Cuma, 27 Şubat 2009 02:32
Sâbit bin Kays -radıyallâhu anh-’ın güzel hasletlerinden biri de kendisine yapılan iyiliği unutmaması ve yeri geldiğinde onu zikretmeyi bilmesiydi. İşte Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Sa‘d bin Ubâde ile yaşadığı şu hâtırada da öyle olmuştu:
Hazret-i Sâbit, Veda Haccı’nda Rasûlullâh’ın yakınında ve hizmetinde idi. Efendimiz’in sefer için hazırlanmış devesinin kaybolduğunu duyunca, Sa‘d bin Ubâde ile oğlu Kays, hemen azık ve eşya yüklenmiş başka bir deve getirdiler. Bir yandan da kayıp deveyi aramaya koyuldular. Birazdan Rasûl-i Ekrem’in devesi döndü. Sa‘d dedi ki:
“–Ya Rasûlâllah, devenizin kaybolduğunu duymuştuk. Onun yerine bu deveyi hazırlayıp getirdik.”
Fahr-i Kâinât Efendimiz buyurdu ki:
“–Allah devemizi geri verdi. Siz devenizle dönebilirsiniz, size mübarek olsun. Ey Ebû Sâbit (Sa’d bin Ubâde’nin künyesi), Medine’ye geldiğimizden beri bize gösterdiğin misafirperverlik yetmez mi?”
Sa‘d dedi ki:
“–Asıl biz Allah ve Rasû-lü’ne minnettarız. Allâh’a yemin olsun ki ey Allâh’ın Rasûlü, mallarımızdan alman, bizim için bırakmandan daha sevimlidir.”
Bunun üzerine Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
“–Doğrusun ey Ebû Sâbit! Müjdeler olsun ki felâha erdin. Ahlâk / huylar Allâh’ın tasarrufundadır. Allah bunlardan güzel huyları kime dilerse ona verir. Cenâb-ı Hak, gerçekten sana güzel bir ahlâk vermiş.”
Sa‘d -radıyallâhu anh-:
“–Allâh’a hamd ederim ki O böyle yaptı.” dedi.
Bu konuşmaya şahit olan Sâbit bin Kays da dedi ki:
“–Yâ Rasûlâllah, Sa‘d’ın sülâlesi câhiliye döneminde bizim efendilerimizdi ve kıtlık günlerinde yemek yedirmekten mutlu olurlardı.”
Rasûlullah buyurdu ki:
“–İnsanlar madenler gibidir. İslâm’ı anlayıp da istikamette oldukları sürece câhiliye döneminin iyileri, İslâm döneminde de iyilerdir.”
Rasûlullâh’ın Hatibi Sâbit Bin Kays
Sâbit bin Kays, Allah Rasûlü’nün ve ensârın hatibi idi. Babası Kays bin Şemmâs hitabetinin tesiriyle meşhurdu. Sâbit, babasının hitabetteki belâgatini, lisanındaki fesahatini, yani ifade kuvvet ve güzelliğini tevarüs etmişti. Sâbit bin Kays, Müslümanlığını ilân ettiği andan itibaren kılıcını ve dilini İslâm’ın ve Müslümanların hizmetine adamıştı. Gerçekten onun lisanı mükemmel kullanışındaki güzellik, savaşta kılıç kullanma ustalığından daha az değildi. Dil, o günün şartlarında en başarılı iletişim araçlarından biriydi. Bunun derecesini anlamak için, İslâm ve edebiyat tarihinde hitabetin ve şiirin önemine bakmak, yeterlidir.
O dönemde, yılın belirli günlerinde, panayırlarda hatipler ve şairler kendi kabilelerinin
tarihinden, şeref sebebi olan özelliklerinden bahsederlerdi. Bir başka kabileye karşı iftihar konularını çoğaltma yarışına girerlerdi. İslâm geldikten sonra hitabet önemini korudu. Hattâ daha da önem kazandı. Çünkü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hitabeti insanları dosdoğru tevhide çağırmak için vasıta olarak kullandı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, özellikle panayırlarda insanlara hitap ediyor, onları Rabbi’nin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırıyordu. Hicretten sonra da hitabet hususî yerini korudu. Cuma ve bayram namazlarının hutbelerinde, hac mevsimlerinde ve bazı münasebetlerde hitabetin tartışılmaz bir yeri vardır.
İslâm tarihinde şiirin de tartışılmaz bir yeri vardır. İbn-i Sîrîn diyor ki:
“Bir dönemin Müslüman şairleri Hassân bin Sâbit, Abdullah bin Revâha ve Kâ‘b bin Mâlik idi. Bunlardan Kâ‘b, muhaliflere savaş korkusu yayar, İbn-i Revâha muhaliflerini küfürde kalmakla kınar, Hassân da İslâm düşmanlarının soylarıyla uğraşırdı.”
Hitabet, şiiri geçemediyse de önem bakımından ondan geri kalmadı. Çünkü hatibin aklına hâkim, sinirleri sakin, konuya uygun kelimeleri seçmekte usta, gür sesli ve muhtemel durumlar için cevaplarının hazır olması gerekir.
İşte Sâbit bin Kays -radıyallâhu anh-’da bu özelliklerin tümü mevcuttu. Bu özelliklerin yanı sıra Müslümanlığındaki sadakat ve samimiyeti sebebiyle, Âlemlere Rahmet Efendimiz, Hazret-i Hassân’ı şairi olarak kabul ettiği gibi Sâbit’i de hatibi ilân etmişti.
Elçiler yılı olarak bilinen hicretin dokuzuncu yılında, insanlar Allâh’ın dinine kitleler hâlinde girmeye başladılar. Bu sırada çeşitli kabilelerden gelen elçiler de topluluklarını temsilen İslâm’a girdiklerini ve bu dinin sancağı altında yerlerini aldıklarını arz etmek için Medine’ye geliyorlardı. Hak Elçisi -aleyhisselâm-, bu heyetleri hüsnükabulle karşılıyor, onları Medine’deki misafirhanelerde gönül genişliğiyle konuk edip ağırlıyordu. Bu esnada İslâm’ın güzelliklerini açıklama fırsatını yakalamış oluyordu.
Habîbullah Efendimiz, münasebet düştükçe gelen elçilerle lâtifeleşir, İslâm’ın temel kurallarına aykırı düşmeyecek şekilde onların bazı geleneklerine uyum gösterirdi. Çöl hayatının acımasızlığının ve câhiliye döneminin itici katılığının onlar üzerinde bıraktığı tesirlerden kaynaklanan kaba davranışlarını da görmezden gelirdi. Çünkü yılların birikiminin kısa zamanda düzelmesi imkânsızdı.
-Devam Edecek-
Ali Hüsrevoğlu
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




