Çarşamba, 31 Aralık 2008 22:33
"Ruh kapısını kapayalı, yaratıcılık yerini elde
ediciliğe bıraktı"
–Nurettin Topçu-
Nedir değer koyan varlık olarak insan?
Esasen tinsel bir varlık olan
insanın tensel bir formda vücut bulmuş olması onun benliğinin "çatışma"
olarak gerçekleşmesini sağlamıştır. Çatışma, insanın yeryüzü serüveninde alınyazısıdır.
Değerin, kültür ve medeniyetin teşekkülü çatışmanın neticesidir ve insanın bir imkân
oluşu da burada gizlidir.
Beden istila edicidir, ruh inşa
edici. Bedensel varoluşun tezahürü olan tensellik, insanı anlık tatmine
yönlendirir, doyumsuzdur, tüketicidir ve istila edicidir; "anlık olanın"
peşindedir. Ruh ise üreticidir, inşa edicidir ve sonsuzluğun peşindedir. Eşyayı
değere konu yapan, insanın tinsel varoluşudur. Eşyaya ruh üflemektir değer
vermek.
İnsan hem "davranışa"
hem de "olguya" değer yükleyen varlıktır. Bu bağlamda değer, "aklı"
aşan bir eylem olarak bilginin değil "inancın" eseridir.
Değer; öznenin davranışa yahut olguya yüklediği "nitelik"tir
ve daima çift kutupludur. Varoluş asla nötr değildir. Hele ki esasen ahlaki bir
varoluşa sahip olan insan için nötr olmak mümkün değildir; insan ahlaken ya
iyidir ya kötü; ikisi arasında bir hal mevcut olmadığı gibi ahlaken tarafsızlık
iddiası da esasen kötüden yana olmanın "silik" bir şeklidir.
Tenselliğin ruh ve maneviyat
üzerinde egemen olduğu ve insanlığın "hayvaniyetin" istilasına
maruz kaldığı bedbaht bir çağda yaşıyoruz. Ruh ve maneviyat ne zaman isyan
edecek bu alçalışa; ferdiyetin uzviyete, cemiyetin sürüye dönüşüne.
İnanç bilgiye irca edilmiştir. Descartes
ile başlayan modern felsefenin en büyük dilemması, inancın bilgiye irca edilmesi
olmuştur. Akıl mutlaklaştırılmış, tanrı merkezli kozmoloji, yerini insan
merkezli bir âlem tasavvuruna bırakmıştır. Neticede aklı -mantıksal,
matematiksel düşünüşü- esas alan ve insanı kutsayan hümanist felsefe ile
insanın değer koyuculuğu dumura uğramıştır. Zira inanmak başka şey bilmek başka
şeydir ve bilgi tek başına asla değer koyucu değildir.
Bilimsel metodoloji
mutlaklaştırılmıştır. Galileo'nun niteliğin yerine niceliği, gayenin
yerine mekaniği esas alan bilim anlayışı sosyal bilimlerde de geçerli tek
yöntem olarak kabul edilmiş ve değere konu olan her şey salt bilginin konusu
kılınmak suretiyle "epistemolojik nesne" konumuna
indirgenmiştir. İnsan davranışları “ölçüme” ve “istatistiğe” konu
edilmiş ve insan salt fizyolojik-zoolojik bir varlık derekesine indirgenmiştir.
İçtimai değerler aynı bakış açısı ile eleştiriye tabi tutulmuş, tinsel
özgürlüğün yerine hümanizmin tensel özgürlüğü kutsanmış, binaenaleyh ferdiyet
uzviyete, cemiyet ise sürüye dönüşmüştür.
Ruhun iyisi yerine bedenin iyisi
ikame edilmiştir. Ruhun iyisi "hakkaniyet", bedenin iyisi ise "çıkar"dır.
İnsan boşlukta duramaz. Bilinç boşluğu kabul etmediği gibi eylem de asla "kör"
-mekanik- değildir. İçgüdü ile kodlanmış olan hayvan davranışları bu açıdan
asla bir "eylem" olarak gerçekleşmez. Hayvanın yaşamının "amacı"
içgüdüsüne kodlanmıştır. Oysa insan, yaşamına anlam ve amaç katmak zorunda olan
varlıktır. Varlığın açıklanmasında metafizik-ruh dışlanmış, tensellik yaşamın
tek amacı haline getirilmiştir. İnsanı ihtiraslarının kölesi haline getiren bu
hedonist-hazcı söylem bütün istila ediciliği ile halen insanlığa empoze
edilmektedir.
Aynı anlayışın siyasetteki
karşılığı makyavelizm, iktisattaki karşılığı ise kapitalizmdir.
Ahlakın siyasetten ve iktisattan dışlandığı bu mefluç nazariyelerde "amaca
ulaştıran her yol mubah" kılınmak suretiyle insan insanın kurdu haline
getirilmiştir.
Biz aklın değil "akılcılığın",
bilimin değil "bilimciliğin", hazzın değil "hazcılığın",
siyasetin değil "politikanın", kazancın değil "kapitalin"
karşısındayız. Varlığın "madde"ye, insanın "beden"e,
hayatın "zevk"e, varoluşun "an"a
indirgenmesine karşıyız.
İnsanın kendinden kaçamadığı ve kendinden de
asla vazgeçemeyeceği yegâne hakikat "özgürlüktür". Benliği
meydana getiren iç çatışmanın eseri olan özgürlüğün bir deruni-ferdi bir de
zahiri-içtimai boyutu vardır. Tensellik ve tinselliğin çatışmasından meydana
gelen benlikte özgürlük hareketi bir egemenlik hareketi olarak tecelli eder.
Özgürlük esasen ruhun vasfıdır. Tensellik egemenlik altına alındıkça ruh
özgürleşir. Ruh özgürleştikçe insanın inşa ediciliği, değer koyuculuğu ve
bizatihi değeri yükselir. Tinsellik egemenlik altına alındıkça tensellik "azmanlaşır";
insan istila edici değer, tüketici olur ve dahi bizzat değerden yiter.
Egemenlik ne paylaşılabilir ne de
eşitlik kabul eder. Behemehâl benlikte ya tin yahut ten egemendir. Ferdiyette
mevzu bahis olan bu imkaniyet aynı ile cemiyet için de caridir. Sokağa
çıktığımız vakit ya tinin yahut tenin egemenliğini görürüz. Bu gün hümanizmin
tenselliği esas alan ve zevkperestliği idealize eden sahtekarane özgürlük
söylemi neticesinde fert yitmiş ve cemiyet tarumar olmuştur.
Biz azmanlaşan ben’e karşı
ferdin yitişine, tenin egemenliğine karşı tinin mahkûmiyetine; cemiyette
ahlaksızlığın egemenliğine karşı ahlakın mahkûmiyetine karşıyız.
İnsanlığın saadeti ne –bedeni
kötüleyen- kadim doğu medeniyetinde, ne de –ruhu reddeden- modern batı
medeniyetindedir. İslam doğuya kıyasla modern, batıya kıyasla geleneksel olarak
nitelenebilecek kendine özgü evrensel değerleri ve inanç sistemi ile insanlığın
tek çaresidir.
-Son-
Saim Erduru
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
>din dili başka şey â??teolojik dilâ? başka şey. Din dili kesinlikle salt antropolojik bir dil değildir. Dini ifadeleri insan i çin anlamlı kılan şey â?? çağrışımsal-bağlantısalâ? oluşudur. Din dilinin salt antropolojik olduğunu iddia etmek Tanrının â??işitmesiâ? ile insanın işitmesinin aynı olduğunu söylemektir. Tanrıyı â??dileâ? hapsedemezsiniz ve aynı şekilde â??anlamayıâ? da dile indirgeyemezsin iz. â??duygularınâ? ifadesinde dil ne kadar yeterlidir? Mevlananın misali ile hayatında hi ç cinsel hazzı yaşamamış birine hangi kelimelerle o hazzı anlatabilirsini z?
>Tanrının konuşan, işiten vb oluşu Onun insan gibi olduğuna değil, insanın Tanrı â??gibiâ? olduğuna delil olabilir. Dini ifadelerin â??aşkınlığıâ? ve â??anlamlılığıâ? tam da bu â??gibiâ? de tezahür eder. İnsan algısını aşan şey insan dili tarafından dile getirilemez diyorsunuz, oysa atom altı fizikte kullanılan bir takım rakamlar insan algısını aşıyor. Sizin bakış a çınızla bakacak olursak mesela Tanrı hakkında konuşmakla elma ağacı hakkına konuşmak arasında ne fark kalacak?
2-4;
>kesinlikle â??öğretmenlikâ ? yapmak gibi bir niyet i çinde değilim. Sizin â??düşüncelerimiâ ? eleştirmek yerine â??siz ilahiyat çılarâ? diyerek mensup olduğum â??camiayıâ? yargılamanız biraz â??öğretmenceâ? olmamışmı! Yanlış düşünüyor olabilirim;yanl ışa ihtimaliyet vermeyen doğruyu bulamaz.
::http://www.onarimcilar.net/j/index.php?option=com_content&task=view&id=87&Itemid=8
2. Aristo mantığı dış dünyadan kopuk, kendi i çinde tutarlı bir mantıktır. Salt formel mantığın ne olduğunu daha iyi çalışmanızı öneririrm çünkü benim ortaya koyduğumun salt formel mantıkla hi ç ilgisi yoktu. Rasyonel bir eleştiriydi. Filozof adları sıralayıp öğretmenlik yapmak ciddi bir iştir.
3. Kelam kitaplarında Tanrı'ya atfedilen özellikler hep insan algısını temel alır. İnsan algısını aşan şey, insan dili tarafından dile getirilemez.
4. Benim rasyonel eleştirim aslında Tanrı'nın 'insan algısını aşan' dediğiniz özellikleri ile ilgili değildi ki! Sizin, ilahiyat çılar olarak Tanrı'ya özellik atfederken kullandığınız yanlış mantık idi. Üzellikleri siz atfediyorsunuz; ben de Tanrı'da bu özellikleri n ikisi bir arada olamaz diyorum. Hepsi bu!
Tanrı hakkında kullandığımız her şeyi bilen,her şeye gücü yeten gibi ifadeler â??insan algısına dayanmıyorâ? bilakis insan algısını â??aşıyorâ?. İşte bu yüzden diyorum; yapmış olduğunuz analoji ge çersiz diye.
Tanrıâ??nın bilgisi hakkında kaba Aristo mantığı ile akıl yürütüyorsunuz. Oysa Aristo mantığı Einstein den sonra ge çerliliğini yitirmiştir.
bir seyin önceden bilinmesi demek onun hürriyeti üzerinde bi etkiye sahip olmaz..
son cümle bu vesile ile tekrar bulmus olsun:
"insanın hür iradesi mevcuttur,dolay ısıyla zaman ve mekanla sınırlı olan insanoglu zamansız ve mekansız bilen Alîm in bilmesiyle hür iradesinden birsey yitirmez..yoksa cennet ve cehennem ne i çin mevcuttur ki? "
dermiyan: Siz benim, ısrarla tahmin etmek değil 'bilmek' ifademi anlamamışsınız. Verdiğiniz örnek tahmindir; bilmek değil.
bir seyin önceden bilinmesi demek onun hürriyeti üzerinde bi etkiye sahip olmaz..gunumuzde bilim adamları su ayın su tarihinde güneş tutulacak dediklerinde, acep bilim adamları dediği i çin midir ki güneş o tarihte tutulur,yoksaza ten o tarihte tutulacaktır da bilim adamları bunu bilir mi?
yahut ben bir ögrencim yıl i çindeki basarısızlıgını hep biliyor idim..ve sene sonunda yaptıgım sınavda da gerek hal ve tavırlarından,gerek kagı-)ıyla sınav boyu oyalanıp durmasından:-) bilirm ki yine zayıf alacak..imdiii ben bu ögrenci zayıf alacak dediğim i çin mi zayıf aldı:-?
insanın hür iradesi mevcuttur,dolay ısıyla zaman ve mekanla sınırlı olan insanoglu zamansız ve mekansız bilen Alîm in bilmesiyle hür iradesinden birsey yitirmez..yoksa cennet ve cehennem ne i çin mevcuttur ki?
Bu iddia bizce â??ge çersizdirâ?:
1-Tanrı ile insan arasında analoji yapamazsınız. Tanrı sonsuz, insan ise sonlu varlıktır. Binaenaleyh Tanrının bir sıfatı ile insanın bir sıfatı arasında yapılan bir kıyasın â??mantıkenâ? hi çbir ge çerliliği yoktur.
2- Bilinen-malum- ile bilinmeyen-me çhul- arasında analoji yapılamaz. Tanrının bilgisinin keyfiyeti hakkında hi çbir bilgimiz yok. Bilinmeyen üzerine hüküm bina edilemez ve aynı şekilde mahiyeti bilinmeyen bir şey analojiye de konu yapılamaz.
>Her şeyi bilen bir Tanrının varlığı ile özgür irade çelişir diyorsunuz, bense tam tersini söylüyorum. Her şeyi bilen bir Tanrı olmasa idi insanın ne özgürlüğü ne de iradesi olabilirdi. Evren kaostan ibaret oludu.
not:a.kayadan mülhem olan başlıktaki â??Zâ? harfinin büyük olarak yazılmış olması salt bir misillemeden ibarettir:-)
nilgün haklı..
malesef ki haklı..
bu veciz çelişkinin deşifresini 1 ile selamlıyorum :-))
not: başlıktaki büyük "Z" tamamen dikkat çekme amacı taşımaktadır :-)))
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için