Prof. Dr. Ali KÖSE

Cerrahî şeyhi merhum Muzaffer Özak, grubuyla birlikte Amerika’ya davet edilir. Daveti yapan Amerikalılar, kendilerinden bir tasavvuf müziği konseri talebinde bulunurlar. Konser mekânı olarak da kiliseyi tayin ederler. Talep yerine getirilir ve konser icra edilir. Konserden sonra bir Amerikalı Muzaffer Özak’a yaklaşarak, “Görüyorsunuz, biz size kilisemizi açtık ve size kendi dinî kültürünüze ait bir faaliyette bulunma imkanı sağladık. Artık biz Türkiye’ye gelince siz de bize caminizi açarsınız” der. Rahmetli, hazırcevaplılığını göstererek:

 “Efendim biz sizin peygamberinizi kabul ediyoruz. Siz de bizim peygamberimizi kabul edin, o zaman biz de size camimizi açalım” der.Dinler arası diyaloğun fazlaca konuşulduğu bu günlerde konuya nasıl bakılması, özellikle de Batılılarla gerçekleştirilecek diyalogda hangi noktalara dikkat edilmesi gerektiği hakkında bu anekdot sanıyorum önemli bir ipucu vermektedir. Tabii ipucunu iyi yakalamak gerekir. Herhalde Muzaffer Özak Hoca da bu sözlerle Amerikalının bizim peygamberimizi kabul etmesini beklemiyordu. Onun amacı kendisini kündeye getirdiğini zanneden Amerikalıya ters takla attırmaktı. Diyalog adına bu anekdottan çıkarılacak olan ipucu “eşitlik” prensibidir. Eğer bu prensip gözetilmiyorsa zaten diyaloğa yenik başlıyorsunuz demektir.Dinler veya kültürler arası diyalog kendi başına bir değer ifade eder mi? Din veya kültür sahasında yeşeren, fakat başka alanlarda etkisi olmayan diyalog ne işe yarar? Bugün Avrupa’da Hıristiyan olsalar da, aralarında derin mezhep ayrılıkları bulunan iki ülkenin, mesela Protestan Almanya ile Katolik Belçika’nın din alanında iyi bir diyalog gerçekleştirdiklerini, ama askerî alanda çatıştıklarını düşünebilir miyiz? Din alanında diyaloğu gerçekleştiren Almanlarla Belçikalılar askerî alanda çatışma yaşadıkları zaman kendi çabalarının safça olduğunu düşünmezler mi?Din diyaloğunun dünyaya kazandıracağı en önemli şey dünyada ıstırapları, savaşları, kanayan yaraları durdurmak olmalı değil midir? Diyaloğun en çok bu işe yaraması gerektiğini en iyi bilenler Batılılardır. Çünkü dünyamıza en fazla kaybı din savaşlarının verdirdiğini okul kitaplarında çocuklarına en yoğun şekilde öğreten onlardır.Ama bugün İslam coğrafyasında çoğunlukla Batılıların neden olduğu yaraları sarma konusuna gelindiği zaman diyaloğa talip olanların maalesef sırra kadem bastıkları görülmektedir. 1990 yılının Noel günlerine rastlayan Körfez Savaşı sırasında henüz daha savaş başlamamışken İngiltere ve Amerika’da Noel ayinlerinde papazların kiliselerde “Tanrım körfezdeki askerlerimizi muzaffer eyle!” şeklinde dua ettikleri malumdur. Oysa kilisede pekâlâ “Körfez’de savaş olmasın!” duası yapılabilirdi. Ya İngiliz Kilisesi başpapazının “Bu haklı bir savaştır” anlamına gelen “This is a just war” sözleriyle savaşa fetva çıkarmasına ne buyurmalıdır? Savaş bittikten sonra körfezden gelen askerleri karşılamaya hazırlanan İngiltere’de gazeteler Haçlı Seferleri’nden kalma bir sloganı (Haydi Çanları Çalın! - Go Out and Ring the Bells!) manşet yapıp körfez savaşına dinî bir imâda bulundukları zaman, “Yapmayın, bu savaşa dinî motifler yüklemeyin!” ikazında bulunmayan, ama sair zamanlarda dinler arası diyalogdan bahseden İngiliz din adamlarına ne demelidir?Sulh zamanında diyalog çağrılarında bulunan kilisenin aynı tavrı savaş zamanlarında göstermesi gerekmez mi? Bosna’da Müslümanlar insanı insanlığından utandıracak zulümlere maruz kalırlarken, Müslümanların dinlerinden dolayı öldürülmediklerini, Bosna’da olup bitenlerin eski Yugoslavya’da gerçekleşen bir iç savaş olduğunu, iç savaşa da müdahale edilmemesi gerektiğini söyleyen Batılı politikacılara hangi diyalog yanlısı Batılı Hıristiyan karşı çıkmıştır acaba? Bu sorgulama, batılılar arasında gerçek diyalog taraftarlarının olmadığı, ya da bu tür Batı politikalarına karşı çıkan din adamlarının bulunmadığı anlamına gelmiyor elbette. Ama görünen o ki, bu zatlar olmaları gerektiği zaman sahnede yoklar, ya da sahneyi yeterince dolduramıyorlar.Tüm bu olup bitenler karşısında Müslümanlar ;;;;Haçlı Seferleri’nin bitip bitmediğinden hâlâ emin değiller. Öyleyse Müslümanlar “Batılıların bu diyalog isteği, dinî bir aktivitenin neticesi midir, yoksa bir çıkarın, bir hesabın mı?” sorusunu sormakta haklı değiller midir? Çünkü Müslümanlar dinler arası diyalog zemininde buluşacakları Hıristiyanları hala Hıristiyan kimliklerinden çok, Batılı emperyalist kimlikleriyle algılamaktadırlar. Dünyada olup bitenlere baktığımız zaman da, bu algı dikkate alınması gereken bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Kanaatimce, dinler arası diyaloğun Müslümanlar cephesinde görülen en büyük engeli sözünü ettiğimiz bu “emperyalist Batı” korkusudur. Bugün bize diyalog elini uzatanları biz Hıristiyan olarak görmekten çok, Batılı olarak algılıyoruz. Bu algımız da Batı’nın sömürgeci imajından kaynaklanmaktadır. İslam dünyasının Hıristiyanlardan gelen diyalog çağrısına yeterince karşılık verme eğiliminde olmadığı bir gerçektir. Bunun nedenlerinin genelde dinî olmadığını düşünüyorum. Kanaatimce nedenler tarihsel bir arka planda gizlidir. Az önce de belirttiğim üzere, Batı’nın İslam dünyasıyla olan emperyal tecrübeleriyle doğrudan alakalıdır. İslam dünyasının bu konudaki problemi ve kuşkuları Hıristiyanlık’tan çok Batı üzerine odaklıdır. Bu nedenle Müslümanlar zihinlerinde Batı-Hıristiyanlığı ile emperyalizmi özdeşleştirmiş durumdalar. Dolayısıyla, olayı Batı-Hıristiyanlığı çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Bu çerçeveden baktığımız zaman Nijeryalı bir Hıristiyan ile Batılı bir Hıristiyan, Müslümanların zihninde çok farklı imajlar oluşturmaktadırlar. Diyalog çağrısı Batılı Hıristiyanlardan değil de, Kenyalı Hıristiyanlardan gelmiş olsaydı Müslümanların buna tepkisi daha farklı, daha olumlu olurdu. Müslümanlar kültür, ekonomi, askeri vb. alanlarda yaşadıkları emperyal tecrübelerin etkisiyle Batı’dan gelen dinî diyalog çağrılarına kuşkuyla bakmakta, bu çağrıları otomatik olarak emperyalizmle ilişkilendirmektedirler.O halde diyalog talebinde bulunanların bizim karşımıza çıkarken bu sömürgeci imajı haklı çıkaracak tutumlardan kaçınmaları gerekiyor. Diyalog alanında Batılı kimlikleriyle mi, yoksa Hıristiyan kimlikleriyle mi bulundukları bizim için çok önemli. Bu noktanın aydınlanması samimiyetin belirlenmesinde ve gerçekten diyalog isteniyorsa bundan daha iyi meyve alınmasında önemli olsa gerektir.Konuyu salim olarak düşünmeli ve ona göre karar vermeliyiz. Dünyayı farklı din mensuplarıyla paylaştığımıza göre elbette kültür alışverişi, din diyaloğu olacaktır. Hiçbir salim kafa buna itiraz edemez. Ama dünyamızın giderek küçüldüğü bu zamanda Müslümanları insanlarına barbar olarak tanıtan, Haçlı ruhundan sıyrıldığına hâlâ emin olamadığımız bir kültürün temsilcileriyle bir aşağılık kompleksi içerisinde safça diyalog yapamayız. Diyaloğa evet. Ama eşit şartlarda ve adımlara dikkat ederek. Eğer diyalog birbirini dinlemek, birbirini anlamak demek ise, bugün diyaloğa talip olan diğerlerinin bizi ne kadar dinlediklerini, anlamaya çalıştıklarını dikkate almak zorundayız. Prof. Dr. Ali KÖSEMarmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 

Yorumlar  

 
0 #1 Ziyaretçi 05-02-2008 05:50
Her nerede olursa olsun şartlar iyice değerlendiril meden yapılan hamleler insanı zor durumda bırakabilir. Bu iş bir satran ç oyunu gibi, bir adım atmadan sekiz a çı-)an düşünülmeli.. Kaleminize sağlık, bu konuda o kadar boş konuşan kişi var ki, onlara ders verircesine istifade edilecek bir yazı yazmışsınız..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile