Cuma, 22 Eylül 2006 01:52
PAPA
XVI. BENEDİKT'İN MÜNİH, ALTÖTTİNG VE REGENSBURG'A ZİYARETİ
(9 - 14 EYLÜL 2006)
BİLİM TEMSİLCİLERİYLE BULUŞMA
XVI. BENEDİKT'İN KONUŞMASI
REGENSBURG ÜNİVERSİTESİ
12 EYLÜL 2006 SALI
İnanç, akıl ve üniversite.
Hatıralar ve düşünceler.
Sayın Rektör, Saygıdeğer bilim adamları, Sayın baylar ve
bayanlar,
Tekrar üniversitede bulunmak ve bir konuşma yapmak,
benim için duygulu bir an. Aklım, Freisinger Yüksekokulu'nda geçirdiğim güzel
zamanları takiben, Bonn Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya
başladığım zamanlara gidiyor. Eski, sıradan üniversitelerin zamanıydı -1959- o
sıralar. Her kürsü için ne ayrı bir sekreterlik ne de asistanlar vardı; ancak
buna karşılık, öğrenciler, özellikle de profesörler arasında çok doğrudan bir iletişim
bulunuyordu. Doçentlerin odalarında, seminer öncesi ve sonrası buluşulurdu.
Tarihçiler, felsefeciler, filologlar, ve de tabii iki teoloji fakültesi
arasındaki bağlar çok canlıydı. Her dönem, profesörlerin kendilerini tüm
üniversitedeki öğrencilere tanıttıkları, Dies
academicus denen toplantılar
yapılırdı -Sayın Rektör, sizin de az önce işaret ettiğiniz gibi, bütün uzmanlık
dallarından gelen bizlerin, bunlar bazen birbirimizi anlamamamıza yol açsa da,
bir bütünlük kurduğumuz, ve o bütünlüğün içinde ortak bir aklı tüm boyutlarıyla
işlediğimiz, aklın doğru kullanımı için topluca sorumluluk taşımanın deneyimini
yaşadığımız toplantılardı, onlar. Üniversite de, her iki teoloji fakültesiyle
gurur duyuyordu. Onların da, inancın ussallığını araştırarak, herkes bu inancı
paylaşamasa da, Universitas scientiarum'un bütünselliğine ait, ortak tek
bir akıl üzerine çalıştıkları, açıktı. Aklın evreni içindeki bağlantılılık, bir
meslektaşımızın, "üniversitemizde tuhaf bir şeyler var: varolmayan bir
şeyle, tanrı ile, uğraşan iki fakülte" sözlerinden de zarar görmedi. Böyle
radikal bir kuşkuculuk karşısında bile, tanrıyı akılla araştırmak ve bunun
Hıristiyanlık inancıyla ilgisini bağlantılandırmanın gerekli ve akılcı olduğu,
tüm üniversitede tartışmasızdı.
Bütün bunlar, geçenlerde, Profesör Theodore Khaury
-Münster- tarafından yayımlanan ve akademisyen Bizans İmparatoru Manuel II.
Palaeologos'un, muhtemelen 1391'de, iyi eğitimli bir Persli ile, Ankara
yakınlarındaki bir kış kampında Hıristiyanlık, İslam ve her ikisinin gerçeği
üzerine yaptıkları konuşmanın yer aldığı konuşmanın bir bölümünü okuduğumda,
aklıma geldi. Bu diyaloğu İmparator, muhtemelen 1394 ile 1402 arasındaki
Konstantinapol kuşatması sırasında not etmişti; kendi açıklamalarının,
konuşmaya katılan Persliden daha ayrıntılı olarak kaydedildiği de anlaşılıyor.
Söz konusu konuşmada, İncil ve Kuran'da bahsi geçen inançsal oluşumlar üzerinde
durulurken, özellikle tanrı ve insan tasviri ve de mütemadiyen, "3
kanun" ya da "3 yaşam düzeni" da denen, Eski Ahit - Yeni Ahit -
Kuran çevresinde dönülüyor. İmdi, bu konuşmamda bunu üzerine eğilmek değil,
sadece, beni inanç ve akıl konuları bağlamında son derece etkileyen ve bu
konuyla ilgili düşüncelerime de çıkış noktası olan, - söz konusu diyaloğun
genel yapısında daha ziyade marjinal kalan- bir noktaya değinmek istiyorum.
Profesör Khoury tarafından yayımlanan 7. konuşmalar
bölümünde ("Görüş ayrılığı / Tartışma"), İmparator, Cihad,
kutsal savaş konusuna geliyor. İmparator belli ki, 2,256 sayılı Sure'de
ifade edilenden haberdar: İnanç işlerinde zorlama yoktur - bu, konuyla ilgili
bilgi sahiplerinden bildiğimize göre, Muhammed'in de güçsüz ve tehdit altında
bulunduğu zamanlardan kalan, ilk surelerden. Tabii, İmparator Kuran'da
yer alan -daha sonra ortaya çıkan- kutsal savaşla ilgili hükümleri de biliyor.
İmparator, "Kitaplılar"la "İnançsızlar" arasındaki farklı
muamele konusunun ayrıntılarına girmeksizin, şaşırtıcı bir haşinlikle, bizi
yadırgatacak bir sertlikle, keskin bir şekilde konuyla, dinle şiddet arasındaki
ilişkiyle ilgili, konuşma arkadaşına yöneliyor. Diyor ki: "Bana
Muhammed'in getirdiği yeni bir şey var mı, göster bakalım. O vakit sadece,
yazdığı gibi, inancını kılıçla yaymak gibi kötü ve insani olmayan şeyler
göreceksin." İmparator, bunu dile getirdikten sonra, inancı şiddete
başvurarak yaymanın, neden ters tepici olduğunu, daha ayrıntılı olarak
gerekçelendiriyor. Şiddet, tanrının ve ruhun doğasıyla aykırılık içindedir.
"Tanrı kandan hoşlanmaz" diye devam ediyor İmparator, "ve akıl
gereğince, 'logos' (Yunanca 'bilgi/söz') gereğince hareket etmemek de ,
tanrının doğasına aykırıdır. İnanç ruhun meyvesidir; bedenin değil. O yüzden,
birini inanca götürmek isteyen kişinin ihtiyacı, iyi konuşma ve doğru düşünme
yeteneğidir; şiddet ve tehdit değil... kişinin, makul bir ruhu ikna etmek için
kol gücüne, saldırı araçlarına ya da birini ölümle tehdit edebileceği araçlara
ihtiyacı yoktur..."
Bu temellendirmede, şiddet kullanarak dinden döndürmeye
karşı ön plana çıkan belirleyici cümle şudur: Akıl gereğince hareket etmemek
tanrının doğasına aykırıdır. Yayımcı, Theodore Khoury, buna yorum katıyor:
Yunan Felsefesi içinde büyümüş bir Bizanslı olan İmparator için bu apaçık
ortadadır. Buna karşılık İslam öğretisinde tanrı, mutlak olarak
transandantaldir. İradesi, akıl da dahil, bizim hiçbir kategorimize bağlı
değildir. Khoury, ayrıca tanınmış Fransız İslamolog R. Arnaldez'den yaptığı
alıntıda, Ibn Hazn'ın, tanrının kendi sözleriyle bağlı olmadığını ve bize
gerçeği açık etmek gibi bir yükümlülüğü de bulunmadığını söylediğini,
belirtmektedir. Eğer tanrı istiyorsa, insanoğlu tanrısal hizmetlerini yerine
getirmek zorundadır.
Bu noktada, tanrının anlaşılmasıyla, dinin somut olarak
gerçekleşmesi arasında, bizi günümüzde zorlayan, bir yol ayrımı ortaya
çıkmaktadır. Akla karşı hareket etmenin tanrının doğasıyla çelişki içinde
olduğu, sadece Yunana özgü bir inanç mıdır, yoksa bu kendi içinde
genel-geçerliği olan bir inanış mıdır? Bu noktada, Yunana özgü olanla
İncil'deki tanrı inancı arasında derin bir uyum ortaya çıktığını düşünüyorum.
Eski Ahit'in ilk ayetini tadil ederek - Kutsal İncil'in ilk ayeti- Johannes,
Protestanlığının ön deyişini şu sözle açtı: Başlangıçta söz vardı. Bu, tam da
İmparatorun kullandığı kelimedir: Tanrı "logos" ise hareket eder.
"Logos" hem akıl hem de aynı zamanda söz demektir -yaratıcı olan, kendini
başkalarına ifade edebilen bir akıl; ama, işte, akıl olarak. Johannes bize
bununla, içinde herkesin, İncilsel inancın yorucu ve birbiri içine geçmiş
yollarında hedefine ulaştığı ve sentezini bulduğu, kati İncilsel tanrı tanımını
hediye etmiştir. Başlangıçta "logos" vardı ve "logos"
tanrıdır, diye konuşur Protestan. İncil'in mesajının ve Yunan düşüncesinin bir
araya gelmesi rastlantı değildir. Aziz Paul'un, Asya'ya giden yolları kapalı,
bir rüyada kendisini çağıran bir Makedonyalı'yı "Makedonya'ya gel, bize
yardım et!" (APG 16,6 -10) diye gören vizyonu, İncil'de vücut bulan inanç
ve Yunan düşüncesi arasındaki içsel yakınlaşma gereğinin bir damıtılması olarak
tercüme edilebilir.
Aslında söz konusu yakınlaşma uzun zamandır devam
ediyordu. Tanrının yanan çalıdan açık edilen gizemli adı, bu tanrıyı diğer çok
isimli tanrılardan ayıran ve "Benim" diyen, varoluşunu telaffuz eden
bu ad, Sokrates'in yenip aşmaya çalıştığı mitin reddi ile, içsel bir benzeşim
içinde bulunmaktadır.
Çalıdan
başlayan bu süreç, Eski Ahit'in bünyesinde, İsrail'in yurtsuz ve kültsüz kalan
tanrısının, kendisini göğün ve yerin tanrısı ilan ederek, yanan çalıdan
yükselen sözle takdim ettiği sürgünde, yeni bir olgunluğa ulaşmıştır: "[O]
Benim." Bu yeni tanrı anlayışı, sert bir ifadesini, insan elinden çıkmış tanrıları
alaya alan ve yeni anlayışa eşlik eden bir çeşit aydınlanmayı da beraberinde
getirmiştir (vgl. Ps 115). Böylece İncil'deki inanç, o dönemin Helenistik
idarecilerinin, onu Yunan gelenekleri ve çok tanrılı tapınmacı yapısına uymaya
zorlamasıyla çıkan çatışmalara rağmen, Yunan düşüncesinin en seçkiniyle derin
bir düzeyde bağlantı kurarak, daha sonra ortaya çıkan Bilgelik Edebiyatı'nda
izlerine rastlanabileceği üzere, karşılıklı bir zenginleşme yaşamıştır. Bugün
biliyoruz ki, Eski Ahit'in İskenderiye'de yapılan Yunanca tercümesi
-"Septuaginta"- İbranice metnin basit (belki, hatta pek de olumlu
değerlendirilmeyen) bir çevirisi olmaktan öteye gitmiştir: bu, kutsal tecelli
tarihi açısından bağımsız bir kanıt, Hıristiyanlık'ın doğuşu ve yayılmasıyla
ilgili belirleyici bu karşılaşmayı doğuran, özel ve önemli bir adımdır da.
Burada, inanç ve aklın derin bir karşılaşması, gerçek aydınlanma ile dinin
buluşması vuku buluyor. Bu yüzden, II. Manuel, birbiriyle inançta kaynaşan
Hıristiyan inanışının içsel doğasıyla, Yunan tabiatının birlikteliğinden
hareketle şunu söyleyebiliyor: "Akılla" hareket etmemek, tanrının
doğasına aykırıdır.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için