Necla CEYHAN

Image

Kültür Hissiyatımız Üzerine Birkaç Söz

İnsan, üst bir açıdan bakıldığında başlı başına bir mirastır. İnsan var olurken de bırakıp giderken de, külliyen bir mirasa benziyor. Nasıl mı? Duyularıyla. Yaptıkları, ettikleri duyularının ürünü olarak ortaya çıkıyor ve duyular ile aktarılarak yaşatılıyor.

 

Aslında yeryüzünde insanın varlığıyla başlayan ve devam eden bir yapılanma var. Kıyamet de bu yapılanmanın sonunun adıdır. Dememiz o ki, insan, insana miras oluyor. Çok çeşitli tanımları olsa da kültürü ve sanatı, bu söylediklerimizden yola çıkarak “insandan kaynaklanan ve süre gelen her şey” olarak nitelemek mümkün. 

İnsan, bir başka açıdan bakıldığında hazır bir kültürün içine doğmuştur. Âlem; havası, suyu, toprağı, yeşili ve mavisi ile nebatatı, hayvanatı ve fezası ile bir kültür alt yapısı taşımaktadır. Biz duydukça, gördükçe, konuştukça genişlemiştir bu kültür alt yapısı. İnsan, yaratılmıştır ve eline üretme gücü verilmiştir. İnsan ürettikçe, üretilenin cinsi, türü, şekli, içeriği ve kullanımı ile ortaya kültür çıkıyor.

         Kültür öte yandan kendine has, coğrafyaya ait, zamanın gereğine uygun olarak ortaya çıktığında, harici bir müdahale ile yapısında değişiklik meydana getirilmediğinde, tabii haliyle ve ilahi sınırlar çerçevesinde kaldığı müddetçe insanidir. Sanat da hizmetini; gözün, elin ve kalbin zevkine değil Hakk’ın mubah dairesi içersinde ve hakkaniyetin teslim talebine cevap ile ulvi olana yönelttiğinde kazanılan şey refah olacaktır.

         Dikkatle bakıldığında insan ile ilgili olarak kurulan iş cümleleri vücudun daha çok baş kısmı ile ilgilidir. Görmek, duymak, konuşmak…  Basir, em’i ve mütekellim… Baş daima belli yücelikleri taşır. Secde makamıdır. Akla çağıran ilahî hitabın muhatabı baştadır. Günahların çoğu da en azından başlangıca sebep olmaları açısından başın unsurlarından kaynaklanır. Gıybet hem kulakla hem dil ile ilgilidir. Yalan, iftira, yemin… Zina, göz ile başlar. Niyet kalbin işi olduğu kadar aklın da tesirindedir. Zan, burada teşekkül eder ve destek bulur. Bu faslı uzatmaksızın hülasa edecek olursak hayırlı ya da hayırsız her tür işin kaynağı insan olduğu gibi insanda da baş kısmı, işlerin teşekkülünde önem ve öncelik taşır. O halde kültür-sanatın yön veren unsuru olarak insan ve insanın iş yönetim alanı olan görme, duyma ve konuşma vasıtaları, yönelmemiz gereken nokta olarak tespit edilebilir.

         Kültür-sanat alanından beklediklerimiz doğrultusunda kültürel ve sanatsal hayat yaşandığında ortaya çıkacak olan sükûnet ve refah olacaktır. Bugün muasır medeniyet denilen zaman tamlaması ve inkâr psikolojisi; kültür bunalımının ve dolayısıyla refahın zıddı olan maddi ve manevi yoksunluk getiren çatışmanın başlıca sebebidir.

         Her şeye rağmen bizlerin belli garantileri var. Her ne kadar dış müdahale altında kuşatılmış ve zorlanan bir kültürümüz varsa da, en temel öğelerimiz kitabımız ve kıblemiz koruma altındadır. Kültürün ciheti ve kaynağı ilahi koruma altında olduğu müddetçe sahiplenenleri de olacaktır inşallah.

         Ebediyet bilinci! İşte, kültür anlayışının mihengi; önü alınmaz, aşkın, coşkun ve nimetlere iltifatı şükür boyutuyla olan kültürün hedefi, ebediyet! Ebediyet! Ebediyet! Ve de ruhla kültürün kesişim kümesi “ebediyet”. Ezel; ikrarın tarihi… Ebediyet; insanın kültür ve sanatının yüceliği… Sanat; koparılmış elmanın yeniden yeşertilmesi… Kültür, tövbenin sürekliliği… Kültürse sünnet-i ilahi… Sanatsa halk-ı rabbani…

            Kalbî Bir Rabıta Unsuru Olarak Kültür Ve Sanat

         Dünyada gidilen yol, eğer abartılı olmayacaksa sırata müradif yol, kültür ve sanattır. İnsanı düşmemesi gereken bir mecradan ulaşılması gereken zirveye götüren sırat gibi kültür ve sanatta, dünyevî bağları uhrevî bağlara dönüştürerek insanları taşınması gereken noktaya taşıyacak bir vasıta olmalıdır. “Bu kültür sanat, neymiş de biz bilmiyormuşuz” diyenler olacak elbette. Ancak şu akıldan çıkarılmamalıdır ki her tür vasıtayı, amaç için kullanmak Müslüman aklının gereğidir. Öte taraftan kültür ve sanat, tıpkı sıfatsız kullanıldığında hem müspet hem de menfî anlam taşıyan ahlak gibi güzellik ve çirkinlik anlamı taşır. Bugün için ise kültürün ve sanatın elleri, menfî amaçlı çalışmalarla dünya sathında faaliyet içerisindedir. Hayata hem teorik hem de pratik açısından yaklaşanlar, bu iki yönü cem edenler nitelikli çoğunluk durumunda gidişata yön vermektedir. Eğer vakti zamanında birileri masaya yumruğunu vurup, kürsüde sesini kültür-sanat için yükseltmese idi bugün dünya yarım bir idare altında olacaktı. Yani sadece siyasî bir idare tesis olacaktı. Ve hayatın adımları, iş gören elleri, ışık isteyen gözleri, duyan ve umursayan kulakları idareden azade kendince yol bulabilecekti. İdare sadece bir tahtın altında teba edinmekle değil kültür ve sanat dünyasının kuşatıcılığı altında, millî kaval sesiyle diğer bütün unsurları celb etme yoluyla da oluşturulur. Bugün ki oluşum da tam anlamıyla batılı bir kaval sesinin ardında batılılaşan bir kültür ve sanat olarak görünmektedir maalesef.

         Fetihleri salt coğrafî ya da siyasî addetmeyen Osmanlı ise geçmişteki yayılmacı felsefesinde kültür ve sanat kanatlarıyla dengeyi sağlamış ve mülkünü, bu kanat çırpışlarıyla zuhur eden nev’i şahsına münhasır “bütünlük” ilkesi vasıtası ile cismen ve hissen merkeze zabt ü rabt etmiştir. Zabt, bilek ile ise de rabt kültür ve sanat kanalıyla olmuştur Osmanlı’da.

            Zevk-İ Taammül Ve Zevk-İ Ulvi

“Bize bir zevk-i tahattur kaldı

Bu sönen, gölgelenen dünyada”

diyor Ahmet Haşim.

         Aslında ne de güzel söylüyor. Bütün kaybedilenlerin ardından bize kalan zevk kaynağını ne de kısa özetliyor. “Zevk-i tahattur”. Ancak bu sözleri daha şamil bir bakışla ve konumuz ciheti ile düşününce insanın dilinden hiç de zevke dair, ya da zevk hissettirir durumlara ilişkin cümleler dökülmesi mümkün değil.   

         Etken iken edilgen konuma gerilemek/getirilmek, birkaç hatıra ile avunmak, batan ve hatta ötesinde de sönen bir güneşin ardından hatırlamak, bir zevk olabilir mi? Kişisel bir kandırmaca ise yapılmak istenen ya da mevcut ile yetinmek yeterli geliyorsa tahattur zevk olur elbet.

         Kültür; hissi, ameli, hem dünyevi, hem uhrevi ve de bütün cihetleri ile insani bir hareket olarak öz benimizden, öz coğrafyamızda yani ruhumuzda ve sonra akıl haritamızın bütün düşünce ırmaklarında, duygu pınarlarında, hayal yükseltilerinde, duyulara akan fikriyatta teşekkül etmeli.

         Oklavası, takunyası, bayram harçlığı, tandır dumanı,  iki kişilik yün yastıkları, kökboyaları, anne şefkati, gül kokusu, domates kırmızısı, Erzurum soğuğu, Manisa macunu, derin tefekkür halindeki baş köşe sahibi nineleriyle kültürümüz yaşamalı içimizde ve ayna misali sokaklarımızda. Daha sayamadığımız bütün unsurlarıyla kültür bizim olmalı. Kalbin ritimlerinde dirlik gelmeli kültüre.

         Sanat; iş zevki olarak çiftçiden balıkçıya, marangozdan kabzımala, anneden ebeye, muhtardan çöpçüye kadar her bireyde yerleşmeli. İşten hisse istenmeli sanat edebince.

         İşte o zaman sanat zevk-i taammül, kültür de zevk-i ulvi olur.

Necla Ceyhan

Not: Kültür-sanat paylaşımlarınızı; fikir ve eleştiri olarak bekliyorum.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile