Pazartesi, 18 Şubat 2008 11:28
“Rasulullah (s.a.v.)’in
yanında idik. O, yere bir çizgi çizdi. Bu çizginin sağına iki, soluna da iki
paralel çizgi daha çizdi. Sonra elini ortadaki çizgi üzerine koydu ve dedi: “Bu
Allah’ın yoludur.” Sonra da şu âyeti okudu: “Bu Benim dosdoğru yolumdur, ona
uyunuz; başka yollara uymayınız ki, onlar sizi Allah’ın yolunda ayırır.”
Gidilen yol anlamında olan mezhep, dilimizde ister
i’tikâdî, isterse amelî sahada olsun düşünce ekollerine isim olarak
verilmektedir. İslam Mezhepleri, genel anlamda Kur’ân ve Sünnet’in anlayış
şekillerinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, kullanılan ölçü ve metot
farklılıkları, hilafet münakaşaları, Müslümanlar arasında çıkan iç savaşlar,
değişik kültürlere mensup milletlerle münasebet kurulması, felsefe’nin tercüme
edilerek İslâm dünyasına yayılışı, naslardan dini hükümler çıkarma zarureti ve
değişik siyasi düşünceler de İslâm mezheplerinin doğmasında rol oynayan önemli
faktörlerdendir.
Kur’ân ve Sünnet, İslâm’ın tevhid dini olması
dolayısıyla fırkalaşmayı, tefrikayı, ayrılığı, bozgunculuğu hoş görmemiştir.
Kelime-i Tevhid, tevhid akidesini en güzel bir tarzda ifade ederken, her gün
kılınan beş vakit namazın her bir rekatında okunması gereken Fatiha Suresi’nde
de tevhidin önemi ve ana gayesi tespit edilmiştir. Bu sûrede ifade edilen “sıraat-ı
müstakim” yani “dosdoğru yol” ile ilgili Cabir b. Abdillah’dan şöyle bir hadîs
rivayet edilir:
“Rasulullah (s.a.v.)’in
yanında idik. O, yere bir çizgi çizdi. Bu çizginin sağına iki, soluna da iki
paralel çizgi daha çizdi. Sonra elini ortadaki çizgi üzerine koydu ve dedi: “Bu
Allah’ın yoludur.” Sonra da şu âyeti okudu: “Bu Benim dosdoğru yolumdur, ona
uyunuz; başka yollara uymayınız ki, onlar sizi Allah’ın yolunda ayırır.”
Kur’ân, Allah’ın yoluna uymayı, birlik ve beraber
olmayı emretmiştir. Bu hususta pek çok âyet bulunmaktadır. Bunlardan biri
mealen şöyledir: “Toptan Allah’ın
ipine sarılın, ayrılığa düşmeyin...”
Bu ve benzeri âyetler, birlik ve beraberlik içinde
olmayı ve sıraat-ı müstakim üzere bulunmayı emretmişken, mezhepler tarihinde
görüldüğü üzere, pek çok görüş ayrılıkları doğmuş ve bu görüşler etrafında
mezhepler teşekkül etmiştir. Bu mezheplerin, mezhepler tarihindeki yaygın
kullanılışı ile fırkaların, vücuda gelmelerinden önce, Hz. Peygamber pek çok
fırkanın doğacağını haber vermiştir. Bu habere göre Hz. Peygamber, Yahudilerin
yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki ve Müslümanların da bir fazlası ile
yetmiş üç fırkaya ayrılacaklarını söylemiştir.
Yahudiliğin 71, Hıristiyanlığın 72 ve Müslümanlığın
ise bir fazlası ile 73 fırkaya ayrılacak olmasındaki espri nedir? İslam Mezhepleri
yazarlarının bir kısmına göre, Müslümanların çok daha fazla fırkalara ayrılacak
olması, İslamiyet’in diğer dinlere nazaran, fikir ve düşünce hürriyetine çok
daha önem verdiğinin bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Bu ise, İslam
ülkeleri içinde bulunan milletlerin diğerlerine nazaran çok daha fazla düşünce
hürriyeti ve düşüncesini ifade etme özgürlüğüne sahip olduklarını gösterir. Zira
nerede fazla fikir ve düşünce hürriyeti var ise orada çok farklı fikirler
ortaya çıkar. Aksi durumda, fikirler üretilmiyor ve ifade edilemiyor ise, orada
adeta bir donukluk var demektir.
Mezhepler ile ilgili hadisinde Hz. Peygamber’in “Benim ümmetim”
tabirini kullanması da gerçekten manidardır. Dolayısıyla ümmet kavramı sadece
belirli bazı mezheplerin inhisarı altında değildir. Dolayısıyla “ben Müslüman’ım”
diyen bir kimseye dünya menfaatleri yüzünden kimsenin “sen Müslüman değilsin” demeğe hakkı
bulunmamaktadır. Bu hususta şöyle bir rivayetten bahsedilir:
Hz. Peygamber’e, bir savaş sırasında Üsame b. Zeyd’in
çarpıştığı bir kimseyi “Lâilâhe illallâh” dediği halde öldürdüğü haber verilir. Hz.
Peygamber bunun üzerine Usame’yi çağırtır ve durumu ona sorar. Usame, onun
gerçekte inanmadığını ve öldürülme korkusu içinde “Lâilâhe illallâh” dediğini söyleyince
Hz. Peygamber, şu manalı cevabı verir: “Onun kalbini yarıp da baktın mı?”
Hz. Peygamber, bir hadîsinde ümmetinin ihtilafında
rahmet oluşundan bahsetmiştir. Gerçi bu müsbet ihtilaftır. Zira birbirleriyle
uğraşanlar müsbet hareket edemezler. Önemli olan şudur: İnsanlar, kendi
aralarında yapıları gereği ihtilaf edebilirler. Yani farklı düşünmeleri
normaldir. İşte bu farklılıkların neticesinde de mezhepler teşekkül etmiştir.
Mademki bu tarzdaki fikir ayrılıkları kaçınılmazdır. Öyle ise, insanlara düşen
başkalarına müsamaha içinde bakabilmeleridir. Özellikle, İslam içinde meydana
gelen pek çok fikir ekolleri, İslâm’ın düşünce hürriyetine tanıdığı serbestinin
güzel bir örneğidir.
İslam Dünyası’nda en yaygın mezhep olan Hanefi
Mezhebi’nin imamı Ebû Hanîfe’nin ders veriş tarzı da, düşünce hürriyetinin
güzel bir örneğini temsil eder. Ebû Hanîfe, ders metodu olarak, ortaya bir
mesele atar ve öncelikle bu konuda bütün öğrencilerinin görüşlerine başvurur.
Son olarak da kendi düşüncesini açıklar. Bazen, kendi öğrencileri ile aynı sonuca
ulaşırlarken, zaman zaman da farklı neticelere varırlar. Ancak o, hiçbir
şekilde talebelerini bu farklı düşüncelerinden dolayı kınamaz. Hatta şöyle der:
“Nereden söylediğimizi
(hükmümüzün delil ve kaynağını) araştırmadan, bilmeden, bizim görüşümüzle fetvâ
vermek, hiçbir kimse için helal değildir.”
Bir başka ifadesi de şöyledir:
“Bu benim görüşümdür ve
elde ettiğim görüşlerin en iyisidir. Bundan daha iyisini bulan olursa onu kabul
ederiz.”
Eğer ifade hürriyeti, Ebû Hanîfe tarafından “Hoca olarak benim dediğim doğrudur, sizlere
ne oluyor? Sizler ancak söylediklerimi kabul etmek zorundasınız.”
kabilinden sınırlandırılsa idi; sonuçta isabetli kararlara ulaşılamayacaktı.
Zira insan ne kadar dahi olursa olsun, bazı şeyler gözünden kaçabilir ve
yanılabilir de. Ancak başkaları ile meşveret ederek ve onlarla fikir alış
verişi yaparak doğrular bulunabilir.
Ebû Hanife ve benzeri müçtehitler, insanları mutlak
taklitten ve taassuptan şiddetle men etmişlerdir. Konu ile ilgili şu hâdiseyi
ilgi çekici bulmaktayız: Abbasi Halifelerinden Mansur ve Râşid, İmam Mâlik’e
kendi eseri olan “el-Muvatta” nın nüshalarını çoğaltarak, ülkeye dağıtmayı ve bu
kitaptaki hükümleri kanunlaştırıp ümmeti, gereği ile amele zorlamayı teklif
ettikleri zaman, İmam Mâlik şu cevabı verir:
“Âlimlerin ihtilafı bu
ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur. Hepsi doğru
yoldadır. Ve Allah’ın rızasını istemektedirler.”
Mezheplerin çıkışındaki en önemli faktörlerden birisi yukarıda da ifade
ettiğimiz gibi, insanın bizatihi kendi yapısıdır. Zira insanlar bu yapıları
gereği farklı farklı düşünürler. Bu tarzdaki düşüncelerinde içinde bulundukları
kültür ve ortam da ayrıca etkilidir. Bu nedenle Kur’ân ve Sünneti
değerlendirirken içinde bulundukları ortamın etkisinin olacağı kesindir. Bu
itibarla aynı âyet ve hadisten farklı manaların çıkarılabilmesi mümkündür.
Tabii ki, bu bütün âyetler için geçerli bir husus değildir. Farklı sonuçlara
ulaşılabilmesi, fikir hayatımıza renklilik ve canlılık kazandırır. Yeter ki bu
farklılıklardan dolayı Müslümanlar birbirlerine saygı duysunlar ve birbirlerini
değişik tarzlarda itham etmesinler.
Maalesef tarihimizde bunun acı sonuçlarını Müslümanlar
zaman zaman görmüşlerdir. İslam Mezhepler Tarihinde yer alan Hariciler, bu
hususun en kötü örneğini teşkil ederler. Ayrıca, düşünce hürriyetine en çok yer
verdiklerini iddia eden Mu’tezilîler de, Abbasiler döneminde gücü elde
ettiklerinde maalesef iyi davranış örnekleri sergilememişlerdir. Ancak,
Hıristiyan mezhepleri arasında cereyan eden şiddetli çatışmalar Müslümanlar
arasında vuku bulmamıştır. Fakat gönül bu çatışmaların hiç olmamasını arzu
ederdi.
Kur’ân’da yer alan “Sizin dininiz size, benim ki, bana”
ifadesi güzel bir ölçüdür. Bu noktada şöyle diyebiliriz: “Herkes ‘benim dediğim
doğrudur’ diyebilir. Ama ‘sadece benim dediğim doğrudur’ diyemez.” Zira
her zaman karşısındaki insanın da doğru söyleyebileceği akıldan uzak
tutulmamalıdır. Bu hususta İslam düşünürleri güzel bir prensip getirmişlerdir:
Kişinin, “Benim
mezhebim haktır, ancak yanlış olma ihtimali de vardır. Diğer mezhepler
yanlıştır, fakat doğru olma ihtimali de vardır” demesi gerekir.
İslam’da illaki mezhep olmalıdır, demiyoruz. Ancak realite odur ki,
mezhepler her zaman var olmuşlardır. Diğer dinlerde ve görüşlerde
farklılaşmalar olduğu gibi, İslam’da da farklı düşüncelerin olması normaldir. “Bunları
birleştirelim ve tek birisini kabul edelim demek”, fikirleri
kalıplaştırmak ve dondurmak olur ki bu, düşünce açısından bir cinayet olur.
Tarihte bu zaman zaman denenmiş, ancak başarı sağlanamamıştır.
Önemli olan bu farklı düşüncedeki insanların bir
birlerine müsamaha ile yaklaşabilmeleri, bakabilmeleridir. Kaldı ki, bu
başarılamayacak bir husus da değildir. Tarihimiz bunun güzel örnekleri ile
doludur. Hele hele Allah’ı bir, dini bir, kıblesi bir ve vatanı bir olan bizler
hangi mezhepten, hatta hatta aynı ülkeyi paylaştığımız diğer dinlere mensup
insanlarla, barış ve güven içinde yaşamımızı sürdürmemiz, ayrı düşüncelerimizi
düşmanlığa vardıracak hale getirmemiz icap eder. Zira hepimiz, aynı geminin
yolcularıyız ve bu gemi hepimizindir. Genimizin yara alması, hepimizi yaralar.
Sevinçte de tasada da hep beraber olmalıyız. “Kişi kendisi için istediğini Mümin kardeşi
için istemedikçe, iman etmiş olmaz” hadisi gereği, hangi kimlikte
olursak olalım, tek vücut olduğumuzu dünyaya göstermek zorundayız. Zira bizim,
tarihteki küçük ayrılıkları günümüze taşımakla kaybedecek zamanımız yoktur.
İnsanlar değerlendirilirken iyi ve kötüsü ile
değerlendirilir. Bir kimsenin iyilikleri çok ise o kimseye “iyi”, eğer kötülükleri çok ise o kimseye “kötü”
demekteyiz. Mezhepler de düşüncenin meyveleridir. Onların bütün yönleri doğru
olamayacağı gibi, bütün yönleri de yanlış değildir. Bu itibarla bilelim ki,
diğer düşüncenin de kendi içinde bazı yönleri doğru olabilir. Bize düşen,
karşının bize göre yanlış olan düşüncelerinden dolayı ona kızarak düşman olmak
değil, ona acımaktır. Medeni ölçüler içerisinde konuşup, görüşlerimizi müzakere
etmektir.
Konu ile ilgili şu hususu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekir;
mezhepler, dinin sadece birer yorumlarından ibarettirler. Yani din, mezhep
değildir. Dolayısıyla mezhepleri dinin yerine ikame etmek, dine yapılabilecek
en büyük cinayet ve ihanettir. Kur’ân ve Sünneti zaman ile kayıtlamak mümkün
değildir. Öyle ise her zamanın Kur’ân ve Sahih Sünnetten alacağı çok şey
vardır. Bizim bu hususta geçmişten de yararlanarak, Kur’ân ve Sünneti tekrar
tekrar okumamız, düşünmemiz ve iyi değerlendirmemiz gerekir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; İslam Mezhepleri,
düşünce ve ifade hürriyetinin en güzel mahsulleri ve meyveleridirler. İslâm’ın
engin hoşgörüsü ve müsamahası sayesinde bu mezhepler, neşv-ü nema bulmuşlardır.
Eğer bu müsamaha olmasaydı, fikir ve düşünce hayatı donup kalacak ve hiçbir
ilerleme kaydedilemeyecekti. Zaten, düşünce hürriyetinin olmadığı yerde
toleransın yerini taassup, karşılıklı takdir ve saygı hissinin yerini düşmanlık
duygusu alır. Böyle olunca da, mezhepler arası fikrî münazaralar yerini, fiilî
mücadelelere terk eder ki, bu son derece zararlıdır. Temennimiz, mezheplerin
fiilî taarruzlara girmeksizin, aralarında iyi bir diyalogla daha iyiye ve daha
güzele ulaşabilmesidir.
| < Önceki |
|---|





Yorumlar
müsadenizle anlamakta gü çlük çektiğim iki hususa değinmek istiyorum..
1) mezheplerin ortaya çıkmasını " İslâmâ??ın engin hoşgörüsü ve müsamahası" ile telif etmişsiniz..ancak şunu hepimiz çok iyi biliyoruz ki ilk ihtilaflar HZ.Peygamber'in irtihali akabinde hilafet tertışmaları üzerine sökün etmiştir..
2) "iyi ve kötü" kavramlarını terazi metaforu ile anlamak ger çekten olası mı-)ır..
malum ya iblis bir tek itaatsizlik/kötülük sebebiyle huzurdan kovulmuştur..
selam ile..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için