Çarşamba, 17 Aralık 2008 01:05
Aldığın
nefesin bile ağır geldiği, attığın bir adımın bile zor ve anlamsız geldiği
anlar olur hani. Hiçbir şey yapmak istemezsin, “durdurun dünyayı inecek var”
diyecek olursun da nereye ineceğini bilememenin çaresizliği ile kalakalırsın hani.
Dua bir istemdir eski mantıkta ve
Arap Edebiyatı’nda. Ancak yukarıdan aşağıya olan emir veya eşitler
arasındaki iltimas ile karıştırılmamalıdır. Dua, aşağıdan yukarıya,
acizden yüceye yöneltilen bir istemdir. İtiraf-ı acziyettir. Üstad da
Verirler ‘ben acizim, kudret
senin’ dedikçe,
Verenin şanı büyük, sen iste
istedikçe.
diyerek bunu söylememiş mi zaten.
Evet, dua kulun acziyetini bilerek, medh-u sena ederek, yüceler yücesi
Allah’tan rahmetini, lütfunu ve yardımını rica etmesidir.
Dua ne vuslata erince şükür, ne de
idrak-i acziyet halinde nida şeklinde olmalı diye bir kaide yoktur. Nitekim
Cenab-ı Hak Kuran-ı Kerim’de “dua edin, icabet edeyim” buyuruyor
herhangi bir sınırlandırma getirmeden. Dua, çağrıda bulunarak, O’nunla sürekli
irtibatta olmayı istemek, O’nun davetine icabet ettiğini göstermek ve bu
suretle de imanı kuvvetlendirmektir. İrtibat devamlı olmalı, iman daim
sağlamlaştırılmalı değil midir? Öyleyse istekte istikrar lazım gelir.
Nitekim ayet-i kerimenin devamında
“bana ibadet etmekten uzaklaşıp, böbürlenenler, aşağılanmışlar olarak
Cehenneme gireceklerdir” buyrulmuştur. Peygamber Efendimizin ibadetin
iliği diye nitelendirdiği dua, terk edilmemesi gereken bir eylemdir. “Dâ‘î”,
her Müslüman’ın muttasıf olması gereken vasıflardandır. Kul, acz hamurundan
ise, dua da itiraf-ı acziyet demek ise, kul duada gerektir.
Duaları makbul dâ‘iyûndan
olabilmemiz duasıyla…
Esra Dursun
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
Rab ile vuslatın vesilesi duayı selis bir dille hatırlattığınız i çin müteşekkiriz...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için