Salı, 16 Aralık 2008 23:01
Seferlerin
dini boyutu, tarihimizde bu seferlerin genel amacı olarak yansıtılan en önemli
kısmıdır. Senaryo hazırdır; Haçlılar Müslümanların ilerleyişinden ve kutsal
yerlerin Hıristiyanların ellerinden çıkmasını hazmedemezler ve sabrın son
boyutunda sefere çıkılır.
Müslümanlar da aynı duyguyla
karşılık verirler ve Haçlılar geldikleri gibi giderler. Gösterilen tarih tamamen
Müslüman- Hıristiyan çatışmasını yansıtan bir bakış açısıyla ele alınır.
Oysa gösterilen temayla gerçek
arasında derin uçurumlar vardır. Kuşbakışı bir haritaya baktığınızda gerçekten
de Müslümanlar İstanbul önlerinden Fransa sınırına kadar ilerlemişlerdir.
Hıristiyanlar adına kutsal sayılabilecek aşağı yukarı her şey Müslümanların
elindedir. Ama kaçırdığımız gözden ırak bir nokta bulunmaktadır.
IX. yy da yaşamış bir papaz olan
Paul Alvarus’u dinleyelim:
“Hıristiyanlar
Arap romanları ve şiirlerini okumayı seviyorlar, onları çürütmek için değil
düzgün ve fasih bir Arapçaya sahip olmak için Arap ilahiyatçılarını ve
filozoflarını çalışıyorlar. Kitab-ı Mukaddes’in Latince yorumlarını okuyan
yahut İncil’i, resulleri, havarileri inceleyen halk nerede? Heyhat! Bütün
yetenekli Hıristiyan gençleri büyük bir coşkuyla gece gündüz Arap kitaplarını
okuyor. Hıristiyan edebiyatını dikkate değer bulmayarak küçümsüyorlar. Kendi
dillerini unuttular bunlar. Bir dostuna Latince mektup yazabilen her bir kişiye
karşı, kendilerini fasih ve beliğ bir şekilde Arapça ifade edebilen ve bu dilde
Araplardan bile daha iyi şiirler yazabilen bin kişi mevcut.
Paul Alvarus’un yaşadığı yer
tahmin edebileceğimiz gibi İspanya’dır. Onun bu serzenişleri, İspanya
Hıristiyanlarının içler acısı durumunu en açık şekilde ortaya koymaktadır.
Bundan başka yakın tarihlerde Hıristiyanlıkla ilgili başka tespitler de
mevcuttur. 1054 yılında kiliselerin Katolik ve Ortodoks olarak bölünmesi,
Papalığın manastır reformuyla manastırları kendine bağlaması, 1040 yılında da
Pax Dei (Tanrı Barışı) ile Hıristiyanlar arasındaki çatışmaların yılda doksan
güne indirgenmesi ve benzeri çabaların kendini göstermektedir. Fakat dini
açıdan asıl sorun, Avrupa’ya daha yakın İspanya’da olmasına rağmen ve daha
kolay olabilecekken neden seferler İspanya’ya değil de Suriye’ye yapılmıştır?
Bunun birçok cevabı olabilir ancak esas sebebin din olduğunu söylemek mümkün
değildir.
Öte yandan Avrupa’da kitlelere
öğretilen ve gösterilen İslam imajı en önemli konulardandır. Bir Avrupalının
gözünde İslam putperest bir din olmakla beraber, Hz. Muhammed(s.a.v) cahil
bedevileri büyülemiştir ve sonu çok kötü bitmiş günahkâr bir kişiliktir.
İslam’ın verdiği dört eş gibi cinsel bir serbestlik ise sapıklıkla açıklanmıştır.
Kilisenin oluşturduğu bu motifin dışında düşünmek aykırıdır. Haçlı savaşlarında
Endülüs’ün bir etkisinin olduğunu ise ciddi olarak varsayamayız. Çünkü İspanya
hem düşünürleriyle hem de siyasi olarak dondurulmuştur. Avrupa’daki Karolenj geleneği, Paul Alvarus gibi
İspanyol düşünürlerini kendisinden uzak tutmaktadır.
Doğu Hıristiyanlığına baktığımızda
ise geçmişin getirdiği sorunlara, 1054 yılında Papa-Patrik şeklindeki ayrışma
da eklenmiştir. Haçlılar da 1204 yılında İstanbul’u da işgal ederek Patriklik
kurumuna gözdağı vermek suretiyle tepki göstermişlerdir. En doğudaki Süryani ve
Ermeni gibi heterodoks grupların ise Ortodoks baskısı altında kaldığını
görüyoruz.
Seferlerin diğer boyutuna
baktığımızda ise İslam dünyasında da şekil olarak benzer fakat öz olarak ayrı
bir bakış görürüz. Müslümanlara göre Hıristiyanlar, müsamaha gösterilen ve korunan bir kitle olmalarına
karşın onlara güvenilmemesi gerektiği ayetle sabittir. Seferlerin başlangıcına
kadar Hıristiyanları inceleyen bir çalışmaya tam olarak rastlayamayız.
Kastettiğimiz; Müslümanların Hıristiyanları önemsememesinden ve onlara olan
ilgisizliklerinden kaynaklanan düşünce yapısıdır. O dönemde İslam dünyası daha
çok kendi iç çatışmalarını yaşamaktaydı. Bir tarafta yükselen Şii-Fatımi
siyaseti ve 975 yılında açılan El-Ezher üniversitesiyle
büyüyen dini tartışma; buna karşın diğer tarafta 1060 yılında açılan Nizamiye Medresesi ve Bâtıni düşünceye
karşı geliştirilen Sünnî ekol. Bu dini tartışmaların içerisinde Müslümanların
Hıristiyanlığı düşünmeleri de mümkün gözükmemektedir.
Endülüs İslam’ı ise farklı
boyutlarda gelişti. Nitekim 1. Haçlı Seferiyle aynı zamanda yazılan İhya-ı Ulumiddin orada aykırı bulunarak
yakılmıştır. İslam dünyası dini anlama ve yorumlama da farklılık ve çatışmalara
sahnedir. Bir kaynakta Şehristâni’nin 1127 yılında (birinci seferin
başlamasından 31 yıl sonra) yazdığı ve çok kapsamlı bir eser olan el Milel ve’n Nihal’de, Hıristiyanlığın
Melkani, Nasturi ve Yakubilik olarak üçe ayrıldığını görürüz. Bu eserde Katolik
ve Ortodoks mezheplerine rastlanmaz. Eserde ayrıca Müslümanlarla diyaloga
geçmiş Doğu Hıristiyanlığı ele alınmıştır. Bu durum da göstermektedir ki
Horasanlı Şehristâni, Haçlı Seferi ve onu gerçekleştirenlerin mezhebiyle
pek ilgilenmemiştir.
Seferlerin karşılıklı olarak dini
boyutu, bize gösteriyor ki din konusu bu seferlerin yapısında arka planda kalan
ve kitleleri harekete geçirme aracı olarak görülmüştür. Nitekim seferin öncüsü Pierre
L’Hermite adlı papazdır. Haçlı askerleri yolda İsa, melekler ve azizler
gibi birçok halüsinasyonlar görmüşlerdir. Antakya’nın alınmasını sağlayan
psikolojik destek ise sahte Kutsal Mızrak’ın bulunmasıyla sağlanmıştır. Papa sefere
çıkanların günahlarını bağışlamıştır. Yani din seferler için bir dinamo görevi
görmüştür.
Gelecek yazımızda da meseleyi inşallah
siyasi açıdan ele almaya çalışacağız.
Abdullah Cengiz
Haçlı Seferlerini Anlayabilmek-1 için tıklayınız..| < Önceki | Sonraki > |
|---|




