Prof. Dr. Murat SARICIK

kilic.jpgÇağımızda insan hakları konusu daima gündemde kalmakta ve gündemdeki yerini korumaktadır. Büyük ölçekte dünya gündeminde de bu konu üzerinde durulmaktadır. Bu noktadan kültür dünyamıza bir göz gezdirdik, bu konuda Asr-ı saadette ilginç olay ve örneklerle karşılaştık. Sizi bu olaylardan biri ile baş başa bırakıyoruz:

Hicretin 17/638. yılında Hz. Ömer; Mescid-i Haram'ın (Kâbeyi çevreleyen mescit) ve Medine Mescidi'nin genişletilmesine karar verdi. Bu iki mescit ihtiyaca cevap vermiyor ve dar geliyordu. Çözüm her ikisini de genişletmekti. Hacıların ve iki şehrin nüfusu da artmıştı. Zaten Mescid-i Nebevi Rasulullah döneminde küçük bir alana inşa edilmişti. Artık cemaatle kılınan namazlara bile dar geliyordu.

Hz. Ömer öncelikle Medine Mescidi'nin çevresindeki evleri istimlak ederek satın aldı. Peygamber Mescidi'nin bitişiğinde, kıble duvarının batı köşesinde, Hz. Abbas'ın da bir evi bulunuyordu. Hz. Ömer, ona da evini satma teklifinde bulundu ve Hz.Abbas'a sordu:

"Evini bana satmaz mısın?"

Abbas:

"Satmıyorum" diye karşılık verdi.

Evini satmaya gönlü yoktu. Mescidi genişletmek için de olsa evi satmak istemiyordu. Ev, mescidin kıble duvarına bitişikti, yeri ve mevkii güzeldi. Diğer yandan ev onundu. Onu satma kararını verecek kişi de kendisiydi. Ayrıca İslam; kendisine mal ve can güvenliği teminatı veriyordu. Bunlar iki önemli insan hakkıydı. Devlet de; Müslüman ve gayr-i Müslim ayrımına gitmeksizin vatandaşların mal ve can güvenliklerini korumaya mecburdu. Hz. Ömer; evi parayla alamayacağını anlayınca, ona bir başka teklif sunmayı düşündü Çünkü mülk sahibini satmaya zorlayamazdı:

"Eğer satmıyorsan, hibe et/bağışla."

Hz. Ömer Ehl-i Beyt'i çok sever ve sayardı. Hz. Abbas'ı da sevip sayıyordu. Bunların yanında ise calib-i dikkat başka bir husu vardı ki o da şuydu; Hz. Ömer; bütün Arabistan'a, Irak'a, Suriye'ye, İran’a, Azerbaycan'a, Ermenistan'a, Anadolu'nun doğusu ve güney doğusundan bir kısmına ve Trablusgarb'a kadar tüm kuzey Afrika'ya hükmeden büyük bir devletin başkanıydı. Rasulullahın ikinci halefi, Emiru'l-Mü’minindi. Hz. Abbas'ın bir iki odalı küçücük evini Mescid-i Nebi'ye katmak istiyor, ancak bunun için evi devlete satmasını veya hibe etmesini bekliyor ve elinden bundan başka bir şey de gelmiyordu. İnsan/kul haklarına itina gösterilmeydi. Bu durum onun despot, baskıcı ve dayatmacı olmasını engelliyordu. Bu devlet; insanları, haklarını ve adaleti ayakta tutmak için vardı.

Hz. Ömer, insan haklarını, -Bunun içinde can ve mal güvenliği, din tutma ve tuttuğu dini serbestçe yaşama özgürlüğü de vardı- adaleti, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan bir diktatör, bir baskıcı ve dayatmacı değildi. Böyle olsaydı; evi sahibinden zorla alabilirdi. Hem evi satmak, satmamak veya hibe etme işi; İslam açısından bir "ibadet" niteliği taşıyordu. Halife bir başka yol önerdi:

"Öyleyse evini, kendi elinle yık ve mescide kat."

Hz. Abbas'ın buna da gönlü yoktu. Gönlü yoksa kimse ona evini yıktıramazdı. Yıktırmak isteyen bir halife bile olsa durum değişmezdi. Çünkü yeni yönetim anlayışında, Hz. Peygamberin temelini attığı düzen ve işleyişte; gerçekten can ve mal güvenliği vardı, İslam; kimsenin mülkiyetine başkasının tasarruf edemeyeceğini, gasp ve hırsızlık yoluyla ona sahip olamayacağını açıklamış ve kurallaştırmıştı. Bu ilke ve anlayış başından beri geçerliydi. Fakat bu küçük arsa, Mescid-i Nebevi için gerekliydi. Hz. Ömer sonunda:

"Bunlardan (bu tekliflerden) birini yapacaksın! Bu evi çaresiz senden alacağım" diyerek Hz. Abbas’a sert çıktı.

Hz. Abbas hakkını koruma konusunda geri adım atmadı. Halife de olsa kimsenin kendine baskı yapmaya hakkı olmadığını biliyordu. Hz. Ömer aynı zamanda bir hâkim/yargıç hüviyetindeydi. Hz. Abbas bunu biliyordu ama onun kararına razı değildi. Konunun bir başka mahkemede çözülmesini istedi. Hz. Ömer'e:

"Aramızda hakemlik/hâkimlik edecek birini bul dedi ve ekledi:

"Übeyy b. Ka'b aramızda hakemlik/hâkimlik yapsın."

Hz: Ömer cevap verdi:"Kabul ediyorum."

Übeyy; Neccar Oğullarındandı. İkinci Akabe biatinde Müslüman olmuştu. İslam hukukuna vâkıf, İslam'a girmeden, Tevrat ve İncil okumakla vakitlerini geçiren kültürlü biriydi. Hz. Peygamberin sağlığında hafız olmuş; ezberlediği sureleri ona dinletip kontrol ettirmişti. Rasulullah onun Kur'an okuyuşunu pek beğenirdi. Hz. Peygamber'den pek çok hadis de rivayet etmişti. O gerçekten kültürlü ve âlim biriydi. Birlikte Übeyy'e gittiler. Derken Übeyy hâkimliğinde mahkeme başladı. Hâkim iki tarafı dinledi, sonra Halife Ömer'e döndü ve hükmünü açıkladı:

" Öyle biliyorum ki; bu adamı razı etmezsen evinden çıkaramazsın."

Kişi gönül rızasıyla malını satabilir, onu karşılıksız bağış da yapabilirdi. Fakat bu konuda zorlama, baskı ve dayatma; zulüm ve haksızlık olurdu. Ayrıca baskıcı tutum, insan hakkı ihlali demekti. Mal/hak sahibinin elinden, zorla malı alınamazdı. Zulüm ise; adaletsizlik demekti ve hakları az veya çok kısıtlamaktı. Kısıtlama, hakların bir kısmını ve çoğunu sahibinden haksız yere almak değil miydi? Oysa kul/insan hakkı önemliydi. Yüce Allah bile insan hakkını affetmeyeceğini açıklıyor; hak sahibi ile hak yiyenin helalleşmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakkı yenen veya hakları elinden alınan insan; dünyada olmasa bile ahirette hakkını alacaktı.

"Razı etmezsen evinden çıkarmazsın" sözü üzerine Hz. Ömer sordu:

"Bunu Allah'ın Kitabı'ndan mı, Rasulullahın sünnetinden mi çıkarıyorsun?"

İslam Hukukunu bilen Halife; hükmün kaynağını araştırıyordu. İslam Hukukuna göre, hükümlerin ve kuralların iki ana kaynağı vardı. Öncelikle Allah'ın Kitabı, ikinci hüküm kaynağı da sünnetti. Sünnet yol, iz, kanun, yöntem demekti. Bu yol ve iz; Hz. Peygamber'in yolu, izi ve çığırıydı.

Übeyy hükmü bir âyetten mi, Rasulullahın bir sözü, uygulaması ve yönteminden mi çıkarıyordu? Kuran ve Sünnet/Peygamber yolu birbirinden ayrılmaz bir bütündü. Rasulullahın, Kuran’ın sınırları dışına taşacağı, ona aykırı icraatte bulunacağı ve sünnet koyacağı düşünülemezdi. Bir peygamber olarak Kurân'ın kurallarını en iyi anlayan oydu. Önemli bir kuraldır: İyi anlamayan, iyi öğretemez. O takdirde Kuran yanlış anlaşılmış olmaz mıydı? Anlaşılmayan bir kitap da yok hükmündedir. O Kurân'ı anlayıp, anlatıp, yorumlayıp uygulamazsa, sonra bunu kim daha güzel yapacaktı?

Hâkim Hz. Ömer'e cevap verdi:

"Rasulullahın sünnetinden."

"Nasıl?'

Übeyy konuştu:

"Ben Rasulullahın şöyle buyurduğunu işittim: 'Hz. Davut'un oğlu Süleyman Beytü'l-Makdis'i yaparken; duvarlarından hangisini yaptırıyorsa yıkılıyordu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak ona: 'Sen mülk sahibini razı etmedikçe, mescidi tamamlayamazsın' diye vahyetti."

Konunun aslı şuydu: Yüce Allah, Hz. Süleyman'a başkenti Kudüs'te Mescid-i Aksâ'yı yapmasını emretmişti. Binanın yeri halktan birine aitti. Hz. Süleyman yeri adamdan satın aldı. Satış işlemleri bitince satan:

kervan.jpg"Bana verdiğin para mı, aldığın arsa mı daha değerlidir?" diye sordu. Bir devlet başkanı olan Hz. Süleyman:

"Senden aldığım arsa daha değerlidir" dedi.

Gerçek buydu. O da gerçeği dile getirmişti. Bir Peygamber olarak arsanın değeri konusunda gerçek dışı konuşamazdı. Adam:

"Öyleyse malımı vermiyorum" dedi ve satıştan caydı.

Hz. Süleyman fiyat arttırdı ve arsayı yeniden aldı. Fakat adam yine aynı soruyu sordu, aynı cevabı alınca; yine satıştan caydı. Üçüncü kez satış işlemi yapıldığında, arsa sahibi artık memnundu. Çünkü arsayı değerine sattığına inanıyordu

Ubeyy de:

'Razı etmezsen, bu adamı (Abbas'ı) evinden çıkaramazsın" dedi.

Hüküm buydu. Adalet, hukukun üstünlüğü, kul/insan haklarına saygı, mal ve can güvenliğinin korunması Hz.Abbas'ı sevindirmişti.

İşte büyük bir devletin yöneticisi, halktan herhangi biri ile mahkemede karşılaşıyor ve hâkim, halifeyi haksız çıkarabiliyordu. Halife ise, devlet gücünü kullanarak; baskı, dayatma, hakların kısıtlanması ve elden alınması sureti ile haksız güç kullanma yoluna gidemiyordu. Buna başvurup zalimliği ve hukuksuzluğu tercih etmiyordu. Hz. Abbas Übeyy'e dönerek:

"Madem böyle hükmettin, ben de evimi Allah yolunda, Müslümanlara bağışladım" dedi.

Bu olay, insan haklarına saygı ve hakların korunması, mal güvenliği açısından önemlidir. Günümüzde de sosyal devlet naraları atanların bu hadiseden ibret alarak bu hadisedeki fikri arka planı iyi araştırmalarını temenni ediyoruz.

-Prof. Dr. Murat Sarıcık-

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #2 Ziyaretçi 20-03-2008 09:23
1-Zamanımızda İslamiyetin öğreticileri muhakkak ki İslamiyetin bu düsturunu biliyor.Bildikleriyle amel etmeyenler hakkında ne söylebiliriz .Sayın Hocam.,
Söylemleri, giyim tarzları ile yaşantıları arasında çelişen biri, en büyük kötülüğü temsil ettiği fikre, mesleğe ve cemiyete yaparlar. Ayrıca o fikrin, neşvünema bulabilmesi ve yeni üyeler kazanabilmesi de savulan fikirlerin yaşanılması ile kaim olacağı unutulmamalı. Temsil ettikleri mesleğin, kurum ve kuruluşun gereklerini yerine getirmeyen ve aksi yönde davranan kişilerin, o kurum ve kuruluşlara ne kadar zarar verdikleri ve toplumdaki bireylerin kafalarında istifhamlar oluşturdukları da bir ger çektir.
2-Söylemleri, giyim tarzları ve yaşantıları arasında çelişkiler olan birinin giyimine, fikirlerine ve yaşantısına itibar edilebilirmi? Hastasına sigara i çmemesini tavsiye eden doktorun sigara i çmesi, hastası üzerinde ne kadar etkili olur dersiniz.

Sonu ç olarak â??AY İNES İ İşT İR K İş İN İN, LAFA BAKILMAZâ? ı İslamiyet penceresinden bir değerlendirir misiniz. şimdiden teşekkür ederim.
Alıntı
 
 
0 #1 Ziyaretçi 05-03-2008 14:47
Hocam, günümüzün en büyük yaralarından hak ve hukuk bilmezlik, insanların rahat ça başkalarının kahhını gaspettikleri bir zamanda bu olayı paylaşmanız hem İslamda insan haklarına saygı ve hakların korunması, mal güvenliğinin nasıl olması gerektiği hem de 4 Halife zamanında devlet yönetim şeklini ortaya koyan bir yazı ...
İslam mükemmel bir din özü insan ... Her şey en güzel şekilde yaratılan insanın yıne en güzel şekilde hayatını sürmesi i çin ve hükümler de insanın menfaati i çin... ve yine bu adaletsizliğe bu haksızlığa sebep yine insan ...
keşke idrak edebilsek İslamın özünü..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile