Röportajlar

salihtug2Peki bu süreç içinde Salih Tuğ olarak sizin serüveniniz nedir? Din eğitimi almaya ne zaman başladınız, ilahiyatçı olmaya nasıl karar verdiniz?

Benim durumuma gelince; ben tek parti döneminde doğdum.

Röportajın birinci bölümü için tıklayınız.

Doğum tarihimi söylemeyeceğim. Tek parti devrinde deyince artık anlarsınız. Bizim aldığımız eğitim, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kurduğu ve işlettiği ilkokul, ortaokul ve liselerde geçti. Liseden 1948’de mezun oldum. 1948’e kadar olan devir -biraz evvel söylediğim macera çerçevesinde- Cumhuriyet tarihinde din eğitimi veren müesseselerin kapatıldığı bir devirdir. Ben okul çağına geldiğimde Türkiye’de örgün ve resmi manada din eğitimi diye bir olay yoktu. Yaygın olarak –ki o da gizli olarak- özel ellerde yapılıyordu. Ben işte bu şekilde özel ve gizli olarak Kur’an dersi aldım. Sadece yüzünden Kur’an okuma… İlkokulun son yıllarını okurken babam yaz tatillerinde beni Aksaray’ın Cerrahpaşa semtinde, bir DİB mensubu olan Yusuf Ziyaeddin Gökçe’nin annesi olan yaşlı ve pek muhterem bir hoca hanımefendiye gönderdi ve orada Kur’an’ı okuyacak kadar ilerledim, hatta hatim indirdim. Hepsi bu kadar… Ne Arapça biliyordum, ne de başka bir şey. Ama elifin direk olmadığını öğrenmiştim tabii J

Pertevniyal Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdim (1948–1949). Türkiye’de henüz İlahiyat Fakültesi yoktu o zamanlar. Fakülteden mezun olduktan sonra -ister sosyal bünye deyin, ister aklî yapı deyin, isterse ailevî yapı deyin- ben İslam tetkikleri üzerine eğilme hislerini ve hedefini taşımaya başladım. Niçin, nasıl oldu ben onu bilemem. O çağlarda iken herkesin kalbine bir şeyler doğar, o şey istikametinde kendine bir meslek edinir, bir hayat yolu tutar ve o yolda ilerlemeye çalışır. Benim kalbime de İslam hukukunun tarihî macerasını araştırmak doğdu ve hukuk tarihi yapmak istedim. Osmanlı hukuk tarihini ya da klasik devir İslam hukukunun tarihini Lisansüstü öğrenim alarak tetkik etmek istedim. Bunun için de yurt dışına gitmekten başka çare yoktu. Ezher’e niyet ettim, Mısır’da 1954–1955 yıllarında Süveyş harbi çıkınca ondan vazgeçtim. Ama ben bu yolda Arapça öğrenmeye başlamıştım. Eksiklerimi telâfi etmek için okul dışı olarak Arapça çalışıyordum. Hocalarımdan biri de baba dostu Mahmut Bayram Hoca’dır (Allah rahmet eylesin). Daha sonra bir imkân doğdu; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yeni kurulmuş olan İslam Araştırmaları Enstitüsü’ne asistan olarak intisap edip yine İslam hukuk tarihini bir doktora talebesi olarak tetkik etmeye başladım. Bunu da Allah’ın bir lütfu olarak kabul ediyorum. Orda karşıma M. Hamidullah Hoca çıktı. Prof. Dr. Hamidullah Hoca ile önce Arapça çalıştık. Bana gramer öğretmedi, o kadar basit Arapçayı zaten biliyordum, fakat gramerin ötesinde metin çözmek ve bazı Türkçe basit metinleri Arapçaya çevirmek şeklinde uzun çalışmalarımız oldu.  Bu arada hocalarımdan Prof. Dr. Fuat Sezgin vardır; onunla daha çok İslam ilimleri tarihi ve hadis ilmi meseleleri üzerinde çalıştık. Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan Hocam zaten İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün hem kurucusu hem de müdürüydü. Onun da Edebiyat Fakültesi’ndeki kürsüsü Umumî Türk tarihidir. Ben Edebiyat Fakültesi’nde Umumî Türk tarihinden doktoramı yapmış oldum (1963); konusu ‘İslam vergi hukukunun ortaya çıkışı’ idi. Bu çalışmam daha sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından da yayınlandı (1963). Böylece Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra kalbime doğan bu yöneliş, yani İslam hukuk tarihine yönelişim Allah’ın verdiği fırsatları da iyi değerlendirmek suretiyle üniversiter bir mahiyet kazandı. Ve ben bu arada bütün şahsî gayretimle “telâfi eğitimi” yaptım. Kendi kendime Arapça, İslami ilimler (tefsir, hadis, hukuk tarihi vs.) gibi alanlarda yazılmış özellikle de yabancı kitapları okumaya çalıştım. Ben Doğu veya Batı dilleri bakımından pek iyi değilimdir ancak okuduğum kitapları anlayacak kadar bildiğimi söyleyebilirim. Hukuk tarihine dair Batıda yazılmış olan İngilizce ve Fransızca eserler vardır; onları da okuyup İslam hukuk tarihinin ortaya çıkışını nasıl izah ettiklerini anlamaya çalıştım. O konuda Arapça kaynaklardan çok fazla okuyamadım, çünkü doktora sırasında okuduğum vazgeçilmez ana kaynaklar benim için kâfi görülmüştü. Böylece doçentlik çalışmalarına yöneldim. Bu defa Ordinaryüs Profesör Zeki Velidi Togan hocam modern bir konu almamı söyledi, ben de geçen asırda ve bu asırda İslam ülkelerinde formel ya da informel modern anayasa hukukunun nasıl geliştiğini tetkik etmeye çalıştım, bu çalışmam da neşredildi (1969). Piyasada kalmamıştır ama kütüphanelerde mevcuttur. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesörlük için müracaat ettiğimde o günkü usullere göre bir takdim tezi hazırlama mecburiyeti vardı. Hadis üzerine çalışmıştım: Hadis edebiyatının gelişimi ve İmam Buharî’nin de hocası olan Züheyrü’bnü

Harb isminde bir muhaddisin ‘Kitabu’l-İlm’ adlı eseri üzerindedir bu çalışmam. İçinde mükerrerleriyle birlikte 168 hadis olan bu el yazması kitabın hem edisyon kritiğini yaptım, hem de içinde yer alan hadisleri Türkçeye çevirdim. Bunu da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınladı (1983). İşte benim İslami ilimlerle ilgili formasyonum bu çerçevededir. Bu arada çok sayıda ilmi kongre ve konferanslara da katılmaya gayret gösterdim.

salihtug3Daha başka birtakım ilmî çalışma planları ve projeleri de yapmıştım ama 1982’de benim akademik hayatımla ilgili bir şey oldu: Kader! Birisi kapımı çaldı ve ‘Sizi bekliyorlar’ dedi. ‘Nereye bekliyorlar?’ dedim, ‘Bağlarbaşı’na’ dedi. ‘Niçin bekliyorlar?’ dedim, ‘Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi için Dekanlığınız söz konusu’ dedi. ‘Benim burda(İ. Ü. Edebiyat Fakültesi’nde) projelerim var, kendime göre bir çalışma hayatım var’ dedim ama ısrar ettiler ve beni M. Ü. Rektörü Prof. Dr. Orhan Oğuz hoca ile tanıştırdılar. O da bana bir nevi emretti, kıramadım. Kabul kararımı vermeden evvel şöyle bir düşünceye kapıldım: “Ya oturacaksın, ilmi eserler vermek suretiyle tek başına ilmî araştırmalar yapacaksın; ya da ilmî araştırma yapanlara zemin hazırlayacaksın.” Birisi ferdîdir, bir köşede üç-beş kitapla kalır; diğeri ise, mesela bir yol açabilirsen, bir akademik yapıyı hedefine ulaştırabilirsen o okuldan zaman içinde yetişecek yüzlerce belki binlerce talebe söz konusu olabilir. Bilhassa 2547 sayılı kanunla Lisansüstü master ve doktora imkânları İlahiyat Fakülteleri’nde ortaya çıktıktan sonra bu yolda yetişen uzman meslektaşlar benim yapacağım şeyi yapacaklardır. Kendi kendime “Hangisi daha tercihe şayan?” dediğimde kefenin bu tarafı ağır bastı. Tabiidir ki dekanlık demek sadece külfet yeri demek değil; o günkü parayla 500 lira temsil tazminatı(!) var, resmî de olsa bir araba tahsis ediyorlar, etraftan el-pençe divan duruyorlar… Bunlar da önemli faktörler J

Tabii bunlar da tesir etmiştir, insanız nihayetinde. Ama başta söylediğimi unutmamak lazım: “Ya kendin ferdî olarak akademik seviyede araştırma yapacaksın, ya da yapana yol açacaksın. Bir nevi onlara ustalık yapıp onları da çıraklıktan ustalığa, uzmanlığa çıkaracaksın.” Benim tercihimde ağır basan da buydu. Nitekim öyle de oldu: Ben dekanlığını aldığımda (1982) fakültede 300 kadar talebe vardı, kız talebe hiç yoktu. Kız ve erkek talebelerin sayısı gittikçe arttı; neticede gündüz öğretimi, gece öğretimi, İMYO, master ve doktora öğrencileriyle birlikte fakültemizde okuyan öğrenci sayısı 3000’e kadar ulaştı. Üç bölüm ve yirmi kadar Anabilim dalında faaliyet gösterip öğretim yapan Fakültemizde diğer yüksek okullardan naklen gelenlerle birlikte profesör sayısı 50-60’ı buldu, doçent sayısı 40’a kadar çıktı. Araştırma görevlisi ise çok sayıda vardı. Yani biz çok hocayla az öğrencinin bulunduğu (en fazla 30 kişilik) sınıflarda çok rahat verimli dersler yapar hale geldik; çünkü öğretim elemanımız çoktu. Çok hoca kazandık. Bu meslektaşlarım akademik formasyonlarını da Yüksek Öğretim Kanunu’nun geçici hükümlerinden de istifade etmek suretiyle doktoralarını yapmış oldular, naklen gelen elemanlarla birlikte doçentliğe geçtiler, profesörlüğe kadar yükselenler oldu. Böylece bu hocalar da yetişmişliklerini, verdikleri dersler, katıldıkları ilmî kongreler, hatta bir kısmı gittikleri dış ülkelerde gerçekleştirdikleri dersler ve nihayet yayınladıkları makale ve kitaplar ile ispat etmiş oldular.

Bugün 28 Şubat “post-modern darbesi”nden sonra genelde din öğretimine yeniden şekil verildi. Bunun yok etme manasında bir operasyon olduğunu düşünmüyorum. Hızını yavaşlatıcı, sayıları azaltıcı fakat eğitim-öğretim programları bakımından da ıslah edici olduğunu düşünüyorum. İlahiyata mı yoksa öğretmenliğe mi ağırlık verilmeliydi o ayrı bir meseledir. O münakaşalı bir mevzudur. Bugün durum böyledir, ama yarın belki de çok daha farklı eğitim-öğretim programlarına geçilebilecektir.

Yüksek İslam Enstitülerinden İlahiyat Fakültelerine geçiş sürecini bizzat yaşayan bir hocamız olarak, bu süreçte kazanılan ya da kaybedilen hususlar hakkında neler söylersiniz? Bu bir kırılma mıydı, yoksa bir gelişme miydi?

O bir gelişmeydi tabii… Kurulu bulunan Yüksek İslam Enstitüleri, 60 ve 70’li yıllarda yetişmiş elemanlarını, hocalarını öne sürmek suretiyle üniversite hüviyetini kazanmak yani akademi olmak istiyordu. O zamanlar akademiler de vardı Türkiye’de, mesela Marmara Üniversitesi’nin temelinde “İstanbul İktisadî- Ticari Bilimler Akademisi” adını taşıyan bir akademik kurum vardır. Ankara’da ve daha başka yerlerde de akademiler vardı. Aynen bunlar gibi İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü de “ilahiyat akademisi” biçiminde bir akademi olmak istiyordu. Buna müsaade etmediler. Gösteriler, münakaşalar, boykotlar oldu fakat buna muvaffak olunamadı. Yüksek Öğretimle ilgili 2547 sayılı kanunun getirdiği yenilik ise Yüksek İslam Enstitülerinin fakülte haline getirilerek üniversitelere bağlanması biçiminde olmuştur ve bu gerçekleştirilmiştir de. Mesela İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü ‘Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ halinde bir teşkilata kavuşturulmuştur. Tabii bir Yüksek İslam Enstitüsü hemen fakülte seviyesine ulaşamaz, bir fakülte anlayışına, bir üniversite anlayışına ulaşamaz. Bunu birkaç nesil sonra göreceğiz inşallah.

Sadece Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi değil, diğer üniversitelerdeki İlahiyat Fakülteleri de yetiştirdikleri elemanlar bakımından üniversite seviyesinde bir akademik kadroya sahip olmuşlardır. Ve bundan sonra daha da iyi olacaklardır. Kırılma değil gelişme vardır; yani Yüksek İslam Enstitüsü’nden ilahiyat fakültesine geçmek demek bir geriye gidiş yahut yön değiştirme değil, ileriye ve yükseğe çıkıştır. Bu gelişme de insan faktörüne bağlıdır: Bir fakültenin öğretim elemanları, ilmi araştırmalar yapıp ilmi seviyelerini yükseltmek, verdikleri dersler, yayınladıkları makaleler ve kitaplar, katıldıkları konferanslarda ilmî münakaşaya açtıkları tezler ve tebliğler vasıtasıyla bu seviyeyi ispat etmek mecburiyetindedirler. Bence Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bu seviyesini ispat etmiştir. Neyle? Yayınlarıyla ispat etmiştir. Fakülte dergisi yayın bakımından henüz zayıf olmakla birlikte ben Türkiye’de yayınlanan kitapların keyfiyet ve kemmiyyeti bakımından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni yakalayacak bir başka fakülte şimdilik görmüyorum.  Hatta yeni kurulan bazı üniversitelerden çok daha fazla sayıda kitap yayınlamıştır. Şu anki durum itibariyle 250’yi geçti. Bunlar hep akademik kitaplardır. Bir kısmı doktora tezi olmakla beraber bunlar hocaların monografileridir. Bu ispat ediyor ki sadece insan, bir fakülteyi akademik seviyeye yükseltir. Gerektiği gibi çalışan insan yoksa, kaliteli ve seviyeli araştırmacılar yoksa isterseniz oraya süpersonik fakülte deyin,  hiçbir şey ifade etmez. Dolayısıyla tabii ki ümidim var. Yetişen ve yeni gelen nesillerin gayretli olduğunu görüyorum.

Bugün İlahiyat fakültelerinden beklenen vazife nedir? İlahiyat fakülteleri kendilerinden beklenen bu vazifeyi ifa edebiliyor mu? Türkiye’deki İslam araştırmalarının İslam dünyasındaki ilmi çalışmalar arasındaki konumu hakkında ne söylersiniz?

Öncelikle ilahiyat fakülteleri bugün fakülte şeklinde teşkilatlanmış, üniversite yapısında birer akademik birimdirler. Bunların ilk vazifeleri ilmi araştırma yapmaktır. Bu araştırmalar hem milli birer kaynak olarak işe yarar, hem de beynemileldir yani uluslar arası ilmi hareketlerde, akademik çalışmalarda bir değer, bir mana ifade eder. Dolayısıyla ilahiyat fakülteleri sadece talebe ve meslek adamı yetiştiren, diploma veren yerler değildir; araştırma muhitleridir. Ve yayınlarıyla, makaleleriyle, katıldıkları kongrelerde yaptıkları münakaşa ve ilmi çalışmalarla bu ilmi araştırma süreci canlı tutulmak mecburiyetindedir. Ben dekanken burda yaptığım işlerden biri, ister milli seviyede, isterse uluslar arası seviyede olsun kim bir kongreye katılmak istiyorsa tereddütsüz izin vermek olmuştur. Arkadaşlar da gidip oralarda ilmi bir tebliğ metni sunmak ve ilmî münakaşalara katılmak suretiyle ilmi seviyelerini yükseltmeye çalışmışlardır. Hatta Arapça tedrisat yapabilecek seviyede yetişmiş çok sayıda bazı arkadaşlar Tunus’ta, Cezayir’de, Malezya’da, Suudi Arabistan’da, balkan ülkelerinde çeşitli üniversitelerde dersler verir hale gelmişlerdir. Bu yurtdışı üniversiteleri de kabullenmiştir onları. Böylece geçici süreyle bu arkadaşlar yurt dışında da faaliyet göstermiş ve ilmî becerilerini ortaya koyabilmişlerdir.

Şunu da belirtmeliyim ki Türkiye’deki bütün İlahiyat Fakülteleri için şimdilik bir şey eksik kalıyor: İster makale, ister kitap şeklindeki yayınların, yapılan çalışmaların maalesef %95’i Türkçedir! Pek azı Arapçadır, İngilizcedir, Fransızcadır ya da Almancadır. Bu dillerde makaleler görüyorum ama kitap hiç duymadım. Rusça mesela hiç yok. Bu eksiklik bizim kendimizi ispat etmemize mani oluyor. Ben bir şey tespit ettim: İster Mısır’da, ister Suudi Arabistan’da, isterse Suriye’de ya da Ürdün’de olsun, ora insanları tarafından yapılmış doktora tezleri var. Bunlar Arapça yapılmış doktora tezleridir. Türkiye’de yapılan doktora tezleriyle bu Arap ülkelerinde İslami ilimler alanında yapılan doktora tezlerini mukayese edin, kanaatimce Türkiye’dekiler genelde baskın çıkar. Modern metotları kullanmaları ve objektif sonuçlara ulaşmaları bakımından daha üstün çıkar. Fakat gerçek bir mukayesede başa baş mı gelirler, yoksa biraz onlar mı yüksektedir, biraz biz mi alta düşeriz bilemem ama herhalde en azından onlarla rekabet edecek seviyeye gelinmiştir diyebilirim.

Türkiye’de 1950’lerde sosyal bünyemizde kendini gösteren bir İslam’a yöneliş hareketi vardır. Bu hareket, eğitim-öğretim müesseseleriyle örgün ve yaygın olmak üzere bugün belirli bir ilmî gelişmeye ulaşmıştır. Ama maalesef yayınlanan kitaplar, makaleler, tebliğler umumiyetle Türkçedir. Türkçe bilen insan sayısı da azdır dünyada. Bu eserleri Arapça, İngilizce ya da Fransızca yayınlayamadığımız için de ilim dünyasında bizim sesimiz veyahut varlığımız pek anlaşılamıyor. Bunun suçlusu tabii öncelikle biziz. Sonra da diğerleri; yani bu kitapları Türkçeden Arapçaya, İngilizceye, Fransızcaya tercüme etmeyenlerdir. Tercüme etmeleri lâzım ama etmiyorlar. Türkiye’de neler yapıldığının farkında bile değiller! Bakın Türkiye’de İslami ilimlerle ve düşüncelerle ilgili batı ve doğu dillerinden yapılmış bin bir tercüme vardır. Mesela Mısır’a gitseniz, acaba Türkçeden Arapçaya kaç kitap tercüme edilmiştir? Aynı şekilde Suriye’ye, Ürdün’e, Irak’a ya da İran’a gitseniz Türkiye’de yapılmış tarihle veya edebiyatla ilgili acaba kaç kitap o dillere tercüme edilmiştir?

 

Sizce bu bizim kendimizi tanıtmadaki eksikliğimizden mi kaynaklanıyor, yoksa onlardaki duyarsızlıktan mı?

Hayır, Araplar veya Farslar kendi ülkelerinde yayınlanan bu kitapları Türkçeye çevirmemiz için gelip bize malî destek vermediler ki! Fransızlar vs. hâkeza… O kitaplardan istifade etmek için biz kendimiz talip olduk. Halkımızın, öğrencilerimizin faydalanması için biz tercüme ettik. Piyasası da var, özel veya resmî teşebbüs bunları yayınlıyor ve okuyucu kitlesi de mevcut. Peki, onlar niçin yapmadılar? Yabancılar niçin Türkçe eserleri tercüme etmiyorlar? İşte burda bir sakatlık var ama nedir, onu başkaları söylesin.

Biraz da tecrübelerinizden söz açacak olursak; bize meslek hayatınızın en zor zamanlarını anlatır mısınız?

Tabii ki her idarecinin, her meslek sahibinin zor zamanları vardır. Benim de Marmara İlahiyat’ta on iki sene süren bir dekanlığım, ayrıca yirmi yıllık bir hocalığım var. Zorluklar daha çok idarecilikte yaşanıyor. İster Diyanet İşleri Teşkilatı olsun, ister din eğitimi kurumları olsun; hepsinde ve her kademede olmak üzere Türkiye’de Devlet tekeli vardır. Devlet ve özerk Devlet üniversiteleri bunları kurar ve idare eder; yani “Devlet dini idare eder”, “Devlet dine müdahale etmekte ve karışmaktadır.” Buna mukabil “Dinin devlete karışması ise yasaktır.” Ama Devlet nasıl oluyor da dine karışıyor; din eğitimi ve öğretimi yapıyor, din hizmetleri için imamlar görevlendirip maaşlarını Devlet bütçesinden ödüyor. Yani açılmış camilere görevliler tayin edip onlara maaş veriyor, camilerin tamirini yapıyor? Bu nasıl oluyor, onu ben yürürlükteki hukuki yapımız çerçevesinde anlamakta güçlük çekiyorum; ancak herhalde bundan çıkan netice şudur: Türkiye’de DİB’in emrine verilmiş kadrolar, üniversitelerde açılmış olan İlahiyat Fakülteleri, İmam-Hatip Liseleri, Kur’an kursları vs. hep Devletin kanatları altındadır. Bazen bu kanatlar, pençeyle karışık olarak onları sıkıştırır ve bir nevi çocuğunu merhameten himaye edeyim derken onun ölümüne sebep olan bir ana gibi bir durum ortaya çıkarır. İşte 1933’te olan şey budur. Yaşayan dinin unsurlarına karşı o kadar çok kontrol ve denetim mekanizması getirilmek istendi ki sonuçta bu sıkıştırma din eğitimini ve dinin yaşanma hürriyetini kesintiye, duraklamaya uğrattı! Az önce söylediğim gibi İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip Okulları kapandı. Din eğitimi yurt çapında yasaklandı. İşte bu bir ananın merhameten himaye edeyim derken çocuğuna zarar vermesi gibidir. Bunu bugün de yaşıyoruz, buna benzer hareketleri görüyoruz: Diyanet kadrolarındaki görevliler bir nevi şamar oğlanı konumunda! İmamlar horlanıyor, İmam-Hatip Liselerinde okuyan öğrenciler muteber insanlar gibi karşılanmıyor; yanlış yola girmiş, sakat işler yapan insanlar gibi değerlendiriliyor. İlahiyat Fakülteleri tehlikeli görülüyor (burdan çok kaliteli âlimler yetiştiği için midir, onu bilemiyorum). Tabii bunun felsefi açıklamasını yapacak Bekir Karlığa, Necip Taylan, Yümni Sezen gibi hocalarımız var, yani ne oluyor da din eğitimi bu kadar sınırlanıyor ve kontrol altında tutuluyor? Hatta Devlet tekeli içinde nerdeyse dinî öğretim ve eğitimin yaşamasına izin vermeyecek birtakım tatbikatlar görüyoruz. “Pozitivist cereyanlar” ve “Aydınlanma Felsefesi” gibi bir anlayışın Türkiye’mizdeki hâkimiyetinin bir neticesi midir acaba bunlar, onu ben anlamakta güçlük çekiyorum.

Vazifeli olduğum zamanlarda İlahiyat Fakültesinde benzer baskıları ben de gördüm; bilhassa örtü, sakal, şalvar yani kılık-kıyafet meselesinde. 1980’lerde Marmara İlahiyat’ın üzerinde de ciddi baskılar vardı. Ve ben bir idareci olarak o baskıları bazen çok yakından hissediyordum. Şu kadarını söylersem yeterince anlaşılır: O sıkıntılı günlerde fakülteye kapıdan arabamla girerken daima Nâs ve Felâk surelerini okurdum! Allah’a sığınırdım yani… Çünkü kulun yapabileceği bir şey yoktu. Dışardan o kadar büyük bir güç, baskı altında tutuyordu ki fakülteyi, Allah’a sığınmaktan başka çare yoktu. Tedbir nedir? Tedbir çok dikkatli olmaktan ibarettir. O baskının neticesinde

‘Şu veya bu olay nedeniyle bu fakülte kapatılır mı?’ gibi meseleler aklıma geliyordu ve bir nevi ürküyordum. O ürkeklik benim o duaları yaparak fakülteye girmeme sebep oluyordu. Bunlar en müşkül günlerimdir. Şüphesiz bunların açıldığı, azaldığı, ferahlığın ortaya çıktığı devreler de gelmiştir.

Devir devir değişir; bu korkular, dalgalar gibi fevc fevc bu gibi eğitim yapan müesseselerin başında görülür. Yalnız bizim fakültede değil, az önce de söylediğim gibi teşkilatlı din eğitimi yapan bütün müesseselerdeki idareciler zaman zaman bu tür baskılara maruz kalırlar.

Çok önemli bir yaşanan olayı anlatayım size, korku nedir anlamanız için bunu anlatıyorum: Fuat Sezgin hocamdan dinledim bunu. Dr. Fuat Sezgin biliyorsunuz bugün dünya çapında bir âlim. Türkiye’de de tesirleri var, eserleri var. Türkiye’de yetişmiş bir akademisyen ama bugün Almanya’da yaşıyor. Fuat Hoca Erzurum lisesinin fen bölümünde okurken bazı yaşlı öğrenciler varmış sınıfında. O devirler öyleydi, yaklaşık 1940’lı senelerdir bunlar. Galiba son sınıfta okurken bir gün Milli Şef İnönü okulu teftiş etmek üzere gelmiş. Okulu dolaşırken Fuat Sezgin hocanın sınıfına da girmiş. Ders yapılırken öğretmene ‘Dersiniz nedir?’ diye sormuş, ‘Dersimiz şu’, ‘Neyi anlatıyorsun?’, ‘Şunu anlatıyorum’, ‘Tamam’. Daha sonra hem reis-i cumhur hem de milli şef İsmet İnönü ilerlemiş, talebelerin arasına girmiş. Sıraların arasını dolaşmaya ve sıraların kitap-defter koyulan raflarına bakmaya başlamış. En arkada oturan yaşlı talebelerin arasına girmiş. Onlardan birinin sıra rafında bir kitap bulmuş. ‘Bu ne?’ demiş ve hemen o hışımla ‘Bu okulu kapatın!’ emrini vermiş! Bulduğu kitap ne kitabı? Karınca duası değil, Kur’an değil, tefsir değil; Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bir romanı! Ama piyasada elde kalmış ve Osmanlı harfleriyle yazılmış bir kitap. Bu kitap nedeniyle okulu kapatma emrini vermiş, çıkıp gitmiş. Bütün Erzurum rica minnet yalvar-yakar nihayet kabul ettirmişler ve okulun kapatılması emrinden caydırabilmişler. Bakın bu baskı işte nerden nereye geliyor! Demek ki Türkiye’mizde farklı bir olaylar ve değerler zinciri var. Bu ne İran’da, ne Yunanistan’da, ne Fransa’da ne de İngiltere’de vardır. Bu sadece Türkiye’ye mahsus bir durumdur. Bundan hangi neticeyi çıkarırsanız çıkarın. Ben bundan “Korku rejimi altında var olma savaşı” neticesini çıkarıyorum.

Cumhuriyet korku rejimi altında yürütülmüştür. Bugün bile o korkuyu ben içimde hissediyorum. (27 Nisan 2007) neşredilen gece yarısı internet bildirisine ben bir hukukçu olarak çok üzüldüm, esef ettim, müteellim oldum. Böyle bir bildirinin yayınlanması Türkiye’mizin istikbali bakımından beni elem ve üzüntüye, her şeyden önce de dehşete düşürdü. Bazılarını da memnun etti, o ayrı mesele ama ben bir ilim adamıyım, siyaset adamı değilim. Düzeltilir mi, nasıl düzeltilir, milli seviyede bunun tesirleri nasıl olur, uluslararası seviyede bizi ne duruma düşürür bunları bilemem. Ama Türkiye’nin bir korku rejimi altında (buna ‘zorbalık’ da diyebilirsiniz!) yürümekte olduğunu söyleyebilirim. Türkiye bir nevi belli bir azınlık tarafından korkutulmuş insanlar ülkesi. Buna azınlığın çoğunluğa tahakkümü de diyebiliriz. Aydın halk kesimi Türkiye’de bir azınlıktır –ki bütün dünyada da öyledir - ve fakat kitleye korku salmaktadır. Böyle olmaması lâzım, sevgi salması lâzım ve aydın kesimin halkı peşinden sürüklemesi gerekiyor. Aydın/münevver dediğimiz yetişmiş insanların, özellikle her çeşit üniversiter kurumların halkı sevgiyle ma’rûf ve müsbet bir yöne çekmesi lâzım gelirken, korkutarak münker ve sevimsiz bir yöne çekmeye çalışıyorlar. “Korku rejimi” deyim ve tabirini de bu yüzden söyledim.

Benim söyleyeceklerim bundan ibarettir.

Kıymetli vaktinizi bize ayırıp değerli görüş ve bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

03.04.07

Yazının I. Bölümü "Salih Tuğ ve İlahiyat(ı) Üzerine" için tıklayınız.

Tags: marmara

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile