“İsyan ahlâkı, iradenin, sonsuza ulaşmak gayesiyle, her çeşit menfaat ve tutkuya, sonlu olan iyilik ve mutluluğa dahi başkaldıran sorumluluk idealidir.”
İradeyi, Cânân’ın iradesine teslim etmenin, dünyevî her türlü maksat, gaye ve hedefe sırt çevirmenin, sadece Rıza-i Bârî için amel etmenin, harekete geçmenin, aksiyoner olmanın, bu hareket esnasında da Müslümanca bir ahlâkî şuura sahip olmanın ehemmiyetine ömrünce dikkat çeken, memleketimizin Osmanlı sonrası yetişen kıymetli münevver ve mütefekkirlerinden Nurettin Topçu, doğumunun yüzüncü yılında, vaz‘ ettiği ahlâk telakkisine atıfla, İstanbul Ticaret Odası ve Türkiye Yazarlar Birliği’nin müşterek tertip ettiği 1. Türkiye Ahlâk Şûrası’nda yâd edildi.
“Nurettin Topçu’da Ahlâk” başlıklı birinci oturumun başkanlığını yapan Prof. Dr. İsmail Kara hocamız, Topçu’nun, birinci derecede ahlâk meselesine verdiği ehemmiyetten bahisle, onun hayatı ile de bir ahlâk abidesi olduğunu belirtti.
1930’lu yıllarda Avrupa’da felsefe doktorası, bilhassa ahlâk felsefesinde doktora yapan ilk Türk’ün Topçu olduğunu ve onun bu yönüyle de mümtaz bir konuma sahip olduğunu belirten İsmail Kara, bu tercihin önemli olduğunu, ancak hayatı hakkında çok da konuşmayan Topçu’nun böyle bir tezi tercih etmesinin, kendi tercihi mi yoksa harici sebeplere mi müstenit olup olmadığının bilinmediğini, hocanın da zaten kendisini öne çıkarmayı sevmeyen mizacı sebebiyle bunun öğrenilemediğini belirtti.
Genel olarak, Topçu’nun, Avrupa’da büyük ruhi bunalımlara düştüğü ve Türkiye’ye gelmesinin akabinde bu bunalımlardan kurtulmak maksadıyla Abdülaziz Bekkine Hazretleri’ne gittiği şeklinde bir kanaat olduğunu ifade eden İsmail Kara, bu kanaatin bir yönü ile hatalı olduğunu, çünkü Topçu’nun doktora tezinin bizatihi tasavvufi bir mahiyet arz ettiğini, onun bir bakıma yeni bir Hallac yorumcusu olduğunu ve yeni bir tasavvufî yorum geliştirdiğini ifade etti.
İsmail Kara, Topçu’nun, elbette Abdülaziz Bekkine Hazretleri’nin yanında birtakım dertlerine çare bulduğunu, ancak onun, büyük rûhî bunalımlar ile Hazret’in yanına gitmediğini belirtti. Akabinde sözü, “Medeniyet Tartışmaları bağlamında Nurettin Topçu’nun Batı Ahlâk Düşüncesine Bakışı” başlıklı tebliği ile Doç. Dr. Harun Anay hocamıza verdi.
Topçu denilince akla ahlâk, eğitim, medeniyet ve bunların içinden de en çok ahlâkın geldiğine ifade eden Harun Anay, Topçu’dan önce ve sonra gelen pek çok düşünürün ahlâkı harc-ı âlem bir mesele imiş gibi ele aldığını ve almaya devam ettiğini belirtti. Ahlâk meselesi hakkında ahkâm kesen zevatın çokluğuna rağmen bu hususta derinlikli düşünenlerin azlığına işaret eden Harun Anay, bu meseledeki ciddiyetsizliğin, Topçu’nun ahlâk hakkındaki derinlikli yaklaşımının anlaşılmasını da engellediğini ifade etti.
Topçu’nun, Batı’yı ilim ve ahlâk olarak, bir bütün halinde gördüğünü, halbuki Türkiye’de bir yönü ile batılılaşmaya taraftar olan her kesimin [bir kısım batıcılar hariç] bu yaklaşımdan uzak olduğunu belirten Harun Anay, Batı’dan ilmin alınıp o ilme katkı sağlayan ahlâkın alınmamasının, en azından bir kısmının alınmasının dahi düşünülmemesinin yanlışlığına dikkat çekip, asırlarca kendi ahlâkının güzel ve tamamen mükemmel olduğu tezi ile dolaşan bizlerin, bu yanlıştan vazgeçmemiz ve ahlâk telakkimizde yenileşmeye gitmemiz gerektiğini dile getirdi.
Harun Anay hocamızın akabinde söz alan ve “Nurettin Topçu Felsefesi ve İsyan Ahlâkı” başlıklı bir tebliğ sunan Yrd. Doç. Dr.
Mustafa Kök, kendisinin, Topçu’nun Fransızca olarak yazdığı doktora tezini, yazılışından ancak altmış bir sene sonra, 1995 senesinde Türkçeye çevirdiğini aktardı. Mustafa Kök, Topçu’nun isyan ahlâkındaki isyanın, iradeyi Bir Olan’ın iradesine teslim ettikten sonra O’na karşı olan her fikir ve harekete yönelik bir isyan olduğunu belirtti.
“Bir Düşünür ve Ahlâkçı: Nurettin Topçu” başlıklı tebliği ile Mustafa Kök’ten sonra söz alan Yrd. Doç. Dr. Levent Bayraktar, fikir ve aksiyonu sinesinde mezcetmiş bir dava ve ahlâk eri olan Topçu’nun, yaşadığı dönemdeki izm’lere karşı sağlam bir duruş sergileyerek karşı çıktığını ve durduğu yerin bilincinde olduğunu belirtti.
Aksiyonun, bir değerden ziyade o değerin fikriyata dökülmüş bir fazilet ve hareket olduğunu ifade eden Bayraktar, Topçu’nun, sırasıyla ahlâk kişisi, ahlâk toplumu ve ahlâk medeniyeti kuracak ideal ve sorumlulukta bir neslin inşası için uğraştığını, onun, ahlâkı, fiiliyata bağlı bir değerler manzumesi olarak gördüğünü belirtti.
Topçu’nun insanca ve Müslümanca yaşama idealinde olan ilim ve ahlâk velilerinden birisi olduğunu ifade eden Bayraktar, onun, insan olmayı İslam olmakla eşdeğer gördüğünü ve hayatını daima ilkelere bağlı olarak sürdürdüğünü ifade etti. [Hatırlarsak; Cemil Meriç de benzer bir şekilde şu ifadeleri kullanır: “Gerçek bir insan olmak, gerçek bir Müslüman olmakla mümkündür.”]
Levent Bayraktar’ın ardından “Topçu’nun Ahlâk Anlayışında Mesuliyet-Hürriyet İlişkisi” başlıklı tebliği sunan Prof. Dr. Ali Osman Gündoğan, Topçu’nun, mutlak ve evrenselleştirilebilir değerlere dayanan bir ahlâk anlayışı ortaya koyması sebebiyle bir ahlâk filozofu sayılması gerektiğini, mutlak bir değer ya da ilkeye bağlı kalınmaksızın inşa edilmek istenen ahlâk telakkilerinin, en sonunda bir hiç olacağını belirtti.
Kant’ın sadece akla müstenit olarak ortaya koyduğu telakkinin metafizik ile karşılaştığı vakit yetersiz kaldığını belirten Gündoğan, Topçu’nun rasyonel bir ahlâk telakkisi ile birlikte irrasyonel olan alanın da rasyonel olanın izni ile anlamlandırabildiğini ifade etti ve Topçu’nun ahlâki değer ve ilkesini, zaman ve mekanla kayıtlı olmayan ancak tüm zaman ve mekanda mevcut olan Allah’a dayandırdığını ortaya koydu.
Gündoğdu, Topçu’nun, evrensel mesajlar ihtiva eden ahlâk telakkisi ile bir ahlâk filozofu olmasından hareketle sadece bize mâl edilmemesi gerektiğini, böyle bir yaklaşımın onun değerini düşüreceğini belirtti.
Gündoğdu, Topçu’nun ahlâk telakkisine göre insanın evvela nefsinin esiri olduğu, daha sonra mesuliyet duygusu ile isyan ederek hürriyetini elde ettiğini, yani çabalayarak kazandığını ve Allah’ın iradesine râm olduğunu belirtti. [Üstad Necip Fazıl’ın benzer ifadesi de ne kadar manidardır: “Derin ve gerçek müminde akıl, hürriyeti hakikate esaret diye bilir. Hakikate esir olduktan sonradır ki, insan gerçek ve büyük hürriyetin ne olduğunu anlar. Gençliğe Hitabesi’nde ise aynı minvalde şunları söylemektedir: “… halis hürriyeti Hakk’a kölelikte bulan bir gençlik…”]
Şûranın “İslam Ahlâkı” başlıklı ikinci oturumuna başkanlık eden Doç. Dr. Emin Işık hocamız, dil meselesine değinerek etik kelimesinin ahlâk kelimesi yerine kullanılmasından hareketle, Meriç’te ifadesini bulan “Kamus Namustur” sözünü hatırlatırcasına dil meselesinin ehemmiyeti üzerine uzunca izahatta bulundu ve kendisinin Hz. Ömer’in hayatını kitaplardan okuduğunu ama Topçu’nun yaşayışını bizzat gördüğünü ifade etti ve onun Hz. Ömer gibi bir insan olduğunu belirtti. Emin Işık, hocanın, İslam’ın, binaenaleyh Kur’an ahlâkının canlı timsali olduğunu da sözlerine ekledi.
Emin Işık hocamızdan sonra söz alan Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu hocamız, söyleyeceklerinin tümünün, Topçu’nun eserlerinde karşılığının bulunduğunu belirttikten sonra, İslam ahlâkının bağımsız, sistematik ve felsefi bir mahiyet arz etmediğini belirtti ve bundan ötürü de İslam tarihinde ahlâk imamlarının olmadığını, tasavvufun da Kur’an ve Sünnet’e ne derece bağlı olduğunun tartışmalı olduğunu belirtti. [Tasavvufun Kur’an ve Sünnete muvafık olduğunun şüpheli olduğunu iddia ettikten sonra tasavvuf büyüklerini ahlâk imamlarından saymamak veya yok saymak, tabiatiyle hocanın telakkisine muvafık, ancak hakikate ne kadar muvafık? Asıl tartışmalı olan bu…]
İslam ahlâkının sosyal ve siyasal ahlâka evril(e)mediğini belirten Kırbaşoğlu, var olan ahlâk telakkisinin edilgen ve pasif olduğunu belirtti. [Osmanlı son dönem İslamcılarının söylemlerine ne kadar da benziyor değil mi? “Efendim ahlâk telakkimiz, tevekkül anlayışımız, kader anlayışımız hep pasifize olmuş vs…”]
İslam ahlâkının İslamî değerler hiyerarşisinde ilk sıralarda yer almadığını [ilk sıraya koyan tasavvufçuları da yok saydığımıza göre(!)] ve bu hususta ciddi bir literatür eksikliği olduğuna işaret eden Kırbaşoğlu, ahlâk ilmi ile diğer ilimler arasında organik bir ilişki kurulamadığını ve ahlâkın kendisini güncelleyemediğini de belirtti. [Soru şu; Allah’ın Kuran’ında ve Resulü’nün de sünnet-i seniyye’sinde vaz‘ ettiği küllî ahlâk prensipleri midir güncellenmesi gereken; ahlâk, fıkıh gibi, değişen topluma göre yeniden mi şekillendirilecektir, yeni ahlâki hükümler mi vaz‘ edilecektir; nedir?]
Kırbaşoğlu, tarihte, ahlâki esasları merkeze alan sivil toplum kuruluşları kurulmadığını ve günümüzde de bunun eksikliğinin hissedildiğini [İslam tarihinde var olan tekkeler ne gibi fonksiyonlar icra etmiştir? Günümüzde var olan ve gerçek tasavvuftan feyizlenerek İslam ahlâkını yaşatmaya çalışan tasavvufi akımlar hangi fonksiyonları icra etmektedir? Doğru, Hayri Hocamız, toptancı bir yaklaşımla hepsini sahte, sömürücü ve sair kalıplara sokarak yok saymaktadır ve bu sebeple de bir eksiklik hissetmektedir.] ve maalesef günümüzde ahlâkın sekülerleştiğini ve içinin boşaltıldığını ifade etti.
Sosyal devlet anlayışının Türkiye’de hâkim olması gerektiğini ifade eden Kırbaşoğlu, İslam tarihinde fıkhın ahlâkın önüne geçtiğini, günümüzde de Müslümanların dünyevileştiğini, ol sebepten, dâhili olarak emr-i bi’l-ma‘ruf nehy-i ani’l-münker, harici olarak da Hılfu’l-Fudul seferberliğinin başlatılması gerektiğini belirtti. Hılfu’l-Fudul’un ahlâk temelli evrensel bir mahiyet arz ettiğini ancak bunun üzerine yeterince durulmadığından dert yanan Kırbaşoğlu, İslam tarihinde emr-i bi’l-ma‘ruf nehy-i ani’l-münker hakkında da çok az sayıda kaynak bulunduğunu ve bunun da durumun vahametini ortaya koyduğunu ifade etti. [Hoca, akabinde, heyecanlı bir surette (ki heyecanına katılıyoruz) Topçu’dan uzunca pasajlar aktardı ve gayet devrimci bir kapasiteye sahip olduğunu gösterdi; takdir ettik efendim.]
Topçu’nun, Türkiye’nin Ali Şeriatî’si olduğunu belirten Kırbaşoğlu, buna rağmen yeterince tanınmadığını, insanın büyüklüğünün, başkaları için çektiği acı nispetinde olacağından hareketle onun bütün derdinin bu toplumun dertlerini çözmek olduğunu, büyüklüğünün de buradan geldiğini belirtti.
Hayri Kırbaşoğlu’ndan sonra söz alan Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç hocamız, ilk olarak Kırbaşoğlu’nun, İslam tarihinde emr-i bi’l-ma‘ruf nehy-i ani’l-münker hakkında da çok az sayıda kaynak bulunduğu ifadesine katılamayacağını, çünkü bu sahada yazılmış yüzlerce eser bulunduğunu belirtti.
İslam’da ahlâk felsefesinin olmadığını, ancak bunun, İslam’da ahlâk anlayışının olmadığı şeklinde anlaşılmaması gerektiğini ifade eden Açıkgenç, İslam ahlâk anlayışının âlem ve varlık telakkisine dayandığını belirtti. Ahlâk anlayışının, ahlâkın amelî sahaya intikal ettiği “Hayat Yapısı” ve tevhid-nübüvvet-ahiret şeklindeki “Dünya Yapısı”na müstenit olduğunu belirten Açıkgenç, bunların da anlaşılabilmesi için ilme ihtiyaç duyulduğu belirtti ve kendi açısında İslam ahlâkının ne olduğunu şu şekilde ifade etti: “Evamir-i ilâhîyyyenin vicdanda tezahür etmesi ile oluşan sorumluluk duygusu.” Açıkgenç, tarifi yapılan bu ahlâk telakkisinin, vicdan ve aklın öncülüğünde oluşturulan ahlâk telakkisinden daha kuvvetli olduğunu belirtti.
Kuran’da ve dolayısıyla İslam ahlâk telakkisinde mutluluğun görülemeyeceğini, [bu, Müslüman mutlu olmasın demek değildir tabi ki], Topçu’nun ahlâk anlayışınında da aynı şekilde tezahür ettiğini belirten Açıkgenç, Kuran’da “itmi’nan” kavramına vurgu yapıldığını, beraberinde de “yakîn” ve “rıza” kavramının kullanıldığını belirtti.
Birçok filozofun mutluluğu, ahlâkın ve hayatın amacı şeklinde gördüğüne değinen Açıkgenç, İslam’da ise hayatın ve ahlâkın amacının Rıza-i İlahî olduğunu ifade etti. Ayet-i kerîmede; “kalplerin ancak Allah’ın zikri ile mutmain olacağı” nın belirtildiğini ifade eden Açıkgenç, “itmi’nan”da şek ve şüphe, yani kararsızlık ve rahatsızlık olmadığını, “yakîn”de de tereddütsüz bir huzur hali olduğunu, tereddüdün olmadığı bilginin de “marifet”, yani “irfanî bilgi” olduğunu belirti.
Marifetin üst mertebesinin “Marifetullah” olduğunu, marifet sahibi kimsenin de şuurunda “rıza”nın belirgin olduğunu ifade eden Açıkgenç, sabır, şükür ve tevekkül gibi faziletin teşekkül etmesini sağlayan kavramların, faziletli, yani ahlâklı bir yaşayışa rehberlik edeceğini, ilâhî bir ilke ya da kaideye dayanmayan ahlâk telakkisinin de bu minvalde, toplumun, Topçu’nun belirttiği isyan ahlâkına sahip olmasına mani olacağını belirtti.
Alparslan Açıkgenç hocamızdan sonra söz alan Prof. Dr. Cafer Sadık Yâran hocamız, İslam medeniyetinde ahlâk konusunun biraz ihmal edilmesi sebebiyle, temel ahlâk konusunda zihnimizde net bir tasavvurdan yoksun olmamızın temel bir problem olduğunu ve bu mesele hakkında söyleyeceklerinin de birer öneri kabilinden olduğunu belirtti.
Ahlâk konusunda zihnimizde net bir şeyin olmayışının sebebini; bilgi, bilinç ve bilgelik eksikliğine bağlayan Cafer Sadık Yâran, İslam ahlâkını, geleneksel, tasavvufî ve felsefî ahlâk olmak üzere üçe ayırdı ve bu ahlâk türlerinin hiçbirinin bir başına sadra şifa olamayacağını belirtti.
Kur’an merkezli bir ahlâk oluşturmamız gereğinden hareketle, toplumsal ve dînî ahlâk şeklinde ikili bir ayrıma giden Cafer Sadık Yâran, toplumsal ahlâkı; sabır, doğruluk-dürüstlük, affedicilik-bağışlayıcılık ve yardımseverlik olarak dört kısımda incelememiz gerektiğini, bu dört unsurdaki vurgulardan da; adalet, ihsan, iffet ve merhametin çıktığını belirtti.
Dînî ahlâkî erdemlerin de Kuran ve sünnet merkezli olması gerektiğine dikkat çeken Cafer Sadık Yâran, buradan da; ihlâs, ihsan, takva ve aşkın (muhabbetullah) çıktığını, bu minvalde tezahür eden ilkelerin şunlar olduğunu belirtti:
Kendini ölçü alma ilkesi: [Kendin için istediğini mümin kardeşin için de iste, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma vs.]
Uzman vicdan ilkesi: [Dini konularda ilim sahiplerine yani işin uzmanlarına danış ama son kararını kendin ver, vicdanını dinle.]
Toplumsal şeffaflık ilkesi: [Açıkta yapamayacağın şeyleri gizlice yapma, Toplum içinde yapmaktan utanacağın şeyleri tek başınayken de yapma.]
Dini doğruluk ilkesi: [Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.]
Son olarak da dört temel evrensel ahlâkî ilke belirleye Cafer Sadık Yâran, bunları şu şekilde sıraladı:
Hak ilkesi: [Bu ilke, adalet ve ödevle alakalı.]
İyilik- İhsan ilkesi: [Zerre kadar iyilik yapan da karşılığını bulacaktır vs.]
Sevgi ilkesi.
Ölçülülük ilkesi: [Her üç ilkede de ölçülülük esastır. Hakta da ölçü korunmalı, iyilik yaparken de, severken de.]
Cafer Sadık Yâran, sözlerine son verirken, ortaya koyduğu önerilen birer numune olduğunu ve benzeri çalışmaların artarak yapılması gerektiğini ifade etti.
İsyan Ahlâkı gibi bir ahlâk telakkisi ortaya koyan Nurettin Topçu’nun doğumunun yüzüncü yılı münasebeti ile tertip edilen Ahlâk Şûrası’nda kanaatimizce eksik kalan yön, doktora tezinde dahi tasavvufî bir bakış ile meseleyi irdeleyen Topçu’nun adına düzenlenen bir ahlâk şurasında, ahlâk meselesinin İslam ilim tarihinde bihakkın tasavvufun içerisinde var olduğu tespitinin, birçok akademisyen tarafından gözden kaçırılmasıydı. Umarız meselenin bu yönü, benzeri panel, sempozyum ve konferanslarda hakkıyla ifade imkanı bulur. Selametle efendim…
Abdurrahman MIHCIOĞLU
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




