Prof. Dr. Sayın DALKIRAN

“Rasulullah (s.a.v.)’in yanında idik. O, yere bir çizgi çizdi. Bu çizginin sağına iki, soluna da iki paralel çizgi daha çizdi. Sonra elini ortadaki çizgi üzerine koydu ve dedi: “Bu Allah’ın yoludur.” Sonra da şu âyeti okudu: “Bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz; başka yollara uymayınız ki, onlar sizi Allah’ın yolunda ayırır.”

Gidilen yol anlamında olan mezhep, dilimizde ister i’tikâdî, isterse amelî sahada olsun düşünce ekollerine isim olarak verilmektedir. İslam Mezhepleri, genel anlamda Kur’ân ve Sünnet’in anlayış şekillerinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, kullanılan ölçü ve metot farklılıkları, hilafet münakaşaları, Müslümanlar arasında çıkan iç savaşlar, değişik kültürlere mensup milletlerle münasebet kurulması, felsefe’nin tercüme edilerek İslâm dünyasına yayılışı, naslardan dini hükümler çıkarma zarureti ve değişik siyasi düşünceler de İslâm mezheplerinin doğmasında rol oynayan önemli faktörlerdendir.

Kur’ân ve Sünnet, İslâm’ın tevhid dini olması dolayısıyla fırkalaşmayı, tefrikayı, ayrılığı, bozgunculuğu hoş görmemiştir. Kelime-i Tevhid, tevhid akidesini en güzel bir tarzda ifade ederken, her gün kılınan beş vakit namazın her bir rekatında okunması gereken Fatiha Suresi’nde de tevhidin önemi ve ana gayesi tespit edilmiştir. Bu sûrede ifade edilen “sıraat-ı müstakim” yani “dosdoğru yol” ile ilgili Cabir b. Abdillah’dan şöyle bir hadîs rivayet edilir:

“Rasulullah (s.a.v.)’in yanında idik. O, yere bir çizgi çizdi. Bu çizginin sağına iki, soluna da iki paralel çizgi daha çizdi. Sonra elini ortadaki çizgi üzerine koydu ve dedi: “Bu Allah’ın yoludur.” Sonra da şu âyeti okudu: “Bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz; başka yollara uymayınız ki, onlar sizi Allah’ın yolunda ayırır.”

Kur’ân, Allah’ın yoluna uymayı, birlik ve beraber olmayı emretmiştir. Bu hususta pek çok âyet bulunmaktadır. Bunlardan biri mealen şöyledir: “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılığa düşmeyin...” kuranimsii.jpg

Bu ve benzeri âyetler, birlik ve beraberlik içinde olmayı ve sıraat-ı müstakim üzere bulunmayı emretmişken, mezhepler tarihinde görüldüğü üzere, pek çok görüş ayrılıkları doğmuş ve bu görüşler etrafında mezhepler teşekkül etmiştir. Bu mezheplerin, mezhepler tarihindeki yaygın kullanılışı ile fırkaların, vücuda gelmelerinden önce, Hz. Peygamber pek çok fırkanın doğacağını haber vermiştir. Bu habere göre Hz. Peygamber, Yahudilerin yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki ve Müslümanların da bir fazlası ile yetmiş üç fırkaya ayrılacaklarını söylemiştir.

Yahudiliğin 71, Hıristiyanlığın 72 ve Müslümanlığın ise bir fazlası ile 73 fırkaya ayrılacak olmasındaki espri nedir? İslam Mezhepleri yazarlarının bir kısmına göre, Müslümanların çok daha fazla fırkalara ayrılacak olması, İslamiyet’in diğer dinlere nazaran, fikir ve düşünce hürriyetine çok daha önem verdiğinin bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Bu ise, İslam ülkeleri içinde bulunan milletlerin diğerlerine nazaran çok daha fazla düşünce hürriyeti ve düşüncesini ifade etme özgürlüğüne sahip olduklarını gösterir. Zira nerede fazla fikir ve düşünce hürriyeti var ise orada çok farklı fikirler ortaya çıkar. Aksi durumda, fikirler üretilmiyor ve ifade edilemiyor ise, orada adeta bir donukluk var demektir.

Mezhepler ile ilgili hadisinde Hz. Peygamber’in “Benim ümmetim” tabirini kullanması da gerçekten manidardır. Dolayısıyla ümmet kavramı sadece belirli bazı mezheplerin inhisarı altında değildir. Dolayısıyla “ben Müslüman’ım” diyen bir kimseye dünya menfaatleri yüzünden kimsenin “sen Müslüman değilsin” demeğe hakkı bulunmamaktadır. Bu hususta şöyle bir rivayetten bahsedilir:

Hz. Peygamber’e, bir savaş sırasında Üsame b. Zeyd’in çarpıştığı bir kimseyi “Lâilâhe illallâh” dediği halde öldürdüğü haber verilir. Hz. Peygamber bunun üzerine Usame’yi çağırtır ve durumu ona sorar. Usame, onun gerçekte inanmadığını ve öldürülme korkusu içinde “Lâilâhe illallâh” dediğini söyleyince Hz. Peygamber, şu manalı cevabı verir: “Onun kalbini yarıp da baktın mı?”

Hz. Peygamber, bir hadîsinde ümmetinin ihtilafında rahmet oluşundan bahsetmiştir. Gerçi bu müsbet ihtilaftır. Zira birbirleriyle uğraşanlar müsbet hareket edemezler. Önemli olan şudur: İnsanlar, kendi aralarında yapıları gereği ihtilaf edebilirler. Yani farklı düşünmeleri normaldir. İşte bu farklılıkların neticesinde de mezhepler teşekkül etmiştir. Mademki bu tarzdaki fikir ayrılıkları kaçınılmazdır. Öyle ise, insanlara düşen başkalarına müsamaha içinde bakabilmeleridir. Özellikle, İslam içinde meydana gelen pek çok fikir ekolleri, İslâm’ın düşünce hürriyetine tanıdığı serbestinin güzel bir örneğidir.

İslam Dünyası’nda en yaygın mezhep olan Hanefi Mezhebi’nin imamı Ebû Hanîfe’nin ders veriş tarzı da, düşünce hürriyetinin güzel bir örneğini temsil eder. Ebû Hanîfe, ders metodu olarak, ortaya bir mesele atar ve öncelikle bu konuda bütün öğrencilerinin görüşlerine başvurur. Son olarak da kendi düşüncesini açıklar. Bazen, kendi öğrencileri ile aynı sonuca ulaşırlarken, zaman zaman da farklı neticelere varırlar. Ancak o, hiçbir şekilde talebelerini bu farklı düşüncelerinden dolayı kınamaz. Hatta şöyle der:

“Nereden söylediğimizi (hükmümüzün delil ve kaynağını) araştırmadan, bilmeden, bizim görüşümüzle fetvâ vermek, hiçbir kimse için helal değildir.”

Bir başka ifadesi de şöyledir:

“Bu benim görüşümdür ve elde ettiğim görüşlerin en iyisidir. Bundan daha iyisini bulan olursa onu kabul ederiz.”

Eğer ifade hürriyeti, Ebû Hanîfe tarafından “Hoca olarak benim dediğim doğrudur, sizlere ne oluyor? Sizler ancak söylediklerimi kabul etmek zorundasınız.” kabilinden sınırlandırılsa idi; sonuçta isabetli kararlara ulaşılamayacaktı. Zira insan ne kadar dahi olursa olsun, bazı şeyler gözünden kaçabilir ve yanılabilir de. Ancak başkaları ile meşveret ederek ve onlarla fikir alış verişi yaparak doğrular bulunabilir.

Ebû Hanife ve benzeri müçtehitler, insanları mutlak taklitten ve taassuptan şiddetle men etmişlerdir. Konu ile ilgili şu hâdiseyi ilgi çekici bulmaktayız: Abbasi Halifelerinden Mansur ve Râşid, İmam Mâlik’e kendi eseri olan “el-Muvatta” nın nüshalarını çoğaltarak, ülkeye dağıtmayı ve bu kitaptaki hükümleri kanunlaştırıp ümmeti, gereği ile amele zorlamayı teklif ettikleri zaman, İmam Mâlik şu cevabı verir:

“Âlimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur. Hepsi doğru yoldadır. Ve Allah’ın rızasını istemektedirler.”

Mezheplerin çıkışındaki en önemli faktörlerden birisi yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, insanın bizatihi kendi yapısıdır. Zira insanlar bu yapıları gereği farklı farklı düşünürler. Bu tarzdaki düşüncelerinde içinde bulundukları kültür ve ortam da ayrıca etkilidir. Bu nedenle Kur’ân ve Sünneti değerlendirirken içinde bulundukları ortamın etkisinin olacağı kesindir. Bu itibarla aynı âyet ve hadisten farklı manaların çıkarılabilmesi mümkündür. Tabii ki, bu bütün âyetler için geçerli bir husus değildir. Farklı sonuçlara ulaşılabilmesi, fikir hayatımıza renklilik ve canlılık kazandırır. Yeter ki bu farklılıklardan dolayı Müslümanlar birbirlerine saygı duysunlar ve birbirlerini değişik tarzlarda itham etmesinler.

Maalesef tarihimizde bunun acı sonuçlarını Müslümanlar zaman zaman görmüşlerdir. İslam Mezhepler Tarihinde yer alan Hariciler, bu hususun en kötü örneğini teşkil ederler. Ayrıca, düşünce hürriyetine en çok yer verdiklerini iddia eden Mu’tezilîler de, Abbasiler döneminde gücü elde ettiklerinde maalesef iyi davranış örnekleri sergilememişlerdir. Ancak, Hıristiyan mezhepleri arasında cereyan eden şiddetli çatışmalar Müslümanlar arasında vuku bulmamıştır. Fakat gönül bu çatışmaların hiç olmamasını arzu ederdi.

Kur’ân’da yer alan “Sizin dininiz size, benim ki, bana” ifadesi güzel bir ölçüdür. Bu noktada şöyle diyebiliriz: “Herkes ‘benim dediğim doğrudur’ diyebilir. Ama ‘sadece benim dediğim doğrudur’ diyemez.” Zira her zaman karşısındaki insanın da doğru söyleyebileceği akıldan uzak tutulmamalıdır. Bu hususta İslam düşünürleri güzel bir prensip getirmişlerdir: Kişinin, “Benim mezhebim haktır, ancak yanlış olma ihtimali de vardır. Diğer mezhepler yanlıştır, fakat doğru olma ihtimali de vardır” demesi gerekir.

İslam’da illaki mezhep olmalıdır, demiyoruz. Ancak realite odur ki, mezhepler her zaman var olmuşlardır. Diğer dinlerde ve görüşlerde farklılaşmalar olduğu gibi, İslam’da da farklı düşüncelerin olması normaldir. “Bunları birleştirelim ve tek birisini kabul edelim demek”, fikirleri kalıplaştırmak ve dondurmak olur ki bu, düşünce açısından bir cinayet olur. Tarihte bu zaman zaman denenmiş, ancak başarı sağlanamamıştır.

Önemli olan bu farklı düşüncedeki insanların bir birlerine müsamaha ile yaklaşabilmeleri, bakabilmeleridir. Kaldı ki, bu başarılamayacak bir husus da değildir. Tarihimiz bunun güzel örnekleri ile doludur. Hele hele Allah’ı bir, dini bir, kıblesi bir ve vatanı bir olan bizler hangi mezhepten, hatta hatta aynı ülkeyi paylaştığımız diğer dinlere mensup insanlarla, barış ve güven içinde yaşamımızı sürdürmemiz, ayrı düşüncelerimizi düşmanlığa vardıracak hale getirmemiz icap eder. Zira hepimiz, aynı geminin yolcularıyız ve bu gemi hepimizindir. Genimizin yara alması, hepimizi yaralar. Sevinçte de tasada da hep beraber olmalıyız. “Kişi kendisi için istediğini Mümin kardeşi için istemedikçe, iman etmiş olmaz” hadisi gereği, hangi kimlikte olursak olalım, tek vücut olduğumuzu dünyaya göstermek zorundayız. Zira bizim, tarihteki küçük ayrılıkları günümüze taşımakla kaybedecek zamanımız yoktur.

İnsanlar değerlendirilirken iyi ve kötüsü ile değerlendirilir. Bir kimsenin iyilikleri çok ise o kimseye “iyi”, eğer kötülükleri çok ise o kimseye “kötü” demekteyiz. Mezhepler de düşüncenin meyveleridir. Onların bütün yönleri doğru olamayacağı gibi, bütün yönleri de yanlış değildir. Bu itibarla bilelim ki, diğer düşüncenin de kendi içinde bazı yönleri doğru olabilir. Bize düşen, karşının bize göre yanlış olan düşüncelerinden dolayı ona kızarak düşman olmak değil, ona acımaktır. Medeni ölçüler içerisinde konuşup, görüşlerimizi müzakere etmektir.

Konu ile ilgili şu hususu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekir; mezhepler, dinin sadece birer yorumlarından ibarettirler. Yani din, mezhep değildir. Dolayısıyla mezhepleri dinin yerine ikame etmek, dine yapılabilecek en büyük cinayet ve ihanettir. Kur’ân ve Sünneti zaman ile kayıtlamak mümkün değildir. Öyle ise her zamanın Kur’ân ve Sahih Sünnetten alacağı çok şey vardır. Bizim bu hususta geçmişten de yararlanarak, Kur’ân ve Sünneti tekrar tekrar okumamız, düşünmemiz ve iyi değerlendirmemiz gerekir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; İslam Mezhepleri, düşünce ve ifade hürriyetinin en güzel mahsulleri ve meyveleridirler. İslâm’ın engin hoşgörüsü ve müsamahası sayesinde bu mezhepler, neşv-ü nema bulmuşlardır. Eğer bu müsamaha olmasaydı, fikir ve düşünce hayatı donup kalacak ve hiçbir ilerleme kaydedilemeyecekti. Zaten, düşünce hürriyetinin olmadığı yerde toleransın yerini taassup, karşılıklı takdir ve saygı hissinin yerini düşmanlık duygusu alır. Böyle olunca da, mezhepler arası fikrî münazaralar yerini, fiilî mücadelelere terk eder ki, bu son derece zararlıdır. Temennimiz, mezheplerin fiilî taarruzlara girmeksizin, aralarında iyi bir diyalogla daha iyiye ve daha güzele ulaşabilmesidir.


Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #1 Ziyaretçi 05-03-2008 13:18
tesekkürler hocam..
müsadenizle anlamakta gü çlük çektiğim iki hususa değinmek istiyorum..
1) mezheplerin ortaya çıkmasını " İslâmâ??ın engin hoşgörüsü ve müsamahası" ile telif etmişsiniz..ancak şunu hepimiz çok iyi biliyoruz ki ilk ihtilaflar HZ.Peygamber'in irtihali akabinde hilafet tertışmaları üzerine sökün etmiştir..
2) "iyi ve kötü" kavramlarını terazi metaforu ile anlamak ger çekten olası mı-)ır..
malum ya iblis bir tek itaatsizlik/kötülük sebebiyle huzurdan kovulmuştur..
selam ile..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile