğu
kaynakların sahihliği ve özündeki dinamizm sayesinde hayat verici canlılığını
rahatlıkla koruya gelmiştir. Çünkü İslâm kendisini bulaşıcı her türlü
kirlilikten arındıracak imkân ve araçlara sahip yegâne dindir. Esasında
İslâm'ın kendisi önceki bütün semavî dinleri yenileyen bir öz ve fonksiyon
taşımaktadır. Nitekim Emin el-Hulî bu durumu şöyle tasvir eder: “İslâm’ın bu dinamik gücü hayat vadisinde
akıp giden saf ve tatlı bir kaynağa benzer. Bu kaynak kendi yatağında akarken,
geçtiği yerlerde kendisine çeşitli çöp yığınları bulaşır. Bu yığınlar öyle bir
yoğunluğa ulaşır ki, o kaynağın yatağını daraltır ve akışını yavaşlatır.
Zamanla suyun akışı durur ve bu su bir zaman içinde ve bir yerde durgunlaşır,
kirlenir ve kokuşur. Neticede, değişmiş bu zaman ve mekân içindeki suyu gören
kişi, bu suyun tabiatının her zaman böyle olduğunu sanır. Oysa bu su ilk
kaynağında çıktığında saf, tatlı ve akıcı idi. Ancak son haliyle içinde bu
kirli su yatağını gözleyen kişi, ilk kaynağına kadar onu izlediğinde, bu suyun,
tatlı, akıcı, ekin yetiştirmeye ve toprağa hayat vermeye elverişli olduğunu
görür... İşte tecdit veya ıslâh hareketi, Müslüman müceddidlere göre,
kendisinden beslenmek, akışını engelleyen bu çöplerin ona sonradan bulaştığını,
bunların ortadan kaldırılması ile o suyun yeniden tatlı, akıcı ve arı-duru ilk
halini alacağını insanlara göstermek amacıyla ilk kaynağa dönüş ameliyesine
benzer. (2)
Buna göre denilebilir ki, farklı zaman ve
mekânlarda teşekkül eden dinî ve ahlakî yozlaşma, donuklaşma ve çözülmelere
tepki olarak doğan ve sürekli bir gelişim halinde bulunan dinî ihyâ hareketleri
toplum içindeki dinî ve ahlakî çözülmelere karşı koymak üzere, dinin devamının
sağlanmasına ve iç hayatiyetinin korunmasına delâlet eder.(3) Mesela, Hicri beşinci yüzyılın müceddidi kabul edilen Gazâli’nin, “dinî ilimlere yeniden hayatiyet vermek”
anlamındaki “İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn”
isimli eserine o günkü toplumsal sapmalardan ve özellikle din bilginlerinden şikâyetle
başlaması oldukça dikkat çekicidir: “Hak
yolunun işaretleri ve peygamberlerin varisleri, âlimlerdir. Ancak zaman onları
tüketti, geriye sadece şeytanın yönlendirdiği ve tuğyanın kudurttuğu resmi
unvana sahip kişiler kaldı. Onlardan her biri dünyalık nasibini hemen elde
etmeye koyuldu, dünya sevgisi kalplerine içirildi ve sonuçta din ilimlerinin
çiçekleri soldu, yeryüzünün her tarafında hidayet ışığı söndü. Öyle ki halk,
ilmi sadece hasımların ihtilaflarını çözmek için resmi fetva, birbirine
üstünlük sağlamak ya da bir ötekini susturmak için kullanılan cedel ya da
vaizlerin halkı galeyana getirmek için kullandıkları kafiyeli sözlerden ibaret
görmeye başladı. Ahiret yolunun ilmine
ve selef-i salihin takip ettiği ilme gelince -ki Allah bu ilmi fıkh, ilm, ışık,
nur, hidayet ve rüşd olarak tanımlamıştır- bunlar, halk arasında dürülmüş ve
unutulmuş şeyler oluverdi. İşte din
alanında her tarafı kuşatan bu zulmeti yarmak zarureti doğunca, din ilimlerini
ihyâ etmek ve önceki imamların yöntemini keşfetmek için uğraş vermeyi dinî bir
ödev telakki ettim...” (3)
Gazali sonrası döneme gelindiğinde ise İslamî disiplinler
alanındaki yenileştirme hareketi sürecine daha köklü, tutarlı ve sağlıklı bir
ivme kazandıranların başında İbni Rüşd’ü (595/1198) görüyoruz. Hakikâtin kendi
tekellerinde olduğunda ısrar eden mezheplerin zaman zaman izledikleri aşırı ve
yanlış yöntemler sonucu, Müslümanların birbirlerini tekfir etme sapmasına
düştüklerini ve böylece Müslümanlar arasındaki sevgi ve vahdetin yok olduğundan
şikâyet eden İbni Rüşd, İslâm’ı bu bid’atlerden kurtarmak isteyenler için en
öncelikli ödevin Kur’ân’a yönelmek
olduğuna dikkatleri çekti. Dindeki bidatlerin hem Mutezile hem de Eş’ariliğin yanlış veya eksik tevillerinden
türeyerek çoğaldığını, dinin bozuk hevesler ve uydurma inançlarla
yıpratıldığını ve bundan da derin üzüntü duyduğunu dile getiren fâkih filozof,
çözüm için bir ilki inşâ etme arzusunda olduğunu belirtir ki, bunun da hikmet
ve şeriatın farklı kavram ve yöntemlerle yaratılan varlıklardan yaratma
sanatına oradan da yaratıcıya ulaşmak amacını yüklenmiş; tabiatları itibariyle
iki süt kardeş; cevher ve özleri itibariyle de iki dost olduklarını,
dolayısıyla da aralarındaki düşmanlığın, boğuşma ve nefretin sona erdirilmesi
gerektiğini ortaya koydu (5) ve bunun için oldukça önemli eserler yazdı.
Ne yazık ki, İbni Rüşd’ün yazdığı altmışa yakın eserden bugün için sadece bir
kaçına sahibiz. Ne hazindir ki, mevcut eserlerin çoğu da Latince veya
İbranice’den Arapça'ya tercüme edilmiştir.
-Devam
Edecek-
Prof. Dr. Orhan Atalay
(2) Emin, el-Huli, el-Müceddidûn fî’l-İslâm , I/34’den aktaran Şerif, Muhammed İbrahim, İtticâhâtu’t-Tecdid fî Tefsiri’l-Kur’âni’l-Kerim fî Mısr, Daru’t-Turas, Kahire, 1402/1982, s. 148.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
ayrıca bu yorumu yapanlar acaba sadece baş tarafını okuyup öyle m ideğerlendirdi orasını da Allah bilir. Bütün olarak değerrlendiri lirse daha sağlıklı olur.
Kilisenn i çerisinde yanılmazlık ve doğa üstü anlayışı barındırdığı teoride belki o ekildedir ancak pratik, yani tarih, defaatle kilisenin bu iki vasfı-)a delip ge çtinin numuneleri ile doludur. Ayrıca bilim kilisesinden kastedilende Luther clerdir ve Luther bilimi baz alan bir anlayışla kilisesinin temellerini atmıştır. Bilginize...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için