Cumartesi, 25 Nisan 2009 16:44
Babalar İçin Değil Gençler İçin Çıkıyoruz!
Dindar denilen camianın tepkisi nasıl oldu, sonuçta bu mizah dergisi gençlerin ciddi manada yöneldiği bir alan ve sağlıklı bir şey almadığı zaman da muzır fikirlere kapılabiliyor.
Böyle bir alanda bu şekilde sağlıklı bir girişim bizim camia tarafından nasıl karşılandı? Gereken ilgi gösterildi mi medya olarak… Camiadan Altınoluk Grubu’ndan Allah razı olsun. Somut olarak bildiğimiz, her türlü yapıdan ve anlayıştan bireysel olumlu desteği olup heyecanlananlar oldu. Ama camiaya yakın cemaat bazından baktığımızda, dediğim gibi Altınoluk çevresi yardımcı oldu. İlk çıktığımızda
onlar olmasaydı çıkamazdık asla. Erhan Erken ağabeyimiz sağ olsun, o olmasaydı bugün Cafcaf diye bir dergi yoktu! Daha sonrasında ise yeni bir gelişme olarak Mustafa İslamoğlu Hocanın ciddi bir desteği ve sahiplenmesi oldu. Onun dışında çoğu akla gelebilecek her türlü cemaat, “iyisiniz, iyi yapıyorsunuz” deyip geçti, o kadar yani. “Biz de bunu duyuralım, bundan bahsedelim, gündeme taşıyalım, ihvanlar da, kardeşlerimiz de okusunlar, sahiplensinler” gibi bir şeyi çok az görebildik. Cafcaf’ın sitesinde bakın yani görürsünüz orda, kimlerin yer verdiği bellidir. Çok azdır, onlar da direkt bir cemaat desteği ve sahiplenmesi şeklinde değildir.
Adam kendi samimi duygusuyla oturup bir şeyler yazmış, Allah razı olsun, eyvallah. Kılıçdaroğlu’nun deyişiyle; organize bir şey yok yani… Orada asıl şöyle bir sorun var; bu dergi ağırlıklı olarak gençler için çıkıyor, kırk yaşında birisinin bizi okuyup zevk alması çok istisnai bir durumdur, yazıları küçük diyecektir şu diyecektir bu diyecektir. Şimdiki gençler babaları ile çok iyi de anlaşamıyor. Babaları istediği kadar dergiye sahip çıksın, genç yine sahip çıkmıyor. Böyle zor bir durum karşısındayız ve bunun da farkındayız. Ayrıca biz babaların çok da benimsediği bir dergi olmak da istemiyoruz. Babalara muhalif miyiz, hayır ama babalar için değil gençler için çıkıyoruz onu söylemek istiyorum. Tamamen gençlere meftun muyuz, onlar neyi beğenirse onu mu yapacağız? Elbette hayır. Gençlerin beklediği çok popüler ve abur cubur şeyler yapmayı da düşünmüyoruz. Belli bir kaygısı olan gençler mutlaka vardır, o gençlerin süreç içinde tanıyıp sevecekleri bir şey yapmaya çalışıyoruz.
Bizi Tek Sayı İle Değerlendirmesin Kimse!
Mizah dergisinin en temel kurallarından bir tanesi bir mizah dergisini tek sayısıyla asla sevemezsiniz, en harika mizah dergisini getirin kesinlikle sevmezsiniz. Çok harika, süper dedirtmez. Bir mizah dergisi ancak beş, on sayı okuduktan sonra sizde bir şey oluşturmaya başlar, ondan sonra siz onun ilgilisi hastası hayranı veya müptelası olursunuz. Mizah dergisi için bu çok temel bir kuraldır. Biz de işte o süreci yaşıyoruz şu an. Süreç geçtikçe çizerlerimizden birileri beğenilmeye başlıyor. Şu da oluyor mesela; birisi Yusuf Kot’u beğeniyor
Çoğu Yusuf Kot’u beğeniyor…
Çoğu Yusuf Kot’u beğeniyor da, bir başkası Niyazi Çol’u beğeniyor, bir başkası Yasir’i beğeniyor, böyle yani…
Ama Mart sayısı cidden benim en beğendiğim sayıydı…
Süreç işte. Tek başına Mart sayısına baksaydın beğenmezdin ama ondan emin ol, takip ile oluyor bu iş. Türkiye’nin önemli, saygın adamlarından biri geldi ve bana; “benim çocuğa verdim bu dergiyi, beğenmedi” dedi. Ben de; “beğenmez ki abi, niye beğensin” diyorum. Önceden bakmış mı, kendisi mi almış? Yok! Sen vermişsin. Tamam, Allah razı olsun ilgilenmişsin vermişsin ama senin verdiğin dergiyi çocuk beğenmez. Çocuk kendisi alacak veya arkadaşından duyacak. “Gençlerde böyle gelişiyor bu iş” dedim. Bundan dolayı, bazı ağabeylere ve büyüklere, “arkadaşı beğenmişse ve sevdiği bir arkadaşıysa o zaman o da beğenmeye başlar” diyorum.
Camiamızda hep şöyle bir sorun vardır; sinema yaparız aynı sorun, tiyatro yaparız aynı sorun, mizah yaparız aynı sorun… Bu tür şeyler mesaj kaygısıyla yapılmaz gibi bir anlayış var. “Mesut Uçakan veya Yücel Çakmaklı’da, sanatsal sinema yapmadılar mesaj kaygısıyla yaptılar” şeklinde eleştirilere maruz kalmıştır ve şu anda Cafcaf için de aynı şeyleri söylüyorlar. Mesela “Akmen” ve “Okmen” gibi bazı siyasi çizgilerden ve benzeri şeylerden ötürü, iktidarın yandaşı ithamlarına maruz kalınıyor. Bunlar ne kadar makul karşılanabilir? Ben açıkçası mesaj kaygısının da olması gerektiğini düşünenlerdenim ama bu nasıl olmalı?
“Akmen”i çizen arkadaşımız, ayıp mıdır söylemesi bilmiyorum ama Marksist bir abimiz, Tayyip Bey’i de hiç sevmez. Onu süper kahraman çizerek aslında kafa buluyor…
Bir bakıma karikatürize ediyor yani…
Niyazi Çol abi kafa buluyor aslında Tayyip Bey ile. Bu böyle bir ama bu Ak Parti yandaşlığı olarak algılanıyor, ben ne yapayım. Geçenlerde, yaygın bir internet sitesindeki bir arkadaşımız, “geçen sayınızın kapağını beğenmedim” diyor. Davos’u değil de askerliği beğenmemiş. Ben de, “yeni sayıyı gördün mü” deyince “yok” dedi. Yeni sayının kapağını gönderdim ve “bak, sen bunu beğenirsin” dedim, “evet, bu daha güzel ve iyi” dedi. “Biz bu yeni sayının kapağını beğenmedik, önceki sayınınkini beğendik” deyince, o yanlış filan demeye başladı. “Senin görüşün beni ilgilendirmez, biz orada bir şeylerle kafa buluyoruz” dedim. O, biz söyleyince Türk ordusu İsrail’e gidecek zannediyor, bizim de öyle zannettiğimizi zannediyor. Herkes anlayamayabilir bazı şeyleri doğal olarak. Ama mesaj verme meselesinde ise kompleks yapmamak lazım, yanlış…
Bülent Akyürek Gerçek Hayat’taki röportajında, sol aydınlar için; “Gırgır’ın yetiştirdiği aydınlar hepsi, karikatür gibi” demişti, Cafcaf da gelecekte bizim camiada böyle bir aydın tipinin yetişmesine mi sebep olacak?
Aydınımız olmaz bizim…
Aydından kastımız entelektüeller...
Bilgili adamlar filan demek istiyorsun yani, yok, bizde olmaz. Onların karikatür gibi tipler olmaları toplumdan kopuklukları ile alakalı. Kâinat, Allah’ın kâinatı, Allah’la irtibatını sağlıklı kuramamış herkes, Bülent Akyürek’in kastettiği anlamda toplumundan kopuk ve tabiatla barışık olmayan garip tipler olarak görünecektir gözümüze. Bunu söyleyerek, Gırgır’dan fırlamış tiplerin hepsinin Allah’tan kopuk olduğunu mu söylemiş oluyorum, bilmiyorum ama Bülent’in kastettiği anlamda böyle bir kopukluk bizde asla olmamalı. Bizim insanımızla, halkımızın irfanıyla bir problemimiz olmaz. Ama ufak ufak Yusuf Kot gibi, “Hadislerle Anadolu” gibi bir şey de yapabiliriz. Mevlana amca da yapmış böyle şeyler, aç Mesnevi’yi oku, bir sürü muhabbet ve espriler görürsün. Şeyh Sadi yapmış, ondan sonrakiler de yapmışlar yani. Bizden, insanı ve irfanı ile kopuk böyle birileri niye çıksın ki, biz bir şeyleri beğenmeme derdinde değiliz, çıkmaz öyle bir şey…
Hala Kartal İmam Hatip’te öğretmenlik yapıyor musunuz peki…
Yok, orada bir yıl çalıştım sadece…
Devam etmediniz yani…
Çok uzaktı ama bu sene oradaki müdür tekrar gelmemizi isterse yok diyemem, kıramayacağımız birisi çünkü… Kartal’a gidip gelmek benim için daha eziyetli ve daha zor ama gerekirse giderim.
Peki, abi imam hatip gençlerinde var mı böyle, mizah yapalım, çizelim edelim, çizgiler gönderelim gibi bir şey?
Temsilcilerimizi arasında imam hatipli arkadaşlar var ama çok az. İmam hatipler muhtemelen bitmiş. Nasıl bitmiş; şimdi Cafcaf’ın iki yüz elliden fazla temsilcisi var, aralarından ne kadarı imam hatiplerden diye bakıyorum, çok az… Birkaç imam hatipte temsilci var, onun dışında ben temsilci filan görmedim. O iki yüz çocuk nereden peki? Her taraftan, düz liseden var oradan var şuradan var ama imam hatipli çok az aralarında, şaşırdım açıkçası. Bu, on beş yıl önce olsaydı, iki yüz elli kişinin iki yüz otuzu imam hatipli olurdu, yirmisi de düz liseden filan olurdu. Buradan ben, imam hatipleri bitirmeye yönelik operasyonun başarılı olduğunu gözlemliyorum. Biz şu aşamada biraz pop-arabesk karışımı bir dergi yaparsak imam hatipliler bizim dergiyi sever. Sanırım Cengiz Kurdoğlu ile İsmail YK arası bir şey yaparsak imam hatiplerde çok okunur. Ama Sagopa ile Zarifoğlu arası bir şey yapsak, imam hatiplerden okuyanımız az çıkar muhtemelen…
Ama şu an 10 bin genç, hadi onların elinden beleşe okuyanlarla filan öyle sanıyorum ki 20-30 bin genç Cafcaf ile meşgul… Böyle bir durum da var ve bu az da değil!
Bir de ciddi bir şuur eksikliği var. Mesela Cafcaf’ın fonksiyonunun bizim gençlerce idrak edilebilmesi lazım. Fakültede arkadaşlara; Cafcaf çıkmış, her ay alın diyorum ama elimdekini almaya çalışıyorlar… Gidin alın bayiden deyip vermiyorum ama “niye ona para vereyim ki” diyor. Yani bu şuur yok, o derginin gelişmesi için bir gayret yok ki bu arkadaşların hepsi de imam hatipten gelen arkadaşlar, böyle ciddi bir sıkıntımız var…
Dindar çevrede şöyle de bir sorun vardır; her şey onların önüne beleş, Allah rızası için konulduğu için, o da beleşe alışmıştır dolayısıyla bu tip şeyler de olabiliyor. Onun tezahürlerini şöyle ortaya çıkıyor; çok da suçlamak için söylemiş olmayayım ama imam amca yardımları topluyor fakat kendisi yardım etmeye kalkışmıyor, ya cesaret etmediğinden ya da farklı durumlardan ötürü, topladığı yardım da düşük bir şey olarak kalıyor. Kendisi yardıma katıldığı zaman ise topladığı yardım da yüksek oluyor, arada mahiyet farkı var yani. O başlarda bahsettiğimiz Atalar Mahallesi’nden hatırlıyorum, lise döneminde o adam ne efsane bir imamdı; adam Atalar Gaziosmanpaşa Cami’nin imamıydı ve belediye başkanı gibi bir imamdı. Hızlıydı, çalışkandı yani, tır tır yardım topluyordu ama gecesini gündüzünü veriyordu adamcağız. Böyle adamlardan az da olsa var, onların ellerinden öpüyoruz hakikaten… Yani dediğim gibi biz Cafcaf olarak ilgilenmeyenler için çıkmıyoruz ve ilgilenmeyenin okuyacağı bir dergi asla değiliz, olmayacağız da, olmak da istemiyoruz gerçekten! Tabii ki batmayacak kadar bir satış istiyoruz ama ona da Allah’ın izni ile yavaş yavaş ulaşacağımızı ümit ediyorum. Diyelim ki dergimiz oturmadı battı, bundan dolayı tutup camiaya da kızıp küsmem. Niye, demek ki bazı şeyleri yetiştiremedik, bazı şeyler eksik kaldı diye bir sonuç çıkartırım açıkçası. Ama batmasını ve bitmesini de istemiyorum. Oturmasını hatta buradan birkaç farklı dergi çıkmasını arzu ediyorum. Birilerinin bize bakıp, “oturup on on beş bin filan satıyorlar, bizim koskoca cemaatimiz var, biz olsak elli bin, yüz bin satarız” şeklinde bir ders çıkartıp dergi çıkartmasını istiyorum, ümit ediyorum.
Allah Kimseye Mahkûm Değil!
Mavera gibi dergiler edebiyatçılarımızın ve fikir adamlarımızın mektebi oldu, inşallah Cafcaf da ileride sinemacılarımızın, mizahçılarımın mektebi olur. Geçen sene BİSAV’da bir oturum yapılmıştı Hasan Aycın üzerine. Orada hatla yapılmış bir kısa film gösterilmişti. Öyle bir şey yapılamıyor mesela çünkü bir mektebimiz yok. Siz de uzun zaman önce Bahadır Boysal’ı yazmıştınız Adana İmam Hatip çıkışlı bir arkadaştı galiba… Bu arkadaş şimdi Le-Manyak gibi dergilerde yazıp, çiziyor. Bu bir kayıp değil mi?
Esasında kayıp şu, asıl o kaybediyor! Bahadır Boysal kaybediyor! Fakat Bahadır Boysal senin çocuğun, benim çocuğum da olabilirdi! Ama biz de bu topraklarda yerli bir ses yerli bir ortam oluşturmak adına bir şeyi ihmal etmiş oluyoruz yoksa kimseye mecbur ve mahkûm değiliz. Allah, Türkiye’de veya dünyada Müslümanların bir şeyler yapabilmesi için Asım Gültekin’e, Ahmet Davutoğlu’na veya Cahit Zarifoğlu’na mahkûm değil. Yani o olmazsa bir şey kaybedecek filan değil. Biz, İslam’la, Müslümanlıkla şeref duyarız ancak, başka bir şey değil.
Ben iki kişiyi çok severim. Beş yüz veya bin tane şair ve yazar amca ile tanışıyorsam muhabbetim varsa ki vardır, onlardan ikisi, birisi Hasan Aycın bir diğeri de Atasoy Müftüoğlu ağabey… Rasim Baba’yı (Özdenören) sevmemek tabii söz konusu değil, ne demek sevmemek ama bu iki isim apayrı, çok farklı. Zarifoğlu ile görüşemediğim için bir şey diyemiyorum yani gördüğüm ve bir şekilde bizzat beraber bulunduğum adamlardan bu iki tanesi çok ayrı. Muhtemelen sizlerden de bakıp görenlerde bu etkiyi uyandıracaktır, uyandırdığını biliyorum. Hasan Aycın’ı görünce Müslüman görmüş gibi oluyorsunuz ama şöyle de giderseniz olmaz; “bakalım Müslüman gibi miymiş”. O zaman göremezsin tabi.
Kalbi boşaltıp gitmek lazım demek ki…
Boşaltıp boşaltmamayı bilmiyorum da böyle değişik bir şey, orada bir değer var vesaire…
Dünyabizim ile ilgili bir şeyler yapmaya çalışıyoruz (www.dunyabizim.com kastediliyor). Bu sitede sadece dünyadaki Müslüman kültür adamlarından bahsedeceğiz ve onları eleştirmeyeceğiz, onlardan güzel haberler vereceğiz diyorum. Nasıl yani, biter yahu diyorlar. Nasıl bitsin. Ben sadece bin civarında adam tanıyorum bunlardan. Nasıl bitecek bin tanesi. Siteye günde beş veya yedi haber gibi bir şey giriyoruz, onu da çok artırmayı düşünmüyoruz çünkü hızlandıkça kalite düşebilir, bu şekilde her birinden bir kere bahsetsek bir adama ancak yedi ay sonra sıra gelir ki bu da sadece Türkiye’dekilerden bahsedip dünyaya açılmadığımız durumda geçerli. Ama konuştuğumuz zaman birçoğumuzun kafasında o kadar Müslüman yok o kadar kaliteli adam yok.
“Dünyabizim”le alakalı girişimi kim başlattı. “Dünyabülteni” ile münasebetiniz nedir?
“Dünyabülteni”, “Cafcaf” ve “Dünyabizim” kardeştir.
Peki, senin bir dahlin var mı abi “Dünyabizim”in kurulmasında?
“Dünyabülteni”nin Erhan Erken’in, Akif Emre’nin gençlikle ilgili bir projesi vardı. Onun “Dünyabizim” şeklini alması yani “Dünyabizim”in şu an yapmaya çalıştığı konsepti almasını biraz oturduk, konuştuk, tartıştık, planladık ve sağ olsunlar onlar da uygundur dediler. Dolayısıyla şu anki şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bizim yapmaya çalıştığımız, yazar, sanatçı ve âlim kişilerin portreleri üzerinden; “ya ne güzel Müslümanlar varmış” dedirtmek, başka bir şey değil. Bunu birileri istediği için değil, inandığımız için söylüyoruz. Güzel Müslüman adamlar varken, “ne güzel Müslüman adamlar var” demeyip de piyasadaki garip garip meşhurlardan mı bahsedelim? Bazı Müslüman olmayan kaliteli adamlar oluyor, onlara sağır
değiliz. Yine de zekât oranında onlardan bahsetmeye çalışıyoruz. Daha fazlasını da biliyoruz ama az bahsetmeye niyetliyiz. Mesela Hölderlin diye bir adam var, Milli Eğitim baskısı çok güzel bir çevirisi vardır iki cilt ve Hölderlin büyük bir şair. Şimdi Hölderlin ile ilgili muhtemelen üç yüz, beş yüz, bin tane yazı yazılmıştır dünyada ve Türkiye’de. Onun için bir şeyler yazanlar var, bunun için bana ihtiyaç yok! Mesela Taha Ayar ile ilgili böyle bir çalışma yapan bir yerler, bir kurum veya birileri yok. Nazım Hikmet Kültür Vakfı var, Cahit Zarifoğlu Vakfı yok. Necip Fazıl Vakfı var mı, yok, Büyük Doğu Yayınevi diye bir yayınevi var, onlar da yetişemiyorlar bir şeylere. Devlet, yedi yüz yıl sonra Yunus Emre Vakfı diye bir şey oluşturdu, yani Sezai Karakoç Vakfı için yedi yüz yıl geçmesi mi gerekiyor? Dolayısıyla bizimkilerden bahsetmek zorundayız. Diğer kalitelilerden zaten bahsediliyor, biz de kör değiliz okuyoruz. Filanca dergi ne yazmış, Virgül ne yazmış, Varlık ne yazmış, Yasak Meyve ne yazmış, Kitaplık ne yazmış bakıyoruz, okuyoruz, hatta solcu bir delikanlıdan, solcu bir yazardan daha fazla okuyoruz. Bazılarımız kompleksten okuyor, bazılarımız da ne var diye okuyor. Onların da İslam coğrafyasının ürünü olduğunun farkında olarak okuyoruz bir şekilde, onlar gibi olmak için filan değil. “Onlardan daha fazla okuyoruz”a komik bir örnek olarak anlatıyorum; bir gün çalıştığım kurumda kültürle alakalı aktiviteler yapacağız, sol alevi bir arkadaşımıza; “söyleşi için Cemil Kavukçu’yu getirelim” dedim. Asım, bak İslamcıları getirmeyelim dedi. “Cemil Kavukçu sizden be abi” dedim. Adamın kendi adamından bile haberi yoktu.
İşte “Dünyabizim”de böyle bir şey yapmaya çalışıyoruz. Buraya şuradan geldik; bin tane adam var ve bunların her birine yedi ayda bir sıra geliyor, yani bitmeyecek çok iş var. Ama birçok adam, yazarı, çizeri, sıradan vatandaşı, Müslümanlara çok büyük, çok güçlü, daha keşfedilmemiş büyük bir alan diye bakamıyor, o şekilde göremiyor, çok farkında da değil. Dolayısıyla Müslümanlarla bir şey olacağına inanmıyor. Hâlbuki konunun başına dönelim, her şeyde bir ilgi var ve o ilgi arasında bağlantıyı ben görebilir, kurabilirsem işte o zaman bilgi sahibi olabiliyorum. Müslüman ümmet, coğrafya, kâinat ve Allah arasındaki irtibatı kurduğumuzda zaman Müslümanların sırtındaki yükün büyüklüğü fark edilecektir ve ne kadar azını yaptığımız da fark edilecektir. O zaman da saçma sapan, popüler kültür gibi absürt şeylerle ve abur cubur gereksiz bilgilerle zihnimizle kalbimizi kirletmeyiz diye düşünüyorum.
“Dünyabizim”le ümmetten bahsedince aklıma geldi, sanırım yirmi kadar ülkeye gitmişsiniz…
Bazen kullanıyorum o lafı, bazen kimileri Müslümanlık da nedir gibi diye küçümsüyor dünyaya açılmaktan bahsediyor, “sırf Müslümanlarla takılma, dünyaya açıl diyor”. Ben de, “yirmi ülkeye gittim, daha ne kadar açılayım” deyince öylece kalıyor.
Peki, bulunduğumuz dünyada dünya bizim mi?
Bizim elbet ama bu tamamen fark etmekle alakalı bir şey, tamamen algıyla alakalı. Hüseyin Rahmi Göktaş şimdi bunun kitabını yazıyor. Mevzu zihinde bitiyor, başka hiçbir şeyde değil. “Bir şeye karar verirsen, olur” diyor, Hüseyin Rahmi. Kitap, İz Yayıncılık’tan muhtemelen üçüncü kitabı olarak çıkacak. Dünyada güzel şeyler de var, can sıkıcı şeyler de ama zulüm diye bir şey var ve ölümle zulüm olan tarafı sıkıntılı, zor. Bundan önce kendi hazırlığımızla, kendimizi oldurmakla ilgili kısmı yapmak zorundayız. Oradaki problemlerimizden dolayı dünyada istediğimiz şeyler tam olmuyor. Yani o dünyanın bizim olması için, sesimizin duyulması için zorlu tarafları illa ki olacak.
İslam Dünyası Diye Bir Laf Olmaz!
Öyleyse “dünyabizim.com” bir dua aynı zamanda
Tabi ki. Ama dünya bizim olamaz. Dünyada zulüm hâkim olmasın diye söylediğimiz bir şey bu. Bir de ben, İslam Dünyası gibi tamlamalara katılmıyorum. İslam Dünyası diye bir şey yok, dünya diye bir şey var. Bu çok seküler bir laf, İslam Dünyası. Laik bir tamlama bu.
Daha önce de kullanımı var, Âlem-i İslam şeklinde Osmanlı’da…
Kullanılır ama Müslümanlardan bahsetmek mümkün, dünyadaki Müslümanlardan.
İslam Dünyası kavramı ümmeti karşılamıyor mu yani?
Karşılamaz.
Gerçi Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin de böyle bir söylemi vardı, “İslam Dünyası olmaz, Müslümanların bulunduğu bölge olur, coğrafya olur” şekline…
Müslümanların bulunduğu bölge bile değil, Müslümanlar her yerde Allah’a şükür. Şimdi ulus devlet diye bir mantık çıkıyor ve ulus devletten sonra böyle bir laf çıkıyor. Ulus devlete taraftar mıyız; değiliz. Ulusların kendi devletlerini kurmalarına çok da karşı değiliz ama ulus devletçi mantığa taraftar değiliz. Dolayısıyla halkı Müslüman olan bir devletin İslam devleti olduğunu düşünmek ne kadar sağlıklı? Sağlıklı değil, sıkıntılı. Kırk, elli tane İslam devletinin olduğunu düşünün, yok işte! İslam devleti olmamış onlar, biz orada bir sürü zokalar yemişiz. Her biri batıya bağımlı, modern olma çabasında devletler olmuşlar. İsmi İslam devleti, saysan iki, üç tane çıkmaz. Dolayısıyla İslam dünyası lafı sıkıntılı bir isimlendirme. Oysa bizim isimlendirmelerimiz doğru olmak zorunda. Mesela İslamî mizah dergisi değil, İslamcı bir mizah dergisi olduğumuzu söylüyoruz, ufaktan bir meydan okuma babında. Çünkü muhafazakâr mizah ile İslamcı mizah arasında bir fark var. Sebebi de, muhafazakârlığın pek mizah yapamayacağını düşünüyorum, yani yapar elbet ama -bir solcu gibi bir laf söylemiş de olmayayım- muhafazakâr çok da eleştirilmeyi sevmez, ufaktan iğne batırmayı sevmez kendisine.
Başörtüsü Sorunu Diye Bir Sorun Yok!
Mizah bir şeyin daha doğrusunu göstermek için yapılır. Şu an Leman’ın ve Penguen’in büyük ölçüde yaptığı gibi haksızı haklı göstermek için haklıya da saldırmak için yapılırsa o mizah olmaz, gerçek mizah olmaz. Velhasıl isimlendirmelerimiz kesinlikle doğru olmak zorunda, mesela ben “başörtüsü sorunu” diye bir sorunu asla kabul etmiyorum, başörtüsü yasağı sorunu demek lazım. Biz bunu doğru söylemeyi öğrenmedikçe bu yasakla yaşamaya devam edeceğiz. Ne zamanki adını doğur kurarız, o zaman çözüm gelir. Böyle bir şey var. O yüzden İslam dünyası pratik gibi bir şey geliyor ama zokalar da zaten pratik yeniliyor.
Yerini şaşırmış bir soru olarak, Korsan Hayat’ı da sormak istiyorum. Cafcaf’tan bakınca Korsan Hayat için umut var mı?
Şöyle ki, Korsan Hayat, eylül, ekim gibi çıkmıştı herhalde, ben Gerçek Hayat’ta katıldığım bir iki toplantıda Korsan Hayat’ın daha erkenden temmuz gibi çıkmasını savunmuştum. Bir an evvel çıksın ki orada bir enerji, hareket oluşsun diye düşünmüştüm. Korsan Hayat aslında bir mizah eki değil, Korsan Hayat’ın korsanlık yapması lazım. Bizim Cafcaf’tan Yasir’in karikatürlerinden dolayı biraz mizah dergisi gibi de algılandı.
Kaldırıldı galiba, bu ay yoktu…
Kaldırılmadı, Yasir bıraktı. Yasir ile çalışmak kolay değil. Bugün yok mesela. Yasir, genel olarak uyuyan bir adam demektir Türkçe’de. Korsan Hayat’ın biraz daha muhalif bir dilinin olması bence iyi olur. Orada mizahi bir söylem yerine, mizahi muhalefet daha tatlı olur gibi geliyor. Arkadaşlar Korsan Hayat’ta mizah yapıyorlar bir miktar. O da ne kadar oluyordur, tartışılır. Ama Korsan Hayat’ın haftalık olmasından dolayı bir bağışıklık yapma şansı da var.
Hazır bir kitleye ulaşıyor Gerçek Hayat vasıtasıyla zaten…
Biz şimdi aylık olduğumuz için ciddi ciddi sıkıntı yaşıyoruz.
Ama bekletiyor, o da güzel bir şey. Ben mesela eve gelmesini beklemiyorum, çıkınca hemen alıyorum…
Açıkçası Korsan Hayat’ta erkek yazara ihtiyaç var gibi. Bu mizah işinde kızların yaptığı espriler pek tutmuyor. Hep kötüdür gibi bir genelleme yapmayı sevmem ama oradan acaba onu yaparken yapabilecekleri başka neleri kaçırıyorlar, yapamıyorlar gibi birazcık editör gözü ile bakıyorum. Mesela Korsan Hayat’ın Murat Menteş’le yapıldığını düşünün, çok daha farklı şeyler olurdu bence. Hakan Albayrak’ın düzenli dergide olduğunu ve onun çıkardığını düşünün yine çok daha farklı olurdu. Korsan Hayat ekibinin nasıl işler çıkartacağını editöre göre düşününce iş farklılaşıyor. Orada muhtemelen ikili bir durum yaşıyorlar, ya edilgen olarak bir şey üretirler, ya da meydanı boş bulduk, her istediğimizi yazıyoruz durumuna gelirler, şu an hangisi oluyordur sizce…
Mizah derneğinin karikatür kurslarına ilgiyi beğeniyor musunuz, nedir durum?
O karikatür kurslarının artmasını istiyoruz tabi ki…
Yavaş yavaş da artıyor sanki…
Ufak ufak artıyor ama daha da artması lazım.
Mazlum-Der’deki kurs devam ediyor mu peki?
Onu Yazarlar Birliği’ne geçirmiş olduk. Mazlum-Der’deki biraz bitmiş gibi oldu, sebebi de kursiyerlerden para alınmaması. Ben buna karşıydım, kesinlikle bir kursta kursiyerden para almak gerekir. Turgut Yılmaz çok mütevazı oldu için ve de kurs verilecek yer Mazlum-Der olduğu için para istemedi.
Kurslardan icazet alan karikatürcü oldu mu?
Yok, ama Turgut abi yine de haziran ayında başlayan o kurslarını ücretsiz olarak şubat ayına kadar sürdürdü ki baya uzun sürdü, üç aylık dönemler şeklinde iki dönem bitirdi orada. Konya’daki kurs güzel gidiyor. İzmit’te, İzmir’de, Antep’te açmak istiyoruz. Hocamız var ve oralardan aktif birisi arıyoruz. Ankara’da başladı. Baharda başladı Yazarlar Birliği’nde inşallah, Pendik’te başlayacak gibi görünüyor. Bu kursların artması lazım, yoksa yeni birileri zor gelir. Kurslarla yeni birilerinin gelişi hızlanmış oluyor. Cafcaf Cafe’lerin artmasını da gönül ister. Konya iyi gibi, ama ben kafe olayına pekiyi bakamıyorum, kafe tarzı yerleri sevmem hiç o tarz yerlerde oturamam, çünkü işim gücüm çok ve de oturmaya pek vaktim yok hakikaten. Mesela buraya geliyoruz (Cafcaf’ın mekânı kastediyor) ve sabaha kadar buradayım, çalışacağız yani.
Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz abi, diline sağlık.
Ben de teşekkür ederim, başarılar dilerim.
Röportajı Gerçekleştirenler: Abdurrahman MIHCIOĞLU, Hatice KOÇ, Betül CEVHER
Asım Gültekin İle Cafcaf Üzerine Söyleşi-1 için tıklayınız..| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=850931&title=ergenekon-yanlisi-olmayan-tek-mizah-dergisi-cafcaf
-Amerikan espri mantığıyla mizah yapmıyoruz!
-Cafcaf dergisi Türkiye'de belden aşağı vurmayan tek mizah dergisidir.
-Bir kısım medya cafcaf'ı görmeme konusunda ısrar ediyor. Ama varız!
-Aslında çok gülen biri değilim. Ama milletin yüzünü güldürmek istiyoruz.
-Türkiye'de 20 binden fazla satan şeylerin bir kitleleşmeye mahkumiyeti oluyor..
-20 binden fazla satmak kötü bir kader. Cafcaf 20 binden fazla satsın istemem!
-On yıldır dincilerin bir mizah dergisi yoktu. Ordan ihtiyaç duydum.
-Biz mizahla eleştirimizi yaparız. Fakat kimseyi aşağılamaz veya hakaret etmeyiz.
program kaydını dinlemek için :
http://www.nurdaldurmus.net/ss.asp
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için