Prof. Dr. Sayın DALKIRAN

isaretAsrımızın en büyük hastalıklarından biri ve belki de bu hastalıkların başta geleni ruh sıkıntısıdır. Pek çok insan bazen kendisinin de izah edemediği bir ruh sıkıntısından söz eder. Bazen bunu çok büyütür ve gerçekten de hasta olmadığı halde kendisini hasta eder. Fizyolojisi de bozulur ve bundan kurtuluşu zorlaşır. Hastalıktan kurtulmak ve ruh sıkıntısını unutmak için de başka yerlerde çare aramaya koyulur. Bu sefer de kırık kolla kılıç sallamak kabilinden kendisine daha da zarar verir. Bu kabilden pek çok kişiyle gündelik hayatta karşılaşmamız mümkündür.

Bu durumdaki kişiler hayatlarından zevk alamadıkları gibi çevredeki insanlara da rahat vermezler. Zira böylesi şahısların hayatları daima şikâyettir. Hâlbuki onlar çevresine kendi gözlüğünden bakarlar. Kendilerindeki ruh sıkıntısının sanki çevrelerindeki herkeste de var olduğu zehabına kapılırlar. Bazen de onlar tam tersi her şeyin en iyisini bildiklerini zannederler. Onlara göre diğer insanlar ya yanlış ya da eksik yaparlar. En mükemmel yapan ve her şeyin en iyisini bilen sadece kendileridir. Böylesi bir çelişki içinde hayatlarını devam ettirirler.

Bu anlayıştaki insanlar, hiçbir şekilde kendileri ile barışık olmadıkları gibi çevreleri ile de barışık değillerdir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bazen en mükemmeli onlar bilir onlar yapar düşüncesi olsa da bazen kendi yaptıklarını da beğenmezler. Evet, kişi kendi kusurunu bilmeli ve Rabbinin mağfiretine yönelerek ondan bağışlanmasını istemelidir; ancak kişinin her zaman kendisini kusurlu görmesi onda ruh sıkıntısına sebebiyet verir. Bazen tam bir karamsarlık havası içine giren kişiler, “nasıl olsa ben adam olamıyorum, öyle ise ne yapsam fayda yok, hiç olmasa nefsimin dilediği gibi yaşayayım” duygusu içine girebilirler. Böylece kurtuluşları iyiden iyiye zorlaşır. Böylesi zamanda “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra ona tövbe edin. Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir” (Hud, 90) ayetini düşünmeli, tövbe edip ümitsizlikten kendilerini sakındırmalı ve kurtarmalıdırlar. Bilinmelidir ki; asla sefahat ve dalalette bir kurtuluş yoktur ve bunlar kişinin ruh sıkıntısını iyice artırır. Bu yola tevessül eden insanlar, özellikle de gençler zaman zaman taşkınlıkları ile hapishanelere, su-i isti’malleri ile hastanelere ve bazen de mezaristana düşebileceklerdir.

Allah, insan denilen fabrikanın sağlıklı ve randımanlı çalışması için bir takım kurallar koymuştur. Bu kurallara uyulduğu takdirde iyi sonuç alınacak, fabrikada bir düzensizlik yaşanmayacak ve istenildiği gibi ürün elde edilecektir. Bunun ilk şartı iman ve amel-i salihtir. Başta Allah’ı bilmek ve tanımak insana ayrı bir mutluluk verecek ve ruh sıkıntılarını giderecektir. Zira Yaratan kullanma kılavuzu olarak Peygamberi aracılığı ile gönderdiği Kurân-ı Hakîm’de şöyle buyuruyor: “Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Ra’d, 28).

Demek oluyor ki kalplerin huzur bulması ve sıkıntıdan uzak olmasının yegâne kaynağı öncelikle Allah’a iman etmek ve onun zikri ile kalpleri cilâlamaktır. Bilinmelidir ki; iman teslimi, teslim tevekkülü ve tevekkül de iki cihanın saadet ve mutluluğunu temin eder. Dolayısıyla kişi kalben, ruhen rahatlık ve huzur bulmak istiyor ve bu halin de dünyada olduğu gibi ahirette de devamını talep ediyor ise, hayatını iman ile canlandıracak, farzları yerine getirmekle süslendirecek ve özellikle de büyük günahlardan kaçınarak muhafaza edecektir.

Bilinmelidir ki; kişi her istediğine dünyada kavuşamaz. Sadece talep eder ve kendisine düşeni yerine getirir. Bundan sonrası Allah’a kalmıştır. Allah ister ve hikmeti gerektirir ise, o talebi yerine getirir. Aksi takdirde istenileni vermez ve kimse de O’ndan hesap soramaz. isaretbykEğer kişi Allah’a inanmıyor veya imanı ruh ve kalp dünyasına tesir etmiyor ise, her bir isteğine ulaşamamakla hayatı kararır ve ruh sıkıntısı çeker. Bu durum hayatı boyunca devam eder. Zira dünya hayatının bir özelliğidir ki; bir üzüm çitimi yedirmesinin karşılığında yüzlerce tokat vurur. Bir güldürür, yüz ağlatır. İsteğinin biri yerine gelse de pek çok arzusu tahakkuk etmez. Kaldı ki; bu durum insanın dünya için değil cennet için yaratıldığının da bir göstergesidir. Mesela insan ebedi olarak yaşamak ister, yine ister ki; sevdikleri hiç ölmesinler, Onlarla sürekli bir hayat sürsünler; ancak bu durum bu dünyada olmuyorsa kesinlikle ahirette tahakkuk edecektir. Şüphesiz, Allah insanı tekrar yaratmaya muktedirdir. Zira O, mutlak kudret sahibidir. Kaldı ki; insanın kalbine, ruhuna ebedi yaşama isteği koymuştur. Eğer Allah bu isteği yerine getirmeyecek olsa idi, bu duyguyu insanın içine yerleştirmezdi. Bu noktadan bakıldığında insanın ruh huzurunu sağlayabilmesi için, kendisinde ahiret inancının olması mutlak zarurettir.

Allah’a ve ahirete inanan bir mümin bilir ki; her şey Allah’tandır. Başına gelen musibetler, hastalıklar, felaketler de Allah’tan olup onların ipi de O’nun elindedir. Hiçbir şey boşa gitmez. Ya bu dünyada ya da ahirette karşılığını alacaktır. Masum insanlara yapılan zulümler şüphesiz kişiyi ruhen, kalben çok yaralar. Ancak mümin bilir ki; mazlumun âhı yerde kalmayacaktır. Küfür devam edebilir, ancak zulüm hiçbir şekilde devam etmeyecektir. Bazen zalim izzetinde mazlum zilletinde bu dünyayı terk ettiği de bir vakıadır. Bu bile başlı başına mahkeme-i kübranın kurulacağına bir delildir. Ancak bizlere düşen görev, mazlumlara yardımda bulunmak, zalimin karşısında sessiz kalmamaktır. Ancak bu konuda da Donkişotluğa çok da gerek yoktur.

Herkes üzerine düşeni yaparsa ruh sıkıntımız en aza inecektir. Zira ruh sıkıntısının bir nedeni de kişinin üzerine düşen görevi yerine getirmemesidir. Zamanında dersini çalışması gereken bir öğrenci eğer çalışmamış ise, sınav zamanının yaklaşmış olması onda ruh sıkıntısına yol açar. Gerçi stresin belli bir miktarı iyidir. İnsanı çalışmaya sevk eder. Ancak ilacın fazlası dert getirdiği gibi, stresin çoğu da insanı psikolojik olarak rahatsız eder. Konu hayatın her safhasında her meslek sahibi için geçerlidir. Özellikle mümin, hayatta kendisine düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeli ve sağlam bir tevekkül inancına sahip olmalıdır. İman ve tevekkül içinde olan bir insan kalp ve ruh sıkıntısından gerçekten çok uzak olur. Cüz-i iradesi ile hayra, güzele, iyiye yönelecek, sonuca da razı olacaktır. Bu şahsı ile ilgili konularda olduğu gibi, ailesi, toplumu, vatan ve milleti ve de tüm Müslümanlar ve insanlık için de geçerlidir.

Sonuç olarak şunu ifade etmekte yarar vardır: Kişi ruh sıkıntısının nedenini öncelikle kendi dünyasında arayacak, sonrasında da çevresi ile barışık yaşamaya çalışacaktır. Bütün bunları yaparken de olayları Allah ve ahiret inancı çerçevesinde değerlendirecektir. Yapabileceklerini yerine getirecek, yapamadıkları ve elinin uzanmadığı noktalarda da hayır dua etmeye devam edecektir. Böylece ruh sıkıntısından kurtulacak, iki cihanın mutluluğuna kavuşacaktır.

Prof. Dr. Sayın DALKIRAN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile