Cumartesi, 18 Ekim 2008 18:48
Şimdiye kadar
Bir ayırım olarak Batı ve Doğu üzerine milyona varan çalışmalar yapıldı. Bu
çalışmaların yapılması, bu konuların konuşulması bize şunu göstermektedir ki;
dünyada, birbirinden farklı dünya anlayışları bulunan, birbirleriyle doğal
olarak ilişkileri olan, farklı karakter yapılarına sahip iki özne var. Bunun
birçok coğrafya tartışmaları olmuştur ve olacak.
İnsanlık
tarihi ise bu iki öznenin birbirleriyle olan ilişkileri üzerine kuruludur. Aynı
evde farklı görüşleri paylaşan iki arkadaş, kardeş… Birbirleriyle birçok ortak
yanlarının bulunduğu, birine gelecek zararın diğerini de etkilediği bildik ev
ortamı.
Batı ve
Doğu’nun farklı anlayış ve yapıları elbette çekişmelerin, kavgaların sebebi
olacak ve olmaya da devam edecek. Aradaki rekabet, kıskançlık, öldürmeye varan
yaklaşımlar kıyamete kadar sürecek. Kim ne derse desin, her asırda farklı
meselelerin farklı boyutlarda tartışıldığı bitmeyecek bir çatışma. Başlangıç
olarak Habil ve Kabil, Persler ve
Büyük İskender, İslam ve Hıristiyanlık, Sömürülenler ve Sömürenler ve daha
gelecek olan niceleri…
Bir tarafın
diğer tarafa olan zulmü, mazlumun bir tepki vermesine sebep olur her zaman. Bu
tepkiler zamanla refleksler haline dönüşür. Bu refleksler farklı zamanlarda,
farklı şekillerle olabilmektedir. Tarihten örnekler vererek bunu biraz açmak
istiyorum.
Doğu Batıdan
gelen tehlikelere karşı her zaman içe dönük ve içten tepki verir. Batı ise
tersi olarak saldırgan ve karşı tarafa dönük tepkiler verir. Burada Doğu’ya
örnek olarak; Haçlı Seferleri karşısında verilen mücadeleyi gösterebiliriz.
Haçlılar karşısında İslam dünyası sadece yalınkılıç mücadele etmemiştir. Daha
büyük boyutta kendi içinde de bir devrim yapmıştır. Gazali’nin İhya’sını buna en kuvvetli bir kanıt
olarak gösterebiliriz. Ona göre İslam Dünyası zayıf düşmüştür ve sebebi de
dinine eskisi gibi sahip çıkmamasıdır. Aynı zamanda bu kendi içinde bir diriliş gerektirir.
Aynı şekilde
Osmanlı, 1683 Viyana Kuşatması’ndan sonra kendine bir soru sormuştur. Aynı
zamanda bunlara çözüm olarak, önce askeri alanda olmak üzere birçok değişime
gitmiştir. Sadece İslam değil Çin de yıllarca Batı’nın sömürge politikasına
karşı içten tepkiler vermiştir. Japonya’nın 19. yüzyılı reform yüzyılıdır. Yani Doğu dünyası
her zaman kendini güçlendirmeye yönelik “güçlüden
kendini geliştirerek daha güçlü olma” prensibini uygular.
Batı da ise
bu refleks örnekleri, karşı tarafa yönelik olmuştur hep. Büyük İskender’in
fetihleri, Haçlı Seferleri, sömürge politikaları ve benzerleri daima karşı
tarafın zayıflamasına yöneliktir. Batı imkânların zorlaşması ve çıkış yolu
bulamamak durumunda kendisini sorgulamaya başlar. Rönesans bunun bir örneğidir.
Osmanlı ve diğer Doğu devletlerinin askeri, ekonomik vb. alanlardaki
hegemonyasından bıkan ve buna çözüm bulamayanların artık kendini sorgulamaya
başlamasıdır. Tıpkı bir çözümsüz bir grup üyelerinin birbirlerini suçlamaya
başlaması gibi. Ancak bunun sonucu da emperyalizm olmuştur.
Modern
anlamda ise Batı çok daha faydacı yaklaşır duruma. Karşı tarafın güçlenmemesine
kendini o kadar kilitlemiştir ki biraz sivrilenleri hemen ezmeye koyulur,
engeller. Asla kendine yakın duruma bile gelmesine tahammül edemez. Tabi bu
durum onun kudretine bağlı olarak değişebilir. Yani Batı dünyası “güçlüyü kendinden daha güçsüz duruma
getirmek ve orada hapsetmek” prensibini uygular. Bu durum Doğu ve Batı
arasındaki kesin çizgidir.
Ahlaki olarak
değerlendirdiğimizde Doğu’nun reflekslerinin ahlaki ve insanlığa yaraşır bir
durum olduğunu görürüz. Bireye indirgediğimizde şu şekilde ortaya çıkar: İki
arkadaş düşünün. Birisi, arkadaşının kendisinden üstün olduğunu gördüğü zaman
ona imrenmekte ve uygulamalarını ona göre değerlendirmektedir. Diğeri ise aynı
durumda, arkadaşını kıskanıyor ve onun işini bozmaya çalışıyor. İnsanlık
seviyesini yükselten ve alçaltan bariz bir durumla karşı karşıyayız demektir
bu.
Elbette ki bu
iki yaklaşımında farklı konularda övülecek ve yerilecek yerleri vardır. Doğu ve
Batı’yı taraf kılıp körükleyecek değil, birbirini tanımlama ve değerlendirme
üzerine bir yaklaşım sergilenmelidir. Burada taban her zaman insanlık ve ahlak
olmalıdır. Allah’ın gönderdiği tüm dinlerde verilen mesaj bu eksendedir. Habil
ve Kabil iyi-kötünün değil, insanlık seviyesinin ve ahlakın vurgusunu yapar.
Bizim alacağımız mesaj bu olmalıdır.
Abdullah Cengiz
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için