Prof. Dr. Orhan ATALAY

        Image

İhya Geleneği 1 için tıklayınız..

Dinler tarihi kaynaklarına bakıldığında beşeriyetin gelişmesini engelleyen durum ve şartları ortadan kaldırma amacıyla gelmiş her din, kimi tarihsel ve toplumsal şartların etkisiyle başlangıçtaki öz ve tazeliğini zamanla kaybetmeye başladığı görmezlikten gelinemez.

Hatta insanlara sonsuzluğa kapı aralayan ufuklar açmak üzere tarihe müdahil olarak gelen dinlerin bu tür süreçlerde ufukları kapayan ve hayatı karanlığa mahkum edici bir fonksiyon üstlendiği göz ardı edilemez.

 Mesela, Hıristiyanlığın Batı dünyasında ortaçağ boyunca inşa ettiği karanlık hayat bunun en yakın örneğidir. Nitekim Martin Luther (1483-1546)’in Katolik Kilise’since inşa edilmiş dinî yapıya itiraz ve protestosu esasında bir yenileme ve dolayısıyla Hıristiyanlığı güçlenmeye başlayan bilimsel uyanışa karşı kurtarma çabasıydı. Luther, “din ticareti” yapmakla suçladığı Katolik Kilisesi’ne yönelik itirazında adeta ‘tanrısal’ vekâleti üstlenmiş olarak kurtuluş ve bilgiyi kendi tekelinde tutmada ısrarlı davranan Kilise'nin otoritesine savaş açtı. Otorite olarak sadece kutsal metnin kabul edilmesi gereğine vurgu yapan Luther, böylece esasında insan ile Allah arasındaki her türlü aracılığı kaldırıp bireysel gelişmeye imkân hazırlamak istedi. (1) Çünkü ortada sadece Kilise vardı; ne Tanrı vardı ne de insan. Ne yazık ki, Batı dünyasındaki bu değişim antitezini üretti; öldürülen Katolik Kilise'nin yerine Bilim Kilisesi kuruldu; insanı öldüren o kiliseden intikam olsun diye bu kilise de Tanrıyı öldürdü.

İslâm'ın doğuş ve yayılış dönemlerine baktığımızda ise, o günkü dünya aşağı-yukarı bu tür dinlerin yarattığı karanlık ve zulüm çağlarını yaşıyordu. Bu zemin ise, İslâm'ın o baş döndürücü hızla yayılmasını kolaylaştıran önemli bir unsur olmuştur. Nitekim Kadisiye Savaşı'nda Müslüman askerin Persli komutana cihadın gayesini açıklarken söylediği 'İnsanları dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine kavuşturmak için geldik' sözünde yer alan 'dinlerin zulmü'  ifadesi o günün dünyasında dinlerin işlevi hakkında önemli ipuçları taşımaktadır.

Her dinin 'tahrif' veya 'dejenerasyon' kavramlarıyla tanımlanabilecek süreçlerin incelenmesinde çok az din bu süreci kendi iç dinamikleri ile hafif atlatırken, çoğunluğun bunu atlatamadığı için ölü bir kültüre dönüştüğü görülür. Felç edici bu tür krizlere karşı en güçlü direnişi gösteren din, şüphe yok ki İslam olmuştur. İslâm, 15 asırlık tarihi boyunca çok ağır krizlerle karşılaşmış olmasına rağmen, sahip olduğu kaynakların sahihliği ve özündeki dinamizm sayesinde hayat verici canlılığını rahatlıkla koruya gelmiştir. Çünkü İslâm kendisini bulaşıcı her türlü kirlilikten arındıracak imkân ve araçlara sahip yegâne dindir. Esasında İslâm'ın kendisi önceki bütün semavî dinleri yenileyen bir öz ve fonksiyon taşımaktadır. Nitekim Emin el-Hulî bu durumu şöyle tasvir eder: “İslâm’ın bu dinamik gücü hayat vadisinde akıp giden saf ve tatlı bir kaynağa benzer. Bu kaynak kendi yatağında akarken, geçtiği yerlerde kendisine çeşitli çöp yığınları bulaşır. Bu yığınlar öyle bir yoğunluğa ulaşır ki, o kaynağın yatağını daraltır ve akışını yavaşlatır. Zamanla suyun akışı durur ve bu su bir zaman içinde ve bir yerde durgunlaşır, kirlenir ve kokuşur. Neticede, değişmiş bu zaman ve mekân içindeki suyu gören kişi, bu suyun tabiatının her zaman böyle olduğunu sanır. Oysa bu su ilk kaynağında çıktığında saf, tatlı ve akıcı idi. Ancak son haliyle içinde bu kirli su yatağını gözleyen kişi, ilk kaynağına kadar onu izlediğinde, bu suyun, tatlı, akıcı, ekin yetiştirmeye ve toprağa hayat vermeye elverişli olduğunu görür... İşte tecdit veya ıslâh hareketi, Müslüman müceddidlere göre, kendisinden beslenmek, akışını engelleyen bu çöplerin ona sonradan bulaştığını, bunların ortadan kaldırılması ile o suyun yeniden tatlı, akıcı ve arı-duru ilk halini alacağını insanlara göstermek amacıyla ilk kaynağa dönüş ameliyesine benzer. (2)

Buna göre denilebilir ki, farklı zaman ve mekânlarda teşekkül eden dinî ve ahlakî yozlaşma, donuklaşma ve çözülmelere tepki olarak doğan ve sürekli bir gelişim halinde bulunan dinî ihyâ hareketleri toplum içindeki dinî ve ahlakî çözülmelere karşı koymak üzere, dinin devamının sağlanmasına ve iç hayatiyetinin korunmasına delâlet eder.(3) Mesela, Hicri beşinci yüzyılın müceddidi kabul edilen Gazâli’nin, “dinî ilimlere yeniden hayatiyet vermek” anlamındaki “İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn isimli eserine o günkü toplumsal sapmalardan ve özellikle din bilginlerinden şikâyetle başlaması oldukça dikkat çekicidir: “Hak yolunun işaretleri ve peygamberlerin varisleri, âlimlerdir. Ancak zaman onları tüketti, geriye sadece şeytanın yönlendirdiği ve tuğyanın kudurttuğu resmi unvana sahip kişiler kaldı. Onlardan her biri dünyalık nasibini hemen elde etmeye koyuldu, dünya sevgisi kalplerine içirildi ve sonuçta din ilimlerinin çiçekleri soldu, yeryüzünün her tarafında hidayet ışığı söndü. Öyle ki halk, ilmi sadece hasımların ihtilaflarını çözmek için resmi fetva, birbirine üstünlük sağlamak ya da bir ötekini susturmak için kullanılan cedel ya da vaizlerin halkı galeyana getirmek için kullandıkları kafiyeli sözlerden ibaret görmeye başladı.  Ahiret yolunun ilmine ve selef-i salihin takip ettiği ilme gelince -ki Allah bu ilmi fıkh, ilm, ışık, nur, hidayet ve rüşd olarak tanımlamıştır- bunlar, halk arasında dürülmüş ve unutulmuş şeyler oluverdi.  İşte din alanında her tarafı kuşatan bu zulmeti yarmak zarureti doğunca, din ilimlerini ihyâ etmek ve önceki imamların yöntemini keşfetmek için uğraş vermeyi dinî bir ödev telakki ettim...” (3)

Gazali sonrası döneme gelindiğinde ise İslamî disiplinler alanındaki yenileştirme hareketi sürecine daha köklü, tutarlı ve sağlıklı bir ivme kazandıranların başında İbni Rüşd’ü (595/1198) görüyoruz. Hakikâtin kendi tekellerinde olduğunda ısrar eden mezheplerin zaman zaman izledikleri aşırı ve yanlış yöntemler sonucu, Müslümanların birbirlerini tekfir etme sapmasına düştüklerini ve böylece Müslümanlar arasındaki sevgi ve vahdetin yok olduğundan şikâyet eden İbni Rüşd, İslâm’ı bu bid’atlerden kurtarmak isteyenler için en öncelikli ödevin Kur’ân’a yönelmek olduğuna dikkatleri çekti. Dindeki bidatlerin hem Mutezile hem de Eş’ariliğin yanlış veya eksik tevillerinden türeyerek çoğaldığını, dinin bozuk hevesler ve uydurma inançlarla yıpratıldığını ve bundan da derin üzüntü duyduğunu dile getiren fâkih filozof, çözüm için bir ilki inşâ etme arzusunda olduğunu belirtir ki, bunun da hikmet ve şeriatın farklı kavram ve yöntemlerle yaratılan varlıklardan yaratma sanatına oradan da yaratıcıya ulaşmak amacını yüklenmiş; tabiatları itibariyle iki süt kardeş; cevher ve özleri itibariyle de iki dost olduklarını, dolayısıyla da aralarındaki düşmanlığın, boğuşma ve nefretin sona erdirilmesi gerektiğini ortaya koydu (5)  ve bunun için oldukça önemli eserler yazdı. Ne yazık ki, İbni Rüşd’ün yazdığı altmışa yakın eserden bugün için sadece bir kaçına sahibiz. Ne hazindir ki, mevcut eserlerin çoğu da Latince veya İbranice’den Arapça'ya tercüme edilmiştir.

  -Devam Edecek-

Prof. Dr. Orhan Atalay

 

 
(1) Bkz. The Encyclopedia of Religion, Ed. Mircea Eliade, Lutheranism maddesi, Erıc W. Gritsh, IX/61 vd

(2) Emin, el-Huli, el-Müceddidûn fî’l-İslâm , I/34’den aktaran Şerif, Muhammed İbrahim, İtticâhâtu’t-Tecdid fî Tefsiri’l-Kur’âni’l-Kerim fî Mısr, Daru’t-Turas, Kahire, 1402/1982, s. 148.

(3)  Bkz. Bodur, H. Ezber, Dinî İhyâ Hareketi Olarak Vahhabiliğin Doğuşu, Gelişmesi, Sosyo-Palitik ve Ekonomik Neticeleri, (Basılmamış Doktora Tezi), Erzurum, 1986.

(4) Gazali, Ebu Hamid, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, Daru’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, ts. I/26.

(5)İbni Rüşd, Faslu’l- Makâl, Bekir Karlığa’nın çevirisi ile birlikte, İşaret Yay. İstanbul, 1992 s. 115-116.

Yorumlar  

 
0 #4 Ziyaretçi 24-09-2008 12:36
hocanın bilim kilisesinden ksatı şu olmak gerektir ki; bilime karşı çıkan kilisenin değişerek ilmi bir kisveye bürünmesidir. Bunda islama aykırı olacak bir mana ben göremiyorum.
ayrıca bu yorumu yapanlar acaba sadece baş tarafını okuyup öyle m ideğerlendirdi orasını da Allah bilir. Bütün olarak değerrlendiri lirse daha sağlıklı olur.
Alıntı
 
 
0 #3 Ziyaretçi 10-09-2008 23:25
Beşeri bir düzenin ilahi bir düzeni aydınlattığını iddia etmek, iddia sahibinin yaratıcı hakkında ciddi şüphe sahibi olduğunu gösterir ve evvela Allah hakkındaki bilgisini gözden ge çirmesi icab eder.
Kilisenn i çerisinde yanılmazlık ve doğa üstü anlayışı barındırdığı teoride belki o ekildedir ancak pratik, yani tarih, defaatle kilisenin bu iki vasfı-)a delip ge çtinin numuneleri ile doludur. Ayrıca bilim kilisesinden kastedilende Luther clerdir ve Luther bilimi baz alan bir anlayışla kilisesinin temellerini atmıştır. Bilginize...
Alıntı
 
 
0 #2 Ziyaretçi 09-09-2008 10:54
Bilim kilisesi tamlamasının bir kavram gibi kullanılması yanlıştır çünkü kilise, i çinde yanılmazlık ve doğaüstü anlayışlarını barındırır; bilim ise tanımı itibariyle yanlışlanabilirdir ve doğa-üstü inancına yer yoktur.
Alıntı
 
 
0 #1 Ziyaretçi 09-09-2008 10:41
İngilizce'de "you celebrate too early" diye bir deyiş bulunur. Erken kutlamayınız! İslam, dediğiniz gibi 15 asırlıktır. Oysa 'ölü kültür' denilen Sümer, Mısır, Hitit medeniyetleri 40-50-60 asır dayanmış ve tüm semavi dinlere ışık tutmuştur.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile