Röportajlar

ihatip_1Hocam, kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle, mülâkat yapma talebiniz dolayısıyla şükranlarımı sunuyor, gayretleriniz ve kaygılarınız dolayısıyla tebrik ve hayır dualarımla söze başlamak istiyorum.

 

Derslerinizin bunca yoğunluğuna rağmen bu tür faaliyetlere de zaman ayırabilmeniz ve ilâhiyat gençliği olarak aranızdaki iletişimi sürdürme çabanız dolayısıyla da ayrıca kutluyorum.

Bendeniz, 26.01.1966 tarihinde Muğla’nın Fethiye ilçesinde doğdum. 1989 yılında Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldum. Yüksek lisansımı Hadis Usûlü Kaynaklarına Göre Hadis Öğrenim ve Öğretim Âdâbı adlı tezim ile (03.09.1991), doktoramı da İslâm’da Yenilenme Düşüncesi Açısından Modernistlerin Sünnet Anlayışı adlı tezim ile M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Hadis Ana Bilim Dalı’nda tamamladım (04.10.1996). Doktora tezi hazırlama safhasında altı ay süreyle (1992–1993) Mısır’da, bir yıl süreyle de İngiltere’de, Arapça ve akademik İngilizce üzerine çalışmalar ve alanımla ilgili araştırmalar yaptım (1994–1995). Tanzimat sonrası Osmanlı düşüncesinde hadis ve müsteşriklerin hadis araştırmaları konularında yaptığım çalışmalar ile İlâhiyat (Hadis) doçenti (10.05.2002), dînî ıslâhat düşüncesi ve hadis alanındaki çalışmalarımla İlâhiyat (Hadis) profesörü (21.03.2008) unvanı adlım. 1999-2000 Eğitim-öğretim yılında bir yıl süreyle Bulgaristan/Sofya Yüksek İslâm Enstitüsü’nde, bir dönem de M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde alanıma dair dersler verdim. 1990 yılından itibaren TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’nde önce araştırmacı, daha sonra da TDV İslâm Ansiklopedisi’nde müellif redaktör olarak çalışmalarımı sürdürdüm. 21 Kasım 2002 tarihinden itibaren U.Ü. İlâhiyat Fakültesi Temel İslâm Bilimler Bölümü Hadis Anabilim Dal’ında öğretim üyesi görevimi yürütmekteyim(1). Ayrıca yedi yıldan bu yana da uluslar arası akademik bir ihtisas dergisi olan Hadis Tetkikleri Dergisi (Journal of Hadith Studies/مجلة بحوث الحديث)’nin editörlüğünü sürdürmekteyim.

Biyografinize dair verdiğiniz kısa bilgiler dolayısıyla teşekkür ediyorum hocam. Müsaade ederseniz, hadisler ve dinî düşüncemiz bağlamında sormak istiyorum; sizce, hadislerin yaygınlaştırılması için neler yapmalıyız?

Söze öncelikle sorunuzun doğru algılanmasına yönelik bir tashihle başlamak istiyorum. ‘Hadislerin yaygınlaştırılması’ ifadesi ilk bakışta problemsiz gibi gözüken, ancak gerçek maksadı gölgeleyen bir ifade biçimi bence. Zira maksat hadisleri yaygınlaştırmak değil, hadisin ifade ettiği evrensel hakikatlerin ve bu ifadelerde sunulan reçetenin insanlığa duyurulması ve bunun tatbik edilmesidir. Asıl olan, sevgili Peygamberimizin Müslümanlığı yaşama konusundaki örnekliğini, bugünün insanları olarak özümseyip sürdürebilmemizdir. Buradan hareketle ifadeyi müsaade ederseniz, “Yüce Yaratıcımızın râzı ve gönlümüzün sultanı Habîb-i Edîbimizin hoşnut olacağı bir Müslüman olabilmemiz için olduğu kadar, aynı zamanda bizim ilgi ve örnekliğimize muhtaç insanlığımız için de neler yapmalıyız” şeklinde düzeltelim.

Hadisler bize Efendimizden/saadet asrından esintiler, nefesler, can suyu taşıyan vasıtalardır. Ancak, sevgili Peygamberimizin Kur’an-ı Kerîm’i ve İslâm’ı yaşayış biçiminin tümünü temsil etmemektedir. Dolayısıyla, hadisleri doğru anlayabilmek için öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’in tebliğcisi ve ilk uygulayıcısı gönlümüzün sultanı Efendimizin onları nasıl anlayıp uyguladığına baklalıyız. Ancak hadislere böyle bakılırsa, gerçek bağlamındakine uygun bir anlama gerçekleştirilmiş olur. Yoksa hadisler bugün yaşanılan hayat tarzının meşrulaştırılmasının aracı olma konumuna indirilmiş olur ki, bu, içinde bulunduğumuz toplumsal krizin, ahlâkî krizin daha da derinleşmesi demektir.

Şu halde, asıl mesele, hadisleri gerçek bağlamı içerisinde ve Efendimizin yaşantısına uygun biçimde anlamak ise, hadislere yapıcı ve içerden bir bakışla; hadisler bize kurtuluşumuzu sağlayacak hayat iksîrini sunan vasıtalardır, onların da doğru anlaşılması, tarihi günümüze getirerek değil, altın çağı iyi özümseyerek mümkün olur, düşüncesiyle hareket edilmelidir.

Bugünün ilâhiyat gençliği maalesef, tarihten bize ulaşan ve özellikle yanlış anlaşılması muhtemel bağlamından koparılmış birkaç rivayetten hareketle din eleştirisi yapmayı ilâhiyatçılık olarak algılıyor. Bu algının en temel sebebi de hadisleri bugünün şartlarına uydurarak anlama gayretidir. Bugün bizlerin ilâhiyat fakültelerinde gerçekleştirdiğimiz tahsil, bilgi sahibi olmadan görüş sahibi olma gibi bir çarpıklığı bünyesinde barındıran bir yapı arz etmektedir. Bana soracak olursanız ilâhiyat fakülteleri öncelikle dinî bilgilerimizin sağlam bir şekilde temellerinin atıldığı bir yapıya büründürülmeli, bu sağlam bilgilere yorum ve yeni açılımlarla zenginlik kazandırılmalıdır. Hadislere bakıştaki yanlışlık ve çarpıklıklar bizim için hayâtî derecede önem arz eden bilgi eksikliğiyle ma‘lûldür kısacası.

Bu eksikliğin telâfîsi de, talebelik dönemimizde, öncelikle bir tenkitçi gözünden ziyade, Müslüman gözüyle, “bu hadisler benim varlık-yokluk vasıtalarım” diyerek bol bol hadis okumakla mümkündür. Tecrübelerimden de hareketle diyebilirim ki, bugün ortalama bir ilâhiyat fakültesi öğrencisi belki on hadis bile bilmeden fakültesinden mezun oluyor, bir defa bile Kur’ân-ı Kerîm’i okumadan ilâhiyatçı kimliğine sahip oluyor. Ama gerek hadislerdeki gerekse Kurân-ı Kerîm’deki “Batılılarca” eleştiriye konu teşkil eden pek çok meseleyi saatlerce tartışabiliyor.

Peki, hocam hadis okurken nelere dikkat etmeliyiz?

Az önce de ifade ettiğim gibi, eleştirmeye başlamadan önce bilgi sahibi olmalıyız. İslâmî ilimleri tek boyutlu dünyevî bir gözle değil, uhrevî ve derûnî boyutu da dikkate alarak anlama ve yaşama çabası içinde olmalıyız. Bu söylediğim hususlar bugünün ilâhiyatçısı için çok uzak şeyler gibi gözükse de, erişilmesi mümkün olmayan şeyler değildir.

Talebeliğimiz boyunca hiç olmazsa Kurân-ı Kerîm’i ve bir hadis kitabını baştan sona, sadece Müslüman olmam bunu okumam için gerekli ve zorunlu şarttır diyerek okumalıyız. Kur’ân-ı Kerîm ve hadisleri modern hayatın bize sunduğu gözlüklerin ve filtrelerin arkasından değil, indiği sıcaklığıyla, Efendimizin etrafında halkalanmış bahtiyar insanların hissiyatıyla okumak gerekir. Dinimizin temel kaynakları dediğimiz iki esas Kitap ve Sünnet, kendileriyle mücadele etmemiz gereken bilgi yığını veya mevcut yapımızı teyit vasıtaları değil, bizim varlık-yokluğumuzun test araçları diye düşünmeliyiz.

Dolayısıyla, hadislerin dünyasının bize açılabilmesi için de varoluşsal kaynaklarımıza böyle bakan kişilerden onları okumak hayatî derecede önemlidir. Böyle bir niyetle okunduğu zaman hadislerin sizi nasıl değiştirip dönüştürdüğünü de gözlemleyebilirsiniz. Efendimizin çağlar ötesinden de bizi nasıl terbiye ettiğini müşahede edersiniz. Bu duygularla hadis okursanız, bazen kendinizi Efendimizin muhabbet dolu bakışlarından bir pay bana da düşer mi diye gözlerinin içi parlayan sahabelerin arasında hissedersiniz. Bazen Efendimizle bir hurmanın gölgesinde sohbet eder, Allah Teâlâ’nın gelecekte yüzünü ak edeceği bahtiyar insanlar gönderip sünnetin ihyâsını onların eliyle gerçekleştireceği terennümlerini dinlersiniz. Bazen de bineğinin terkisinde, onun vücudunun sıcaklığını kalbinizin tâ derinliklerinde hissederek, doğrudan kalbinize nakşettiği unutulmaz hakikatleri dinleyen ayrıcalıklı bir yirmi birinci yüzyıl insanı olarak görürsünüz. Elbette, bu duygularla hadis okumak, okumanın âdâbı ve erkânına riayetle mümkündür. Bu şartlar gerçekleştirildiği takdirde saatlerinizi Efendimizin mübarek nefesleriyle geçirirsiniz de asla yorgunluk hissetmez, onun dizinin dibinden asla ayrılmayı istemezsiniz.

Buhârî okumalarınıza iştirak etme fırsatım olduğunda katılmıştım. Gerçekten çok feyizli oluyor. Buhârî okumalarının akabinde öğrencilerle neler yapmayı planlıyorsunuz?

Buhârî, benim öğrencilerimle okuduğum ilk hadis kitabı değil elbette. Bundan önce, hocam Mustafa el-A‘zamî’nin de irşadıyla önce İmâm Mâlik efendimizin Muvatta’ının bizim mezhebimizin de önde gelen hadis kitabı olarak bilinen Şeybânî rivayetini talebelerimle birlikte okudum. Ardından yine Muvatta’ın, ancak bu kez meşhur nüshası Yahyâ b. Yahyâ rivayetini okudum. İnşallah nasip olursa bu mayıs ayında da Buhârî ve Nesâî’yi okumuş ve bitirmiş olacağız. Bunların her birisi, büyük haz duyarak ve her bir rivayetiyle bir zafiyetimizi fark ettiğimiz, kendimizi inşâ ettiğimiz önemli adımlardır benim için. O yüzden hadis okumanın sonu yok diye düşünüyorum. Ben birlikte ders okuduğumuz arkadaşlarıma dersi öncelikle kendimizi; Müslümanlığımıza, ilâhiyatçılığımıza ve önderliğimize yaraşır bir şekilde, inşâ etmek üzere okutuyor ve okuyorum. Sonra da tıpkı bana hocalarımın vasiyeti gibi, onlara vasiyet ediyorum her fırsatta hadis okuyup okutmalarını.

Hadis-i şerîflerin her birisi anlama/idrak seviyeleri çok farklı kişilere de çok özel manalar taşıyan “cevâmi‘u’l-kelim” ifadelerdir. O sebeple, onu okuyan herkes, onlardan çok önemli mesajlar alacak demektir. Hatta bunun sahip bulunduğumuz Arapça birikimi ile de doğrudan alâkası olmadığını düşünüyorum. Arapça seviyesi yetersiz olmak da hadisi Efendimizin ifadeleriyle okumaya mani değildir kanaatindeyim şahsen ben. Dili öğrenme gayretinden geri durmamak kaydıyla, Arapçamızı da onun kutlu sözleri vesilesiyle öğrenmek, bu çok daha bizi Efendimize bağlayan bir şey olmalı bence. İstanbul’da talebelik yıllarımda devam ettiğim hadis derslerinde ilâhiyat dışındaki fakültelerden derslerimize gelen arkadaşlarımı çok garipserdim. Üç-dört yılın sonunda onların benden daha iyi hadis-i şerîflerin dünyasına girdiklerini görmek beni çok şaşırtmıştı. Şimdi, talebelerimle birlikte hadis okudukça anlıyorum o vakitler hadis okuduğumuz üstadımın ferâsetini. Meğer hadisler, lafızlar ve tercümelerinden öteye, davranış modelinin sirâyetini, intikâlini taşıyan mana yükleriymiş. Bu yükler meğer dil ve gramer bilgisiyle orantılı olarak değil, gönül açıklığına bağlı olarak insanın gönlüne akıyor imiş.

Hocam, biraz konu değişecek ama yine de sormak istiyorum müsaadenizle. Sizce bugün ilahiyat fakültelerinde sünnete yönelik bir oryantalist bakıştan söz edilebilir mi?

Yukarıdan beri söyleştiklerimizden de anlaşılacağı üzere, oryantalistlerin sünnete yönelik bakışları tamamen farklı bir medeniyet perspektifinden kaynaklanmaktadır. Bir Müslüman’ın o bakış açısıyla hadislere veya sünnete bakıyor olabilmesi için Müslümanca duruşu veya kendi öz benliğini, var oluşsal değerlerini terk etmesi gerekmektedir. Bu anlamda bir medeniyet değiştirme, ifadeye dökülmüş formuyla veya ifadeye dökülmemekle birlikte ihatip2gerek davranışsal gerekse çalışmalarda tezâhür etmiş formuyla, bir oryantalistleşmeden söz edilebilir mi bilmiyorum. Kaldı ki tek tek kişilerin böyle bir dönüşüm yaşayıp medeniyet değiştirdiğinin tespiti çok da önem taşımamaktadır. Zira yukarıda da işaret ettiğim öncelikle kendi içimizde sonra da etki alanımızda hâsıl edeceğimiz zihnî uyanış ve gönül sultanımız Efendimizle aramızdaki irtibatın kuvvetlendirilmesi durumunda tek tük bazı kişilerin oryantalist söylemi dillendirmesi fazla da büyük önem taşımayacaktır.

Ayrıca, sünnete veya hadislere yönelik oryantalist bakış, sünnete veya hadislere zarar vermekten ziyade o bakışı benimseyene zararı dokunan bir olgudur. Bir müsteşrikin asıl sorumluluğunun, tarafsız bilimsel keşiflerde bulunmaktan ziyade, ilmî bir görünüm altında bulabildiği her fırsatı da değerlendirerek kendi dinî duruşunu güçlendirmek, düşmanının dinî duruşunu da zayıflatmak olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır. Bir Müslümanınsa, Müslüman kalma bilincini diri tuttuğu müddetçe bu duruşu sürdürmesi düşünülemez, sürdürüyorsa bundan zararlı çıkacak da yine kendisidir. Hakikatte ise ne din, ne Kur’ân-ı Kerîm, ne de sevgili Peygamberimiz bundan mutazarrır olur.

Yine aynı soruyla kısmen irtibatlı olarak, modernistlerin etkilerini aza indirmek için ne gibi faaliyetler yapılıyor?

Bugün itibariyle ilâhiyat alanında hizmet yürütmekte olan insanları modernistler veya gelenekçiler gibi kategorilere sokmak yerine, her iki kesimi de hakikatte buluşturacak proje ve çalışmalara ağırlık vermek daha doğru olur kanaatindeyim. Modernist/yenilikçi eğilimi temsil eden kişiler fikirlerinin tabana yayılması için nasıl ki toplumla kucaklaşmaya hava ve su kadar muhtaçsa, taklitçi/gelenekselci diye nitelendirilen kesim de yeni durumlar karşısında çaresiz kalma ve geçmişi aynıyla bu güne taşıma yanlışlığından o kadar uzaklaşmaya muhtaçtır. Aslında bir açıdan bakınca çok genel hatlarıyla bakıldığında iki kesimin de birbirinden alabileceği çok temel esaslar var. Ben bunu söylerken iki yöntemi telif edelim çabası içinde de değilim. Zira bu çıkmaz sokaktır ve zaman kaybı demektir. Dolayısıyla, yanlış anlaşılmak istemem, Ayrıca, çatışmadan iyi sonuçlar çıkmayacağını yaşanan yirmi yıllık dönem herkese en güzel şekilde anlattı sanıyorum. İster istemez bu çatışmanın bir yerinde kendisini bulan pek çok birikimli insan bu tartışmaların mağduru durumundadır. Bu perspektiften çok çalışmalar ortaya konulmuştur. Belki bugün bu çalışmalara bakıldığında zıtlaşma politikasına dayalı ideolojik duruşların tahribatının boyutları daha net görülebilir. O sebeple, her iki kesimin de yukarıda işaret ettiğim, içerden bir gözle kaynaklarımızı özümseme çabası içinde olmalıdır. O zaman Batı kaynaklı ideolojik, siyasî veya ilmî dayatmaların, ancak, bünyemize sağlayacağı yarar bağlamında onlarla irtibat kurmamız, bu bağlamda alacağımız fazla bir şeyin olmadığı konularda da özümüze dönmemizin zarureti ortaya çıkmaktadır.

İlâhiyat hocalarımızın sünneti bir örnek olarak uygulayıp uygulamadıkları hakkında neler düşünüyorsunuz?

İlâhiyat hocalarımızın sünneti özümseyip, bir model olarak hayatlarına tatbik edip etmedikleri veya benzer yaşantı biçimini güncelleştirerek sürdürdükleri meselesi, gerçekten benim boyumu çok aşan sorulardır. Kaldı ki, bu fakültelerdeki hocalarımızın çok büyük bir kısmı benim hocamdır. Bizim geleneğimizde hocalarımızı, özellikle de dindarlıklarını teste tabi tutma yakışık almayan bir durumdur. Herkesin, bir açıdan bakarak kendisinin sünneti model aldığını söylemesi mümkündür. Bu durumda kim, kime karşı senin sünnet diye uyguladığın şeyler aslında sünnet değil diyebilir ki?

Özellikle bizim gibi talebelerin, hocalarının kusurlarını arayıp, dine, sünnete uygun yaşayıp yaşamadıklarının sorgulamasını yapmamız, dipsiz kuyudan su çekmemize benzer.  Böyle bir kuyunda su çekmeye ne ip, ne güç yeter, ne de bizim kovamızın oradan su getirmeye kudreti vardır. Öte yandan, talebelik hukûkunun hakkını verememiş biz insanların, hocalarımızın kusurunu veya dindarlığını soruşturmamız ne kadar yakışık alır bir durumdur o da yine ayrıca üzerinde durulması gereken bir meseledir.

Öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Son olarak, naçizane birkaç hususa da işaret etmek istiyorum: Sözün başında da ifade ettiğim üzere, farklı fakültedeki arkadaşların iletişim kurmaları açısından birlikteliğinizi kutluyorum gerçekten. Ancak, bu tür faaliyetlerin, özellikle sürükleyicileri açısından bir tehlikesine de işaret etmek istiyorum: Bu tür organize faaliyetleri, insan vaktinin tamamını alan çalışmalardır. Bütün mesaimizi buna harcamamız durumunda yukarıda da işaret edilen hususlara vakit ayırmamız mümkün olmayacaktır.

Bir başka türlü ifade etmem gerekirse, ne yapmalıyım, oryantalistlerin tehlikesini nasıl etkisiz hale getirebilirim, ilahiyat fakültelerindeki fikrî hareketliliklerin tesiri ve hayatımızda sünneti uygulayıp uygulamamak gibi merak ve istifhamlarımız var. Bunların telâfisi için, mutlaka içeriden bir gözle kendimizi ve geçmişimizi ve dayanaklarımızı tanımamız gerekir, diyoruz. Ancak bir yandan da bunların bir tanesini bile yapmamıza fırsat kalmayacak derecede sosyal aktivitelerle vaktimizi tüketiyoruz. Esasen sadece ilâhiyat fakültesi talebelerinin değil, yaygın olarak gençliğin sorununun bu olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan, toplumun dinî konulardaki talep ve beklentilerini karşılamak sorumluluğu sadece biz ilâhiyatçı gençliğe tevdi edilmiş. Gençlik yıllarını yaşıyor olmanın da tesiri ile belki, şimdiki ilâhiyat talebelerimizin bu manevî sorumluluğu üstlenme konusunda yeterince istekli olmadığını gözlemliyorum. Oysa şu bir gerçek ki, dinin öğretilmesi ve dinî meselelerin yeni durumlara göre tekrar tekrar üretilmesinin mesuliyeti öncelikle biz ilâhiyat neslinin omuzlarındadır. Bu sorumluluğumuzu müdrik bir anlayış ve donanıma sahip olmadan beklentileri karşılamamız mümkün gözükmemektedir. Biz farkında olsak da olmasak da, önümüzdeki onlu yılların akademisyenleri, yurt dışında eğitimini sürdürecek olanları, müftü ve vâizleri, öğretmenleri hep bugün lisans eğitimi alan talebelerimiz arasından çıkacaktır. O günler için donanımlı hale gelmemiz için, bugünden gecelerimizi uykusuz geçirmeliyiz, fırsatları değerlendirmeliyiz, diye düşünüyorum.

Hocam çok teşekkür ediyoruz. Zaman ayırıp bizimle düşüncelerinizi paylaştığınız için

Asıl ben teşekkür ederim. Böyle bir fırsatı bana lütfettiğiniz için. İnşallah, Müslümanlar ve ilim ehli insanlar için semereli bir görüşme olmuştur…

Röportaj: Ayşe Serra

1- Hocamız, bu röportajı yapmamızın akabinde Çanakkale 18 Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne dekan olara atanmıştır.

Etiket: canakkale

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #2 2011-02-25 22:24
yillar oldu sizleri duymadım dı.fakat bu söyleşinize sanki men de tanıklık ettim gibi oldum.allah hizmetlerinizi daim eylesin gelecek nesillere ışık tutan kandillerden olasınız inşallah.sevgi ve saygılar....
Alıntı
 
 
0 #1 2010-09-23 15:10
SLM.ALYKUM.YAA RABBİM... DEYİNCE BUYUR EY KULUM DİYE NİDA EDEN EBEDİYETİN VE EVVELİYATIN TEK VE YEGANE SAHİBİ YÜCE ALLAHIMIZDAN BAŞARILARINIZIN DEVAMINI O TATLI DİLİNİZİN BALININ DEVAMINI O HOŞGÖRÜLÜ TARZINIZIN DEVAMINI İSLAMİYETİ İSLAMİYET GİBİ YAŞAYABİLMENİZİ N DEVAMINI BİLGİLERİNİZE DERYALARI KATABİLMENİZİN DEVAMINI YÜCE RABBİMDEN NİYAZ EDİYORUM ALLAHIMIZ ÖNCE SİZDEN SONRADA BİR ACİZ KULLARDAN SİZİN GİBİ DEĞERLİ HOCAALRIMIZIN HATRINA RAZI OLUR İNŞALLAH.MUSTAFA
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile