Çarşamba, 03 Haziran 2009 17:21
Hocam mümkünse öncelikle özgeçmişinizi sizden dinleyelim sorulara geçmeden evvel…
Evet, ilginiz için teşekkür ediyorum. Bugün 9 Nisan 2009 Perşembe, Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu’nda, Kocatepe’deyiz. E-ilahiyat adına hepinize teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızın, internet yayıncılığınızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.
HTML clipboard
Efendim 1965 yılında Bolu’nun Gerede ilçesi Samad Köyü’nde doğdum. İlkokul ve İmam Hatibi Gerede’de bitirdim ve 1982’de İmam Hatipten mezun oldum. Aynı yıl Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yüksek tahsilime başladım, 1987 yılında oradan mezun oldum ve hemen arkasından Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde hadis sahasında yüksek lisans yaptım. “Sünnetin Kur’an Dışında Hükümler Getirmesi” meselesi şeklinde zor bir konuyu çalıştım. Doktora kaydımı yaptırdım ve 89-90 yılları arasında bir yıllığına Mısır’a gittim, bir yıl orada kaldık. Döndüm ve doktora çalışmalarım devam etti. “Sahabenin Sünnet Anlayışı” adıyla doktora tezimi 1996’da tamamladım. Bu çalışmam 1997 yılında Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları birincilik ödülüne layık görüldü.
Daha sonra doçentliğe dönük çalışmalarım devam etti tabi bu arada öğrencilik yıllarımda görev yaptım. Ankara’da bir camide imamlık yaptım. Toplam 8-9 yıl o şerefli hizmetim var, hamdolsun iftihar ederim. Daha sonra İlahiyat Fakültesi’nde asistan olarak başladık. 2000 yılında doçent oldum 2008 yılında profesör kadrosuna atandım bu arada altı ay İngiltere Londra’da bulundum. Üç ay Tataristan Rusya İslam Üniversitesi’nde misafir hoca ve program geliştirmeci olarak bulundum. Bu dönemler içerisinde sık sık Arap Ülkelerine çeşitli sempozyumlara inceleme ve araştırma amacıyla gittiğim oldu. Evliyim ve iki çocuk babasıyım. Yıllardır Ankara’dayız ve artık Ankaralı olduk. Sanıyorum bu kadar yeterli olur. Çalışmalarımız var kitaplarımız, makalelerimiz yayınladı, onlardan da röportaj esnasında belki bahsederiz...
İlahiyat fakülteleri mensupları hadis araştırmaları ile hadis ve sünnetin daha iyi anlaşılabilmesi için ne tür çalışmalar ortaya koymuştur ya da koymuş mudur?
Evet, şimdi ilahiyat fakültesi tabiri tabi çok eskilere gitmiyor aslında, bin dokuz yüz otuzlu yıllarda Türkiye’de Darülfünun İlahiyat Fakültesi vardır ve birkaç yıl hizmet vermiştir. Çok güzel dergiler de çıkarmışlardır ancak devam etmemiştir, inkıtaya uğramıştır. Ardından 1949 senesinde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurulmuş, daha sonraları birkaç vilayetimizde Yüksek İslam Enstitüleri açılmış, 82’den itibaren Yüksek İslam Enstitüleri de ilahiyat fakültelerine dönüştürülmüştür. Elbette fakülteler akademik çalışmaların yapıldığı ortamlardır. Dolayısıyla gerek doktora, gerek doçentlik, gerek profesörlük çalışmaları yahut akademisyenlerin yazmış olduğu makaleler, incelemeler, araştırmalar hadis ilminde önemli bir çabayı ortaya koymuştur. Evvelden, ilahiyat fakülteleri öncesinde bizim geleneksel medreselerimizde, çok ağırlıklı bir şekilde Arapça dersleri verilmekteydi ve şöyle bir anlayış vardı; eğer Arapçayı yeterince elde ederse tefsir, hadis, fıkıh konusunda zaten gereken performansı ortaya koyar diye düşünüyordu ve teberrüken Riyazü’s-Salihin’den biraz hadis okumakla yetiniliyordu. Çok istisnai, İstanbul’daki bazı Darulhadislerde olduğu gibi İstanbul’da bazı hadis üzerine yoğunlaşmış medreseler bunun dışında tutulmalı ama bu Darulhadislerde de yine geleneksel yapıda üretim çok fazla değildi. Okuma, daha çok şu kitabı bu kitabı okuyup icazet alma, talebenin yahut ilim adamının kendisini yetiştirmesi şeklindeydi. Her nedense bizim geçmiş âlimlerimiz -Allah kendilerine rahmet eylesin- hocalarının daha büyük âlim olduklarını düşünerek, yani üstatlarımız zaten yazmış bize bir şey bırakmamış diyerek yazmaktan hep çekindiler, yazmadılar. Oysa ilahiyat fakültelerinde belli aşamalar var, doçentlik, profesörlük vesaire; bunun için yazmak zorundaydılar, belli bir zaman dilimi içinde üretim yapmak durumundaydılar.
İlahiyat fakültelerinin açılmasından günümüze kadar şöyle elli atmış senelik zaman dilimine baktığımızda geçen birkaç asırla mukayese edildiğinde çok ciddi anlamda bir üretim söz konusudur. Mesela İslamî kitapların satıldığı bir yayınevine gitseniz hadisle ilgili yüzlerce, sünnetle ilgili, Peygamber Efendimiz ile ilgili çalışma bulacaksınız. Biz, bunu ilahiyat fakültelerindeki üretime borçluyuz. Bu çalışmaların kalitesi, seviyesi, verimliliği ayrıca tartışılabilir ama neticede bir üretim söz konusu, hatta şunu ifade edeyim, bu anlamda Türkiye’mizdeki bu üretim İslam âlemindeki üretimle mukayese edildiğinde Türkiye çok daha ileri bir noktadadır, çok ciddi bir üretim vardır Arap âleminde de aslında, çok sayıda doktora çalışması yapılıyor ancak basılmıyor. Biz mesela 89- 90’da Mısır’da kaldık işte iki hafta önce de Mısır’a gittim, yirmi sene sonra yeni yöntem açısından, inceleme tetkik açısından bizim sahamızda hadis ve sünnet ile ilgili ne tür çalışmalar yapılmış piyasadan birkaç kitap alayım dedim ama bir şey bulamadım. Yirmi senedir aynı kitaplar daha modern dizgi renkli baskı vesair... Bu anlamda Türkiye’mizdeki kitap basımı, yayımı, neşri hep ciddidir.
Dergicilikte aynı şekilde belli bir gelişme, belli bir seviye vardır, akademik hayat ve üretim en önemli katkıdır. İkinci olarak hadis ve sünnetin anlaşılabilmesi adına yapılan çabalar çok önemlidir, özellikle bizim Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki hadis ve sünnetin anlaşılması yorumlanması yolunda yapılan çalışmalar takdire şayandır. Çünkü Türkiye’deki çalışmalarda daha çok metin ağırlıklı, anlama ağırlıklı çalışmalar vardır. Arap âlemindeyse daha çok geçmiş dönemlerde yazılmış kitapların tahkiki, hadislerin tahrici gibi çalışmalar öne çıkıyor. Biz de bir yöntem arayışı vardır yani biz hadis ve sünneti hangi yöntemlerle anlayalım, ilkelerimiz, kriterlerimiz neler olmalı şeklinde bir endişeden kaynaklanan çalışmalar yapılmıştır. Birkaç isim vermekte sakınca görmüyorum. Mesela Mehmet Görmez, Mehmet Emin Özavşar ve ben aynı sınıftan mezun olduk, aynı sahada birlikte yetiştik ve bizim çalışmalarımızın odak noktasını anlama oluşturur ve birbirini tamamlayan çalışmalardır. Ben “Sahabenin Sünnet Anlayışı” diye çalıştım. Sahabe sünneti nasıl anlamış ve biz onlardan hareketle sünneti şimdi nasıl anlayabiliriz. Hemen Özavşar hocanın çalışması fıkhî hadislerin, ahkâm hadislerinin nasıl anlaşılması gerektiğiyle alakalıdır. Mezhepler hadisleri nasıl anlamış gibi yani... Hocanın çalışması “Hadisi Yeniden Düşünmek” adıyla neşredildi.
Görmez hocamızın çalışması hadis ve sünnetin anlaşılması ve yorumlanmasında yöntem sorunu şeklinde; bunları bir seri gibi görmek mümkün. Birbirlerini tamamlayan, destekleyen çalışmalar ve mütevazı olmak gerekmiyor; bu çalışmaların aslında Arapçaya ve İngilizceye çevrilmesi gerekiyor. Çünkü her birisi emek mahsulü, epey bir gayret sarf edilmiştir ve Türkiye’de gereken ilgiyi görmüştür belki tam hakkıyla okunamamışsa da, bu çalışmalar Türkiye’miz açısından da İslam âlemi açısından da bir aşamadır. Bakın biz bu çalışmalara başlarken benim vaktiyle çevirdiğim “Sünneti Anlamada Yöntem” diye bir çalışma vardı Yusuf el-Karadavi hocamızın, o hadis ve sünnetin anlaşılmasında bir aşamaydı ve bizim çalışmalarımız yine tevazuya gerek yok Karadavi hocamızın o çalışmasını geçmiştir ama o bizim için bir basamaktı. Dolayısıyla anlama konusunda, yorumlama konusunda önemli bir aşamayı biz ilahiyat fakültelerindeki bu çalışmalarımızla kaydetmiş olduk. Bir an için biz bu çalışmalara girmiş olmasaydık ne olacaktık? Müftü olacaktık, öğretmen olacaktık, en büyük ihtimalle iyi bir okur olacaktık bir şey üretmeyecektik.
Üçüncü olarak metin tenkidi konusunda özellikle bizim Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin hadis sünnet çalışmalarında metin tenkidi oldukça önem arz etmektedir. Allah sıhhat afiyet versin Hatipoğlu hocamızın açmış oluğu çizgiden devam ediyoruz bu noktada, Hayri hocanın, bizlerin, İsmail Hakkı Ünal hocanın... Bu arada tabi zaman farkı var ama İsmail Hakkı hocamızın “Ebu Hanife’nin Hadis ve Sünnet Anlayışı” ile ilgili doktora tezi de aslında bu serinin bir parçasıdır. Tabi hocamız bizden önce hazırladı. O da “İmam’ı Azam Hazretleri”nin hadis ve sünneti nasıl anladığını çok başarılı bir şekilde ortaya koydu. O da belki dünyada emsali olmayan bir çalışmadır. “Ebu Hanife Hazretleri”nin yöntemini ortaya koyması bakımından, Pakistan ve Hindistan taraflarında bu istikamette çalışmalar var ama hocamız kadar başarılı değildir. Metin tenkidi ile ilgili çalışmalardan söz ettim; benim mesela Zerkeşî’nin el-İcâbe’sini tahkik etmek nasip oldu, Arapçasını tahkik ettim, Beyrut’ta basıldı. Türkçesini farklı bir tertiple tercüme ettik. (bir taraftan öğrencilerle kitabı incelerken) “Hz. Aişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler”[1] isimli kitap ise Arapça olarak Türkiye’de ancak üç beş hadis hocamızın bildiği bir kitaptı. Arapçasına ve Türkçesine neredeyse 3-4 senemi verdim fakat gerçekten üç dört seneye değdi. Arapçayı bastırabilmek için iki defa Ürdün’e bir defa Şam’a gittim, oralarda hamdolsun zaman ayırdık, masraf yaptık ama neticede bu da bir kazanımdır. Böyle bir kitabın yani Hz. Aişe validemiz sahabeden yahut tabiinden bazılarının hadisleri nasıl yanlış naklettiklerini, yanlış anladıklarını Hz. Aişe hangi kriterlerle düzeltmiş, bunun en bariz örneklerini ortaya koyuyor.
Dördüncü olarak yedi senedir gerçekleştirdiğimiz bir başka faaliyetten bahsetmek istiyorum Gerede hadis meclisi diye ifade ettiğimiz bir grubumuz var. Her yıl Temmuz ayının ikinci haftası Gerede’de “Hadis Meclisi” diye bir toplantımız oluyor. Bu sene inşallah sekizincisini yapacağız. Türkiye’deki hadis hocalarımızın büyük çoğunluğu buraya katılıyor mazereti olanlar katılamıyor. Yüz kişiye yakın bir katılımla gerçekleştiriyoruz. Dört oturumlu, yedi-sekiz sunumun yapıldığı müzakerelerin yapıldığı çok başarılı hadis meclislerimiz gerçekleşti. Orada yaptığımız bir şey var; salonda hiçbir unvan kullanılmıyor, yani profesör ile asistan arasında hiçbir fark yok, herkes söz sahibi. Orada konuştuğumuz konular; hadis temel problemleri, hadis ilminin ve hadisçilerin gündemini oluşturan konular… Özellikle genç arkadaşlarımız orada yapılan konuşmalardan son derece istifade ediyor ve kendileri için o sene çalışabilecekleri özgün konular tespit ediyorlar. Makaleler yazılıyor oradaki konuşmalardan sonra, tebliğler hazırlanıyor, kitaplar hazırlanıyor ve çok samimi bir ortamda geçiyor, bu sene inşallah sekizincisini yapacağız.
Bir diğer husus da yine bütün hadis hocalarımızın iştirakiyle gerçekleştirdiğimiz hadis projemiz var, konulu hadis projesi, onu burada sürdürüyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın finanse ettiği ve ilahiyat fakültelerindeki hadis hocalarımızın yazar olarak destek verdiği müşterek bir çalışma. Bütün bunlar aslında ilahiyat fakülteleri mensuplarının hadis araştırmaları, hadis ve sünnetin anlaşılmasıyla ilgili ortaya koydukları başlıca faaliyetler. Sanıyorum bu soruya yeterli bir cevap olmuştur…
Sünnetin son asırdaki Müslümanların hayatında yeri değişime uğramış mıdır? Uğramışsa nasıl bir değişime uğramıştır?
Soruya iki şekilde cevap vermem mümkün. Sünnet derken ne anladığımıza bağlı bir, ikincisi de, eğer sünnetle kastedilen Hz. Peygamberin örnek davranışları ve bizim Efendimiz aleyhi’s-salatu ve’s-selama ittiba etmemiz, onun ahlakıyla ahlaklanmamız ise, bu noktada, bir olumlu gelişmelerden, bir de olumsuz yaklaşımlardan söz etmemiz gerekiyor. Olumlusu, bir defa hadis ve sünnetle ilgili yapılan bu bilimsel üretimden sonra benim şahsi kanaatim şudur; gerek peygamber efendimiz hayatı, gerekse sünneti daha iyi anlaşılmıştır. Yani öteden beri hadis eşittir sünnet, hz Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri diye ifade edilen hadis ve sünneti aynı gören geleneksel tavır yerine Peygamber Efendimizin hangi tavır ve davranışlarının hadis hanginin sünnet olduğu, bu hareketlerden hangisinin bağlayıcı olduğu, hangisinin bağlayıcı olmadığı; Peygamberimizin tasarruflarının hangisinin Peygamber olarak, hangisinin devlet başkanı olarak, hangisinin hâkim müftü olarak, hangisinin bir beşer olarak ortaya koyduğu davranışlar olduğu ciddi ciddi tartışıldı. Bu tartışmalar neticesinde biz artık sünnete daha bilinçli bir yaklaşım sergilemeye başladık. Evet, Peygamber Efendimiz şunu yapmıştır, ancak o şartlar gereği yapmıştır. Dolayısıyla bu sünnet değildir yahut Efendimiz şöyle yapmıştır bunu risalet görevi dolayısıyla yapmıştır, Müslümanların da bunu yapmaları gerekir, şeklinde daha sistematik daha kategorik çalışmalar yapıldı. Böylece gerek hadis ve sünnetin tanımında, gerekse Hz. Peygamberin fiillerini kategorize etmede daha bilinçli bir yaklaşım sergilendi. Bence bu olumlu bir gelişmedir. İkinci olumsuz yaklaşıma gelince, tabi ortaya konulan tartışmalar zaman zaman istismarlar olmuştur, yani bir kısmı birinci gruptakiler Efendimizi daha ciddi bir şekilde tanımak, onun sünnetlerini analiz etme içindeyken bu tartışmalarda, bazıları sünneti tahfif etme, hadisleri ciddiye almama, hatta çok marjinal de olsa hadis ve sünneti ihmal etme hatta inkar etme eğilimine girmişlerdir. Bu, Hindistan’da başlayan, Mısır’a intikal eden, Mısır’dan Türkiye’ye de sıçrayan bir harekettir. Kur’an İslam’ı yahut Kuran’daki İslam söylemiyle hadis ve sünneti dışlayan ve İslam Alemi’ndeki her türlü problemin kaynağını neredeyse hadis ve sünnete dayandıran her türlü faturayı rivayetlerimize kesen bir anlayış da doğurmuştur. Tabi biz buna katılmıyoruz. Maalesef farklı branşlardaki akademisyenlerin bazen kasıtlarını aşan, bazen de boylarını aşan çalışmalar yahut söylemler demeçler televizyon konuşmalarıyla genelde ilahiyatların aleyhine bir tablo ortaya koymuştur, bu da olumsuz bir değişimdir.
Şarkiyatçıların yapmış oldukları hadis çalışmalarının İslam dünyasındaki hadis ve sünnet algısı üzerindeki nelerdir? Tarafsız kalınabilmiş midir? Etkilenmeden söz edebilir miyiz?
Şimdi şüphesiz etkilenilmiştir, oradan başlayalım, çünkü insan etkileyen yahut etkilenen bir varlıktır. İlim adamları da şüphesiz araştırmacı kimlikleriyle araştırıyorlar, yapılan neşriyatı takip ediyorlar. Özellikle Türkiye’deki ilahiyat ortamlarında, yani Arap âleminden biraz daha iyiyiz, batıda neşredilen çeşitli makaleleri kitapları dergileri yayınları takip edebiliyoruz ve bunlardan şüphesiz etkilenme söz konusu. Ancak burada da az önceki cevabımda olduğu gibi, bu meselede olumlu ve olumsuz şeklinde iki etkilenmeden söz etmek gerekiyor. Bir defa oryantalizm/şarkiyatçılık dediğimiz şeyin çıkış sebebi iyi niyetli değildir. Yani bu, batının doğuya karşı başlattığı haçlı zihniyetinin, emperyalizmin bir paçasıdır. Oryantalizm, cephede devam eden savaşın, üniversitelerden yahut neşriyatla, ilim ayağıyla devam eden bir boyutudur. İngiltere’de kaldığımı söyledim, orada Londra Üniversitesi’ne bağlı bir bölüm var. İslam ülkelerine ve Orta Asya’ya hasredilmiş bir bölüm ve oradaki bir binanın duvarına şöyle yazmışlar; “bilgi güçtür!”. Yani bilgiyi bir güç olarak görüyor ve bu gücü kullanıyor. Geçmişte de Müslümanlar güçlüyken Hıristiyanlığa dönük Yahudiliğe dönük çok acımasız eleştirilerde bulunmuşlar bizim âlimlerimiz. Onları, kutsal kaynaklarını çok ciddi bir şekilde tenkit etmişler. Bugün de oryantalizm çalışmaları başta Kur’an üzerine yoğunlaşmışlardı. Sonradan sünnetin önemini fark ettiler ve hadis sünnet ile ilgili çalışmalara yöneldiler. Bu alanda çok kıymetli çalışmalar yaptılar. Elbette bunlar içerisinde tamamen önyargılarla hareket eden, Müslümanların kaynaklarının dayanaklarını bir şekilde tenkit etme dürtüsüyle hareket edenler olduğu gibi, böyle bir niyeti olmadan tamamen; hani sanat için sanat deriz ya, ilim için ilimcilik yapanlar da var. Bu anlamda daha insaflı diyebileceğimiz daha objektif diyebileceğimiz çalışmalar yapan ilim adamları da çıkmıştır. Hatta itiraf etmemiz lazım; bizim temel kaynaklarımızın önemli bir kısmını Müslümanlardan evvel onlar Arapça olarak neşretmiştir.
Hadis bulma sözlüğü şeklindeki “Concordans”ı onlar Müslümanlardan önce neşretmiştir. Şimdi bunlar onların yazdığı özellikle tabi batı dünyasının “biblikal kritisizm” dediğimiz edebi tenkit denen metin tenkidi, edebi metinler üzerine yaptıkları tenkitler, tabi batı için asırlardır devam eden bir süreçtir. Bu tenkitlerini ve ortaya koyduğu bu yöntemleri Kuran’a da hadislere de uygulamaya başladılar ve ortaya koydukları çalışmalarda ciddi anlamda Müslümanların kaynaklarını, rivayetlerini eleştirmeye başladılar. Tabi önyargılı bir yaklaşım vardı ama bunları bilimsel bir şekilde takdim ettiler ve etkili oldular bu tenkitlerinde. Bu noktada iki yön ortaya çıktı; birinci olarak olumlu meyveleri; medreselerdeki hadis eğitimi asırlardır geleneksel bir şekilde, adeta ibadet edercesine kitaplar hiç tartışılmadan sorgulanmadan okutulurken, şarkiyatçılardan sonra bizde de biraz tartışmalar başladı, sorgulama başladı, kritik etmeye başladık. Ya bu hadisler gerçekten sahih mi? Zayıf mı? Uydurma mı? Olabilir mi, neden dolayı uydurmalar ortaya çıkmıştır, şeklinde sorgulamalar ortaya çıktı. Mesela klasik eğitimde hadis tarihi diye bir dersimiz yoktur medreselerde. İlk defa Darülfünun İlahiyat Fakültesi’nde tarih-i hadis diye ders konuldu. Yani hadisin tarihini bilmeden medresede Buharî okunuyordu, Müslim okunuyordu, belli kaynaklar okunuyordu. Lakin bu hadisin serüveni neydi, hazreti peygamberden sadır olmasından, hadislerin yazılmasına, tedvin ve tasnif edilmesine hatta ondan sonra günümüze kadar el yazmalarıyla gelmesinde bu hadisin geçirdiği serüveni bilmeden çok fazla dikkate almadan bir hadis eğitimi söz konusuydu. Bunlar, birtakım tartışmalara, birtakım incelemelere, araştırmalara kritikler yapmaya yöneltti. Bu arada elbette etki tepki meselesi olarak, çok önyargılı sataşmalar ve saldırılar ile aynı derecede önyargılı savunmalar da ortaya çıktı. Bu savunmalarda problemleri görmek tahlil etmek yerine, “hayır efendim biz de öyle değildir şöyledir” diye tamamen duygusal bir şekilde yetersiz savunmalar ortaya çıktı. Bu oryantalistlerin yöntemleri, adamların bakış açıları, hangi noktalardan tenkit ettikleri çok ciddi bir tahlile tabi tutulmadan savunmalar yapılmaya başlandı ama bunun yine olumsuz etkileri de söz konusu oldu, bu da nedir? Oryantalistlerin ortaya attıkları bu tenkitlerden sonra hadislere, sünnete, hadis ve sünnet kaynaklarına daha şüpheci yaklaşımlar, güven duymama gibi bazı sonuçları beraberinde getirdi. Bu noktada tabi biraz daha insaflı olan araştırmacılar, “hikmet müminin yitiğidir” nerede bulsa alır vecizesinden hareketle müsteşrikleri anlamaya çalıştılar, onların eleştirilerinden sorgulamalarından istifade etmek suretiyle bizim kaynaklarımızdaki, hadislerimizdeki problemler nelerse onları en azından görmeye çalışmaya başladılar, bu olumlu bir gelişmedir.
İlahiyatçılar şarkiyatçıların çalışmalarındaki muzır unsurları bertaraf edip müspet yönlerini almayı başarabilmişler midir, yoksa iyisi ve kötüsü ile bir etkilenme mevcut mudur?
Daha önceki soruda da bir etkilenme olduğunu söylemiştik. Bu aslında onları anlamakla ve onlardan nasıl istifade edebileceğimizi bilmekle alakalıdır. Bu konuda adamların ciddi çalışmaları ve sürekli yayınları var. Bunları takip edebilmek gerekir bunun içinde dil bilmek, zihniyetlerini anlamak gerekir. Benim de bu konuda oryantalistlere karsı bir çalışmam oldu ve çalışmam da onların metotlarını kullanmaktan geri durmadım ve sonuç da olumsuz olmadı. Bu bizim için bir kazançtır, alacağımızı alırız. Türkiye’deki yeni jenerasyon da bunlara cevap verebilecek seviyeye gelmiştir fakat adamlar o kadar hızlı çalışıyorlar ki özeleştirilerini bile kendileri yapabiliyorlar. Olumsuz yönleri de var tabi, mesela yeterli donanımı sağlamadan yurt dışına akademik çalışmalar için giden hocalarımız oranın büyüsüne kapılabiliyor. Sorgulamadan benimseyip ve bunu daha ilerisine taşıyıp taraftarlığını bile yapabiliyorlar. Bunun aksine gözünü kulağını tıkayan hocalarımız da var bir de, bunu ortalayan bunun güzel hikmetli yönlerini alırız, daha insaflı çalışmalar yaparız diyen hocalar da mevcut, biz de bu son gruptan istifade ediyoruz. Geçmişte Avrupa’da oryantalist faaliyetler çok güçlü idi şimdi de İsrail’de ciddi çalışmalar var, mesela bizim kaynaklarımızda geçen tek Yahudi kelimesi üzerine onlarca çalışma yapabiliyorlar. Maddi imkânlar da söz konusu burada tabi. Necip Fazıl’ın da dediği gibi: “ey düşmanım sen benim ifademsin, hızımsın.. Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın…” İyi ki oryantalistler bu kadar çalışma yapıyorlar yoksa belki bu kadar çalışma yapılmazdı. Meseleye bu pencereden baktığımızda batıdan haberdar olma, yöntemlerine kulak tıkamama ve yararlanma açısından Türkiye, Arap âleminden daha ileridedir. Hadis ve sünnetin en iyi anlaşılabilmesi için de uzun zaman gerekecektir ve bu noktada oryantalistler olumlu ve olumsuz etkisiyle itici bir güç olmuştur, olacaktır…
Metin tenkidinin kimi ilahiyatçılar eli ile sahih bir hadisi yok sayma eğilimine dönüştüğü gözükmektedir. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle sahih bir hadis derken neyi kastediyoruz? Sahih hadis dediğimizde; bu Buharî’ye göre sahihtir Müslim’e göre olmayabilir, Müslim’e göre sahihtir, Tirmizi’ye göre olmayabilir Bu sebepten bir hadise sahih derken bunun izafî olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Aksi takdirde elimizde tek bir hadis kaynağı olurdu. Bir ilim adamı bir hadisi metin tenkidi kriterlerine göre değerlendirip onun Hz. peygambere dayanamayacağı iddiasına varmışsa, bu hadisi yok sayma değildir, bunu düzeltelim öncelikle, yok sayma diye bir şey mevzu bahis olamaz. Yani siz Buharî’deki bir hadisin Peygambere dayanmadığı kanısına varabilirsiniz ama siz Buharî’deki o hadisi eserden çıkarmış olmazsınız ya da siz kabul etmediniz diye o hadisin varlığını yok sayamayız. mesela Hz. Aişe, “namaz kılanın önünden bir köpek bir kadın ve eşek geçerse namaz kılanın namazı bozulur” hadisine eleştiri yöneltmesiyle sahih bir hadisi yok mu saymış oluyor, demek ki bir yerlerde yanlışlıklar var. Bir defa ilahiyat öğrencileri olarak hadis kitaplarımızı baştan sona okuduğunuzda birçok rivayette takılacaksınız, gerçekten efendimiz bunları söylemiş mi diye… Bu yüzden ilim adamlarına, eğer gerçekten samimi iseler ve yeterli donanıma sahip iseler en azından kulak vermemiz gerektiği kanaatindeyim… Ayette de ne diyor: “onlar sözü işitirler ve en güzeline tabi olurlar …’’ (Zümer/18) Bu yüzden evvela dinleyelim eğer bizi ikna ediyorlarsa alırız, edemiyorlarsa saygı duymakla yetiniriz.
İlahiyat hocalarının sünneti bir örneklik olarak uygulayıp uygulamadıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sünnetten kastımız peygamber ahlakı buna paralel olarak Kuran ahlakı ise ben bu açıdan Türkiye’deki hadis hocalarımızın –ki çoğunu yakinen tanırım- sünnete uyma konusunda sağlam olduklarını ifade edebilirim. Eleştirel olanından geleneksek olanına varıncaya kadar hepsinin ortak bir noktası, hedefi var “sünneti anlamak ve onu kitlelere ulaştırmaya çalıştırmak.’’ Dünyada elde ettikleri bir tarafa, her birisinin efendimize komşu olma gibi bir beklentisi var. Sünnete uyma, uymama meselesini değerlendirmeyi ise Cenab-ı Allah takdir edecektir. Bizim bu konuda eleştirme, söz söyleme hakkımız yok. Görebildiğim kadarıyla ilahiyatlar ciddi bir dönüşüm içerisindedirler. Ankara İlahiyat’da bu açıdan diğer ilahiyatlara kaynaklık teşkil eder. Rahmetle yâd etmek gerekirse Talat Koçyiğit, Tayyip Okiç, sonra Allah hayırlı ömürler versin İsmail Cerrahoğlu, Sait Hatipoğlu hocalarımızdan kalan ahlakî bir miras vardır. Biz hocalarımızdan hep peygamber ahlakını gördük, onlar da hocalarından bunu görmüşlerdir. Hadisçiler açısından baktığımızda hoca-öğrenci ilişkisinde aslolan samimiyettir. Peygamber ahlakı diyorsak sünnete, bunu hadisçilerimiz hakkıyla yaşıyor. Genel olarak istisnalar dışında ilahiyatçılarımız için de bu böyledir.
Hocam içinde bulunduğunuz hadis projesi hakkında bilgi verir misiniz?
Hadis projesi fikri 2006 yılında ortaya çıktı. Biz bu topluma hadis ve sünneti nasıl anlatabiliriz endişesiyle çıktık yola. Piyasadaki eserlerin dili, anlaşılma için engel teşkil ediyordu. Her ne zaman bir anlaşılma problemi var dediysek, bize ne okuyalım dediler, biz bunun cevabını veremedik. Daha sonra Mehmet Görmez hoca Diyanet’e başkan yardımcısı olarak gittiğinde bu bizim için bir avantaj oldu ve fırsata dönüştü. İnternet aracılığıyla ciddi bir veri ortamı oluşturduk ve paylaşım yapıldı herkese. Akıcı, iddialı ve anlaşılır bir Türkçeyle biraz da öykücü bir anlatım tarzıyla yazıldı. Ansiklopedi değil, yoğun bilgiler yok. Fıkıh kitabı niteliğinde de değil. Fıkıh, fıkıh kitabından öğrenilmelidir dedik, oraya girmedik. Fakülte dergilerinde olduğu gibi akademik problemlere girmedik, problemleri tartışmaya girmedik. Orta halde bir insanın anlayıp, uygulayabileceği; nebevi öğretiyi, nebevi mesajı anlatan tarzda bir çalışma yaptık. Bu senenin sonuna neşredilecek inşallah, internetten de kolay ulaşılabilmesi açısından akademisyenlere ve öğrencilere önemli bir kaynak oldu. Kasıtlı olarak almadığımız terk ettiğimiz hadisler olmadı. Türkiye’deki ihtiyacı bilerek konulara yaklaşıyoruz ve çalışmanın önümüzdeki elli senenin hadis kaynağı olacağı temennisindeyiz.
Bunun yanında bizi üzen, projeye dışarıdan haksız eleştiriler, haksız yayınlar yapıldı. Mesela bizim camiadan dediğimiz bir köşe yazarımız BBC’nin taraflı yayınından yola çıkarak araştırıp dinlemeden ithamlarda bulundu. Ve bunu tirajı yüksek bir gazetede yayınlamaktan da geri durmadı. Bunu Kuran ahlakına ve peygambere uyduğuna inanan ve düşünen birisinin yapması gerçekten üzücüdür. Çünkü neticede projede çalışanlar ve buna öncülük edenler belli. Bu bir sorumsuzluk örneğidir, projeyi yıpratmaya yönelik bu tutumlara karşı biz çalışmalarımıza devam ediyoruz. Yayınlandıktan sonra ciddi manada ilgi göreceği ve bu haksız eleştirileri de bertaraf edeceği kanaatindeyiz. Ben bu projede emeği geçen hocalarımıza çok teşekkür ediyorum, Allah razı olsun hepsinden.
Bizim soracaklarımız bu kadar sizin eklemek istedikleriniz varsa onları alalım.
Ben çok teşekkür ediyorum tüm ilahiyat camiasına, e-ilahiyat okuyucularına, takipçilerine selamlarımı iletiyorum. Allah resulünün hadislerini ve sünnetlerini keşfetmeye öğrenmeye ve uygulamaya el birliğiyle devam edelim diyorum. Selamlarımı ve dualarımı iletiyorum.
Bu yoğunluğunuz arasında bize vakit ayırdığınız için biz teşekkür ederiz hocam. Çalışmalarınızda can-ı gönülden başarılar temenni ediyoruz.
[1] E-İlahiyat’ta yayımlanan tanıtım yazısı için: http://www.eilahiyat.com/index.php?option=com_content&view=article&id=913:hz-aiin-sahabeye-yttileiler&catid=84:kitap-tan&Itemid=276
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




