Perşembe, 05 Şubat 2009 16:05
Kültür
Hissiyatımız Üzerine Birkaç Söz
İnsan, üst bir
açıdan bakıldığında başlı başına bir mirastır. İnsan var olurken de bırakıp
giderken de, külliyen bir mirasa benziyor. Nasıl mı? Duyularıyla. Yaptıkları,
ettikleri duyularının ürünü olarak ortaya çıkıyor ve duyular ile aktarılarak
yaşatılıyor.
Aslında
yeryüzünde insanın varlığıyla başlayan ve devam eden bir yapılanma var. Kıyamet
de bu yapılanmanın sonunun adıdır. Dememiz o ki, insan, insana miras oluyor.
Çok çeşitli tanımları olsa da kültürü ve sanatı, bu söylediklerimizden yola
çıkarak “insandan kaynaklanan ve süre gelen her şey” olarak nitelemek
mümkün.
İnsan, bir başka
açıdan bakıldığında hazır bir kültürün içine doğmuştur. Âlem; havası, suyu,
toprağı, yeşili ve mavisi ile nebatatı, hayvanatı ve fezası ile bir kültür alt
yapısı taşımaktadır. Biz duydukça, gördükçe, konuştukça genişlemiştir bu kültür
alt yapısı. İnsan, yaratılmıştır ve eline üretme gücü verilmiştir. İnsan ürettikçe,
üretilenin cinsi, türü, şekli, içeriği ve kullanımı ile ortaya kültür çıkıyor.
Kültür öte yandan kendine has,
coğrafyaya ait, zamanın gereğine uygun olarak ortaya çıktığında, harici bir
müdahale ile yapısında değişiklik meydana getirilmediğinde, tabii haliyle ve
ilahi sınırlar çerçevesinde kaldığı müddetçe insanidir. Sanat da hizmetini;
gözün, elin ve kalbin zevkine değil Hakk’ın mubah dairesi içersinde ve
hakkaniyetin teslim talebine cevap ile ulvi olana yönelttiğinde kazanılan şey
refah olacaktır.
Dikkatle bakıldığında insan ile ilgili
olarak kurulan iş cümleleri vücudun daha çok baş kısmı ile ilgilidir. Görmek,
duymak, konuşmak… Basir, em’i ve
mütekellim… Baş daima belli yücelikleri taşır. Secde makamıdır. Akla çağıran
ilahî hitabın muhatabı baştadır. Günahların çoğu da en azından başlangıca sebep
olmaları açısından başın unsurlarından kaynaklanır. Gıybet hem kulakla hem dil
ile ilgilidir. Yalan, iftira, yemin… Zina, göz ile başlar. Niyet kalbin işi
olduğu kadar aklın da tesirindedir. Zan, burada teşekkül eder ve destek bulur. Bu
faslı uzatmaksızın hülasa edecek olursak hayırlı ya da hayırsız her tür işin
kaynağı insan olduğu gibi insanda da baş kısmı, işlerin teşekkülünde önem ve
öncelik taşır. O halde kültür-sanatın yön veren unsuru olarak insan ve insanın
iş yönetim alanı olan görme, duyma ve konuşma vasıtaları, yönelmemiz gereken
nokta olarak tespit edilebilir.
Kültür-sanat alanından beklediklerimiz
doğrultusunda kültürel ve sanatsal hayat yaşandığında ortaya çıkacak olan sükûnet
ve refah olacaktır. Bugün muasır medeniyet denilen zaman tamlaması ve inkâr
psikolojisi; kültür bunalımının ve dolayısıyla refahın zıddı olan maddi ve
manevi yoksunluk getiren çatışmanın başlıca sebebidir.
Her şeye rağmen bizlerin belli
garantileri var. Her ne kadar dış müdahale altında kuşatılmış ve zorlanan bir
kültürümüz varsa da, en temel öğelerimiz kitabımız ve kıblemiz koruma
altındadır. Kültürün ciheti ve kaynağı ilahi koruma altında olduğu müddetçe
sahiplenenleri de olacaktır inşallah.
Ebediyet bilinci! İşte, kültür
anlayışının mihengi; önü alınmaz, aşkın, coşkun ve nimetlere iltifatı şükür
boyutuyla olan kültürün hedefi, ebediyet! Ebediyet! Ebediyet! Ve de ruhla
kültürün kesişim kümesi “ebediyet”. Ezel; ikrarın tarihi… Ebediyet;
insanın kültür ve sanatının yüceliği… Sanat; koparılmış elmanın yeniden
yeşertilmesi… Kültür, tövbenin sürekliliği… Kültürse sünnet-i ilahi… Sanatsa
halk-ı rabbani…
Kalbî Bir Rabıta Unsuru Olarak
Kültür Ve Sanat
Dünyada gidilen yol, eğer abartılı
olmayacaksa sırata müradif yol, kültür ve sanattır. İnsanı düşmemesi gereken
bir mecradan ulaşılması gereken zirveye götüren sırat gibi kültür ve sanatta,
dünyevî bağları uhrevî bağlara dönüştürerek insanları taşınması gereken noktaya
taşıyacak bir vasıta olmalıdır. “Bu kültür sanat, neymiş de biz
bilmiyormuşuz” diyenler olacak elbette. Ancak şu akıldan çıkarılmamalıdır
ki her tür vasıtayı, amaç için kullanmak Müslüman aklının gereğidir. Öte
taraftan kültür ve sanat, tıpkı sıfatsız kullanıldığında hem müspet hem de
menfî anlam taşıyan ahlak gibi güzellik ve çirkinlik anlamı taşır. Bugün için
ise kültürün ve sanatın elleri, menfî amaçlı çalışmalarla dünya sathında
faaliyet içerisindedir. Hayata hem teorik hem de pratik açısından yaklaşanlar,
bu iki yönü cem edenler nitelikli çoğunluk durumunda gidişata yön vermektedir.
Eğer vakti zamanında birileri masaya yumruğunu vurup, kürsüde sesini
kültür-sanat için yükseltmese idi bugün dünya yarım bir idare altında olacaktı.
Yani sadece siyasî bir idare tesis olacaktı. Ve hayatın adımları, iş gören elleri,
ışık isteyen gözleri, duyan ve umursayan kulakları idareden azade kendince yol
bulabilecekti. İdare sadece bir tahtın altında teba edinmekle değil kültür ve
sanat dünyasının kuşatıcılığı altında, millî kaval sesiyle diğer bütün
unsurları celb etme yoluyla da oluşturulur. Bugün ki oluşum da tam anlamıyla
batılı bir kaval sesinin ardında batılılaşan bir kültür ve sanat olarak
görünmektedir maalesef.
Fetihleri salt coğrafî ya da siyasî
addetmeyen Osmanlı ise geçmişteki yayılmacı felsefesinde kültür ve sanat
kanatlarıyla dengeyi sağlamış ve mülkünü, bu kanat çırpışlarıyla zuhur eden nev’i
şahsına münhasır “bütünlük” ilkesi vasıtası ile cismen ve hissen merkeze
zabt ü rabt etmiştir. Zabt, bilek ile ise de rabt kültür ve sanat kanalıyla
olmuştur Osmanlı’da.
Zevk-İ Taammül Ve Zevk-İ Ulvi
“Bize bir
zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen,
gölgelenen dünyada”
diyor Ahmet Haşim.
Aslında ne de güzel söylüyor. Bütün
kaybedilenlerin ardından bize kalan zevk kaynağını ne de kısa özetliyor. “Zevk-i
tahattur”. Ancak bu sözleri daha şamil bir bakışla ve konumuz ciheti ile
düşününce insanın dilinden hiç de zevke dair, ya da zevk hissettirir durumlara
ilişkin cümleler dökülmesi mümkün değil.
Etken iken edilgen konuma
gerilemek/getirilmek, birkaç hatıra ile avunmak, batan ve hatta ötesinde de
sönen bir güneşin ardından hatırlamak, bir zevk olabilir mi? Kişisel bir
kandırmaca ise yapılmak istenen ya da mevcut ile yetinmek yeterli geliyorsa
tahattur zevk olur elbet.
Kültür; hissi, ameli, hem dünyevi, hem
uhrevi ve de bütün cihetleri ile insani bir hareket olarak öz benimizden, öz
coğrafyamızda yani ruhumuzda ve sonra akıl haritamızın bütün düşünce
ırmaklarında, duygu pınarlarında, hayal yükseltilerinde, duyulara akan
fikriyatta teşekkül etmeli.
Oklavası, takunyası, bayram harçlığı,
tandır dumanı, iki kişilik yün
yastıkları, kökboyaları, anne şefkati, gül kokusu, domates kırmızısı, Erzurum
soğuğu, Manisa macunu, derin tefekkür halindeki baş köşe sahibi nineleriyle
kültürümüz yaşamalı içimizde ve ayna misali sokaklarımızda. Daha sayamadığımız
bütün unsurlarıyla kültür bizim olmalı. Kalbin ritimlerinde dirlik gelmeli
kültüre.
Sanat; iş zevki olarak çiftçiden
balıkçıya, marangozdan kabzımala, anneden ebeye, muhtardan çöpçüye kadar her
bireyde yerleşmeli. İşten hisse istenmeli sanat edebince.
İşte o zaman sanat zevk-i taammül,
kültür de zevk-i ulvi olur.
Necla
Ceyhan
Not:
Kültür-sanat paylaşımlarınızı; fikir ve eleştiri olarak bekliyorum.
| < Önceki |
|---|




