Cumartesi, 02 Şubat 2008 13:58
Bazen
şöyle sorulur:
“Sahabeler Rasulullah’ı görüp iman ettiler, bizler görmeden iman ettik, öyleyse bizim imanımız, onların imanlarından daha kuvvetlidir. Ayrıca bu hususta bizi destekleyen hadisler de var?”
Evet, sahabeler onu gördüler, sözlerini duydular, mucizelerine şahit oldular ve inandılar. İlk bakışta bu soruyu yöneltenleri destekleyen açıklamalar da vardır: Rasulullah bir gün şöyle buyurmuştu:
“Ne mutlu beni görenlere ve bana inananlara. Ayrıca yedi kez ne mutlu beni görmeden iman edenlere.”
Rasulullah sahabeleri için bir kere “ne mutlu (cennet onların)” buyururken, onu görmeden iman edenlere “yedi kere” diye sözünü vurgulamıştır. Bazıları bu ve benzeri hadislere bakar ve şöyle düşünür:“Sahabeler Resul-i Ekrem’i gördü ve inandı. Biz görmeden inandık. Bu açıklamaları gösteriyor ki, bizim imanımız onların imanlarından daha kuvvetli olmalıdır.”
Bu ve benzer hadîslere bir kaç açıdan bakmak gerekir:
Birincisi: Hadis-i şerif böyledir ama Rasulullah “en hayırlı asır benim asrımdır” açıklamasını da yapmıştır.
- Risaletten yirmi yıl sonra iman eden Halid b. Velid ilk Müslümanlardan Abdurrahman b. Avf’ı bir sözüyle üzdüğü için Rasulullah ona, Allah yolunda “Uhud dağı kadar altın tasadduk etse” sevap, manevi büyüklük ve rütbe bakımından Hz. Abdurrahman b. Avf’a yetişemeyeceğini açıklamıştır.
- Hem sahabeler “saff-ı evvel”dirler, İslâm’da sebkıyetleri ve öncelikleri vardır.
- Ayrıca, “iyiliklere sebep olan onları yapan gibidir.” Bu yönden de onlar, güzel çığır açmaları ve İslâm yolunu yapmaları açısından büyük sevaplar almışlardır. Hatta onlardan sonra gelen müminlerin yaptıklarının sevabı da; yapanlar kadar onların amel defterine eklenir.
- Bir başka açıdan onlar, İslam ve din henüz ortada yokken, yani müşrik cemiyet içinde “ ilk garipler” olmuşlar ve “tûbâ li’l-ğurabâ = gariplere ne mutlu” müjdesini almışlardır.
- Hadisin söz ettiği görmeden iman edenlerin makbuliyeti, hususi fazilete dairdir ve bazı şahıslara bakar.
İkincisi: İman gücü bakımından sahabeleri geçilemeyeceğine şu hususlar da delalet etmektedir:
- Sahabeler bütün dünya ve dünya kamuoyu; İslâm ve iman hakikatlerine muhalif iken, Rasulullah’a inanmışlardı. Bütün dünyanın kendilerine ve imanlarına muhalif fikirleri, imanlarını sarsamamış, onlara “imanlarında şüphe” verememiş ve vesvese getirememişti.
- Onlar ilk inananlardı. Bu açıdan; Rasulullah’ı öncelikle “sûret-i insaniyede”, yalnız bir insan olarak görüp inanmışlar ve bazen mucizesiz olarak onu tasdik etmişlerdi. Çünkü Risalet/Peygamberlik henüz yeni başlamıştı. Risalet ağacının meyveleri ortaya çıkmamış, onun kuracağı dünya ve vahyin ilerde görülecek olumlu muazzam neticeleri henüz varlık sahasında görülmemişti. Özellikle Mekke devrinde ve Medine dönemi sonlarına kadar bunlar ortada yoktu.
- Ayrıca, sahabelerin “şiddetli, sağlam takvaları ve dindarlıkları” imanlarının kuvvetine en büyük delillerden biriydi. Çünkü imanın kuvveti oranında, emirlere uyma ve amel-i salih artar. O nispette nehiylerden kaçma ve takva şiddetlenir. O zamanın sahabeleri ile, bu zamanın insanları bu açıdan karşılaştırıldığında, imanın tezahürü olan amel-i salih işleme ve takva farkı onlar lehine kendini gösterecektir. Böylece, sahabelere “iman keyfiyeti ve o açıdan büyüklükleri” cihetiyle yetişilemeyeceği ortaya çıkacaktır.
Bu noktalardan konuya bakıldığında; sonuç şudur:
Bütün âlem ve kamuoyu onlara muhalif iken, onlar imanlarında şüpheye, tereddüde düşmüyorlardı. İmanları güçlü ve sağlamdı. Bu güçlü muhalefet ve mukavemet karşısında, yıkılmak bir yana çoğu zaman sarsılmıyorlardı.
Oysa çağımızda; Kur’ân bütünü ile tamamlanmış halde elimizdedir. O, üç yüz binden çok tefsirlerle açıklanmıştır, nurani Risalet Ağacı, on binlerce sahabe meyvesi vermiştir, onlardan sonra milyarlarca insan İslam’ı yaşamıştır, pek parlak Asr-ı Saâdet dönemi ve ondan sonra İslam devletleri ile medeniyeti vücut bulmuştur. Binlerce muhakkik İslam âlimi, sıddıklar, evliya ve asfiya da gözleri kamaştırır. Bütün bu güzel ve muhteşem sonuçlar, bütün Müslümanlar ve fikirleri imanımıza kuvvet vermesi gerekir.
Ayrıca; Kurân’ın hakikatleri, Risaletin bütün mucizeleri bilinmekte, Rasulullah’tan çıkan Risalet Ağacı ve şahsı manevisinin büyüklüğü akıllara görünmektedir. Durum böyleyken, bir Müslüman bir Avrupa filozofu ve felsefecinin bir sözü ile “imanında şüphe ve vesveseye” düşebilmektedir. Böyle bir iman; elbette güçsüz, en küçük muhalefet ve karşı tesirde sarsılan bir iman, şüphelere dayanıksız bir inançtır. Demek bu tür iman; yukarıdaki müspetlerden olumlu tesir alamamaktadır. Böyle bir iman nerede, sahabelerin bütün olumsuzluklara rağmen, “dünyaya meydan okuyan ve sarsılmayan” imanları nerede? Onların imanları tüm dünyaya direniyor, manevi fırtına ve depremlerde kolay kolay sarsılmıyordu. Onlarda teslim alınamaz, güçlü ve mağlup edilmez bir mücadele ve mücahede vardı. Bütün bunlar imanın gücünden doğuyor ve buna bağlı olarak sarsılmazlık ve dayanıklılık gelişiyordu. Öyle bir sahabe imanıyla, onun keyfiyet ve değeri ile böyle “bir cılız ve güçsüz iman” nasıl muvazene edilebilir?
Onların salâbet-i diniyeleri, şiddetli takvaları, Allah emirlerine olan hassasiyet ve şuurları, imanlarının kuvvetini gösteriyordu, bunlar güçlü imanların yansıması ve göstergeleriydi. Böyle sahabelerle sahabe olmayanları, amel ve takvada çok noksan insanlarla onları ve imanlarını bir tutmak ve karşılaştırmak mümkün değildir.
Prof. Dr. Murat Sarıcık
| < Önceki |
|---|




