Cumartesi, 15 Ağustos 2009 23:43
"Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi Tefsir ve Kuran Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Dr. Abdulkadir Hüseyin ile Rıhle ekibi müstefid bir röportaj gerçekleştirmişler.
Kendisini ilmi telakki yönünden Zahid Kevseri'ye nisbet eden Abdulkadir Hüseyin hoca ile gerçekleştirilen bu röportajdan istifade etmeniz temennisi ile..."
M. Fatih Kaya: Öncelikle bu sohbete sizi tanıyarak başlayalım.
Abdülkadir Hüseyin: İsmim Abdülkâdir Muhammed Hüseyin. Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi’nde öğretim görevlisiyim. Tefsir ve Kur’ân ilimleri dersleri okutuyorum. Mısır’da Dâru’l-Ulûm Fakültesi’nde okudum. Bununla birlikte bütün ilmimi Ezher-i Şerif’ten aldığımı söylemeliyim. Mısır’daki hocalarımdan biri Şu anda Mısır baş müftüsü olan Ali Cuma hocadır. Kendisi sâlih âlimlerden biridir. Ma’âyîru’l-Kabûl ve’r-Radd fî Tefsîri’n-Nassi’l-Kur’ânî adlı kitabıma takdim yazmıştır. Doktorayı 2004 senesinde tamamladım. Lisans diplomasını ise 1994’te aldım. Şam Üniversitesi, Şeriat Fakültesi’nde ve Medine İslam Üniversitesi’nde okudum. Bununla birlikte ilmî anlamda kendimi İmâm Zâhid el-Kevserî (rh. a)’e nisbet ediyorum. İmam el-Kevserî’nin eserlerinin zihnî istikametim üzerinde ciddi etkileri var. Mısır’a her gidişimde mutlaka kabrini ziyaret ederim. Kabrinde bile heybetini hissettiren büyük bir âlim. Allah yolunda kınayanın kınamasına aldırmadan devam eden sâlih bir âlimdi o. Bir ilim dağıydı… Allah mekânını cennet etsin.
M. Fatih Kaya: Zâhid el-Kevserî, geçen yıl memleketi Düzce’de adına düzenlenen uluslar arası sempozyumda anıldı. Sempozyumda tebliğ sunanlardan biri de “Şeyhu Ulemâi’l-İslâm: Muhammed Zâhid el-Kevserî” kitabının müellifi Dr. Ammâr Cîdel’di.
Abdülkadir Hüseyin: Ammâr Cîdel’in o kitabına internet üzerinden muttali oldum. Ben hep söylüyorum. Aslında el-Kevserî yaşadığı çağın gadrine uğradı… Çünkü o İmâm el-Gazzâlî ve İmâmu’l-Harameyn gibi geçmiş asırların büyük imamlarındandır. Cemâlüddîn Îrânî -Efgânî deniyor- ve Muhammed Abduh gibi isimlerin meşhur olduğu bir çağda Allah Teâlâ İslâm’ı İmâm Zâhid el-Kevserî ve Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi gibi iki büyük âlim ile korumuştur. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi İslâm’ı korumuş; Kevserî hocamız ise Sünnet-i Nebeviyye’yi muhafaza etmiştir. Bu iki âlim Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i muhafaza etmiş ve muhaliflerine meydan okumuşlardır. Özellikle Zâhid el-Kevserî hocamızın ismi geçtiğinde içimde bir huşû duygusu belirir. Kahire’ye her uğradığımda mutlaka kabrini ziyaret ederim. Bütün hayatını Allah yoluna adamış bir âlimdir Kevserî… Vefat ettiğinde dünya malı olarak cebinde bir ekmek parasına denk 5 Mısır kuruşundan başka bir şey bulunmamış. Geride 5 kuruş bırakarak terketmiş bu dünyayı. Bu ihlâsı sebebiyle hala büyük bir heyecanla anılmakta… Onun döneminde yüzlerce ilim adamı yaşamış ama zaman onların hepsini unutmuş. İmâm Mâlik (rh. a) el-Muvatta’yı yazdığında “Bir sürü Muvatta yazıldı” demişler. İmâm Mâlik “Allah kendisi için hâlisâne yazılanı muhafaza edecektir”demiş ve İmâm Mâlik’in Allah’ın rızasına muvaffak olmak için yazdığı Muvatta’sı günümüze kadar gelmiş.
M. Fatih Kaya: Evet… Kevserî sempozyumuna katılanlardan, Abdülfettah Ebu Gudde hocadan sebti olan Muhammed er-Raşîd anlatmıştı: Mustafa ez-Zerkâ hocayı evinde misafir etmiş ve kendisine Zâhid el-Kevserî’yi sorunca Mustafa Zerka hoca “o aslında yedinci asrın âlimlerindendi” demiş.
Abdülkadir Hüseyin: Bunu bilmiyordum. Bizim sözümüz ilim ehlinin sözüne muvafık düşerse hamdederiz. Bunu aktardığınız için teşekkür ederim. Bir önemli husus daha var. Eser verme konusunda, ma’kûlât uleması çok üretken değildir. Ama el-Kevserî hoca ma’kûlde imam olduğu gibi menkûl sahasında da imamdır ve tarihte böyleleri çok az gelmiştir. İmâm es-Sübkî, el-İzz b. Abdisselâm, İbn Dakîk el-Îd bu tür âlimler arasında kabul edilir ve bunların ictihad merhalesine ulaştıkları kabul edilir.
Talha Hakan Alp: Müsaadenizle size bazı sorular sormak istiyoruz… İslam dünyasında modernistler ve laikler bozuk İslâmî tasavvurlarını üzerine kuracakları bir sistem arayışı içindeler. Ancak önlerinde bir takım engeller var. Bunların en başta geleni Sünnet-i Nebeviyye… Bir diğer engel ise İslâmî ilimler, özellikle de usûl-i fıkıh. Ellerinde bir usûl sistemi olmadığı için insanların zihinlerini karıştırıyorlar. Usûl-i fıkıh ve usûl-i tefsirin lügat ve delalet konularından bahsettiği dolayısıyla nasslardan modern dünyaya uygun hükümler istinbât etmek için mevcut usul sisteminin yeterli olmadığı vb. iddialarda bulunuyorlar.
Abdülkadir Hüseyin: Usûl-i fıkıh İmâm Şâfiî zamanından beri –daha önceden tesis edildiği de söylenen- işletilen bir sistem. Usûl-i fıkıh, ihtilafları zabtetmek ve nassları anlama kriterlerini belirlemek için kurulmuş, Kelâm ilmi, Arap dili, Hadis ve Kur’ân-ı Kerim gibi muhtelif ilim dallarından kaynağını alan bir ilim olmakla birlikte kaidelerinin büyük çoğunluğunu Kur’ân-ı Kerim’den almıştır. Burada konunun önemli bir boyutunun altını çizmek gerek; aslında usûl-i fıkhın başlıca kaynağı nasstır… Nassı anlamak için nasstan çıkarılmış bir ilim.
Modernist, dekonstrüktif, yapısalcı ya da post-modern yöntemlerin hepsi büyük oranda Roland Barthes’ın “Yazarın Ölümü” teorisinden[1] hareket etmektedir. Yani kitabı yazan artık yoktur ve metni anlamakla muhatap kimse dilediği gibi anlayabilir. Çünkü bunların kalkış noktası mutlak rölativizm ve laiklik. Modernistlerin bir diğer ilham kaynağı da Neitsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı kitabında dile getirdiği “Tanrı Öldü!” yaklaşımı… Modernist yorumcuya göre tanrı artık öldüğüne göre modernistin işi olabildiğince kolaylaşmış oluyor. İşte modernistler bu tarz yöntemleri Kur’ân-ı Kerim üzerinde uygulamak istiyorlar. Biz, “bu Allah’ın kitabıdır” dediğimizde modernist, “bunda ne sakınca var?” diyor. Çünkü o, tanrının öldüğüne inanıyor. Hâlbuki Allah hayyun lâ yemûttur.
Usûl-i fıkıhta bu bağlamda önemli bir bahis vardır… Hâkim, mahkûm ve hüküm ilişkisinden bahsediyorum. Usûl-i fıkhın bütün mebhaslerinde hâkim, Allah Sübhânehû ve Teâlâ; mahkûm mükellef; hüküm ise kadîm ile hâdis, Allah’la kul arasındaki vasıtadır. Ulemâ bu hususun altını hükmün tanımında da çizmiştir. Hükmü, “Allah Teâlâ’nın vaz’, iktiza ve tahyir yoluyla kullarından olan mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabının eseridir” şeklinde tanımlamışlardır. İşte Usûl-i fıkıh ilmi işin bu tarafıyla ilgileniyor. Modernist anlama yöntemlerine göre ise hâkim, insandır; insanın üstünde hiçbir otorite olamaz. Bütün bu yöntemlerin kalkış noktası rölativizmdir; rölativizme göre sabit/değişmez ve mutlak bir şey olamaz. Bu, biraz bizdeki Sofastâiyye ekollerine benzemektedir. Biliyorsunuz el-Akîdetü’n-Nesefiyye şöyle başlar: “Hakk ehli demiştir ki: Eşyanın hakikati sâbittir (…) Sofastâiyye buna muhalefet etmiştir.” Sofastâiyye malum, indiye, inâdiyye ve lâ edriyyedir. Dolayısıyla bu gün Sofastâiyye’ye yakın duranlar indî/rölativist modernistlerdir. Çünkü bunlar da kâinatın gördüklerinden ibaret olduğunu, onunla ilgili sâbit bir hakikatin olmadığını, hakikatin o hakikate ilişkin tasavvurlarından ibaret olduğunu söylüyorlar. Modernistler de böyle; mutlakı anlamak için rölativist bir zeminden hareket ediyorlar. Bu ise bir çelişkidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim mutlaktır ve mutlak olanı anlamak için mutlaka inanan bir sistemin içinde hareket etmek gerekir ki o da usûl-i fıkıhtır… Usûl-i fıkhın kalkış noktası mutlaktır. Mutlak olan ise bidayeti, nihayeti ve hududu olmayan kıdem sahibi Allah Teâlâ’dır.
“Laik İslamcılığın” bu arka planının iyi anlaşılması gerekir. Diyorlar ki: “Asırlar önce varid olmuş ve üzerinden asırlar geçmiş bir sözün bütün çağlardaki insanlara hitap etmesi mümkün olmadığına göre nasslar tarihseldir. Yani bin dört yüz küsür sene önce belirli bir ortama belirli bir zaman diliminde belirli insanlara inmiş bir nassın evrensel olması mümkün değildir”. Çünkü rölativizmi kutsayan ve o zeminde hareket eden bir zihnin meseleye başka türlü yaklaşması mümkün değildir. Hâlbuki bizim inancımızda Allah, mutlaktır ve O Sübhânehû ve Tâlâ’nın bir kitapla bütün zamanlarda ve mekânlarda geçerli ahkâmı göndermesi kudretinin azameti gereğidir. Biz Kelâm ilmi okurken irade ve kudret bahislerini görürüz. Kudret nedir? Kudret mümkinata mütealliktir yani imkân âleminde tecellî eder ve imkân vecihlerinden biriyle hususileşebilir. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın bir nass ile bütün insanlığa hitap etmesi mümkündür ve nihayetinde olan da budur.
Usûl-i fıkha alternatif gösterilen okuma/anlama yöntemleri Kur’ân nassının en önemli hususiyetini yani nassın mutlaklığını yok saymaktadır. Yani mahud yöntemlerin temel sorunu nassın mutlaklığını ve Allah Sübhânehû tarafından gönderilmiş olma vasfını görmezden gelmektedir. Bu modern okuma biçimleri zımnen nassın Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in telifi olduğunu dolayısıyla da beşerî olduğunu ve bütün zamanlara hitab edemeyeceğini varsaymaktadır. Bu okuma/anlama yöntemlerini teklif edenler öncelikle Allah Sübhânehû ve Teâlâ’ya olan imanlarını gözden geçirmeye davet edilmelidir. Çünkü hakikî iman aciz bir tanrı anlayışıyla olmaz. Gerçek İlah’ın sıfatlarından biri de mutlak kudrettir. Kudretin taalluk alanlarından biri de mümkinât olduğuna göre Allah Teâlâ’nın bir âyet ve bir sözcükle bütün zamanların insanlarına hitab etmesinden daha doğal bir şey olamaz. Beşer ise böyle değildir; ben belki içinde yaşadığım asrın insanlarına veya bir kısmına hitap edebilirim ama Kur’ân-ı Kerim bir bedevîye hitap ederken aynı zamanda bir üniversite profesörüne hitap edebilmektedir. Mesela ben ihtisas sahibi bir Müslüman olarak akademik ve ilmî bir kitap yazdığımda bunu sadece üniversite öğrencileri anlıyor; avam anlamıyor. Kur’ân-ı Kerim ise bu dengeyi sağlamış bir kitap; mesela Zeğlûl en-Neccâr Kur’ân-ı Kerim’i okuduğunda oradan belirli bahisler istinbat ediyor… Bir Arap dili bilimcisi okuduğunda Kur’ân’ın dilbilimsel tarafına yoğunlaşıyor… Avamdan biri okuduğunda Kur’ân onun için hayatını yönlendiren ve istikamet tayin eden bir hidayet kitabı oluyor. Bu evsafta bir metin ancak Allah Sübhânehû’dan sâdır olabilir. Tasavvur ve hareket noktası arızalı olduğunda Kur’ân’dan anladığınız şey de arızalı oluyor.
Modernist İslamcıların yok saydığı diğer bir husus ise kutsallık; onlara göre kutsal olan bir şey yok. Mesela Nasr Hâmid Ebû Zeyd Kur’ân-ı Kerim’in beşerîleştiğini söylüyor. “Kur’ân indikten sonra nass-ı insânîye dönüşmüştür” diyor ve ona beşer ürünü sıradan bir metin muamelesi yapıyor. Hâlbuki bizim akidemize göre Kur’ân-ı Kerim ancak kutsal olduğuna inanılarak anlaşılır. Nitekim geçmiş ulema Kur’ân-ı Kerim’e böyle yaklaşmış ve onu bu şekilde anlamıştır. Mesela Fahruddîn er-Râzî bu işin kitabını yazmış. Kitabının adı, Esâsü’t-Takdîs’dir.
İmam eş-Şehristânî der ki: “Bugün ortaya çıkan hiç bir bidat yoktur ki geçmişte kökleri olmasın.” Modern Sofist indiyye söylem Karâmita dönemindeki ilk agnostik topluluğun, İhvân-ı Safâ’nın ve bugünkü modernistlerin zihniyeti gibi Kur’ân’ı heva ve heveslerine göre diledikleri gibi anlamak istiyorlar. Kutsallığı göz ardı edilerek yapılan nass okuması müslümanca bir okuma olamaz. Nasr Hâmid Ebu Zeyd, Kur’ân-ı Kerim’in resm-i âdî ile yazılmasında ısrar ediyor. Kur’ân-ı Kerim’i beşerileştirmeyi kendisine misyon edinmiş, kutsallığı mutlak olarak yıkmak istiyor.
Osmanlıların atası Osman Gazi ile ilgili bir rivayet var malum. Kur’ân-ı Kerim’e saygısından dolayı bütün geceyi ayakta geçirmiş. İşte kutsama böyle bir şeydir. Kutsama konusunda, davranışı akideden ayrı tutamayız. Kur’ân-ı Kerim’i takdis edersek bizim için askerî, fikrî ve kültürel anlamda koruyucu bir kale olur. Danimarka’da ve sonrasında başka yerlerde Efendimiz (s.a.v)’i karalamayı hedefleyen karikatürler de kutsallığı hedeflemiş teşebbüslerdir. Bazı akademisyenler Allah Teâlâ’dan bahsederken onun şanına yakışmayan bir üslup kullanırken de kutsala kastetmiş oluyorlar.
Ömer Faruk Tokat: Bizde de var İlhami Güler adında bir akademisyen… Kitabının adı: “Allah’ın Ahlakîliği Sorunu”
Abdülkadir Hüseyin: Görüyorsunuz işte “Allah’ın Ahlâkîliği Sorunu” gibi absürt bir ifadeyi kitaplarına isim koymaktan imtina etmiyorlar. Çünkü adamların derdi kutsalla… Zira kutsalı aştıklarında Kur’ân üzerinde diledikleri gibi anlama operasyonları gerçekleştirebileceklerine inanıyorlar. Ama usûl-i fıkha bakıyorsunuz işin kutsallık tarafına merkezî bir yer veriyor. Şimdi bizim insan sözünü anlarken bile belirli bir tarzımız oluyor. Bir politikacının sözünü yorumlarken bir tavrımız var… Sebze meyve satan manavın sözünü algılarken daha farklı bir tavrımız var… Âlemlerin Rabbi’nin kelamına sıradan bir söz muamelesi yapmak ne aklî ne de ilmî bir tutumdur. Şimdi siz devlet başkanının sözüyle sıradan insanın sözünü bir mi tutuyorsunuz? Avamın söylediği aynı sözü devlet başkanı söylediğinde insanlar daha bir dikkat kesiliyor. Niçin? Çünkü onun bir hususiyeti, bir vasfı var. Söz, sahibinin lisan-ı hâlidir. Dolayısıyla Âlemlerin Rabbi’nin sözüne gelince sözün sahibinin şanına yaraşır bir tutum içinde olmak gerek.
Kur’ân-ı Kerim’i çevreleyen bir takım kaleler vardır. Bunlardan birisi Sünnet’tir. Ama Kur’ân-ı Kerim’i çevreleyen esas kale bence İcma’dır. İcma, Sünnet’ten daha kavî bir kaledir. İcma, İslâm’ın hüviyetini tahakkuk ettirir. Mesela Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın” (Mâide 6) buyuruyor. Arap dilinde lafzın zahirinden hareketle bu Kur’ân nassının zahirine baktığımızda abdestin namazdan sonra alınması gerektiği anlaşılır. Ancak Sünnet, abdestin namazdan önce alınacağını tayin ettiği için âyetteki “Namaz kılmaya kalktığınız zaman” ifadesini “namaz kılmak istediğinizde” şeklinde tefsir etmek zorunda kaldık. Şimdi birileri kalkar ve âyeti bu şekilde açıklayan Sünnet’in haber-i vâhid olduğunu söyleyerek bir takım şüpheler îsâr edebilir. Yani Sünnet’le ilgili olarak birisi çıkar ve onun haber-i vâhid olduğunu öne sürebilir. Fakat İcmâ’da böyle bir itiraza mahal yoktur. Dolayısıyla İcmâ, bu anlamda, Sünnet’ten daha kavîdir. Bu söylediklerimizle Sünnet’i ikinci plana itmiş olmuyoruz… Sünnet olmazsa olmazlarımızdandır ve ona taan eden İslâm’a taan etmiştir. Bundan elli yıl önce Muhammed Necîb adında biri Kur’ân-ı Kerim’i Sünnet’e başvurmadan tefsir etme projesi başlattı ve birçok risale telif etti. İşin sonunda bu çalışma onu İslâm’dan başka bir dine ulaştırdı. Ona göre namaz üç vakittir. Çünkü “Güneşin kaymasından gecenin kararmasına kadar namazı güzel kıl, bir de kıraetiyle mümtaz olan sabah namazını, zira sabah Kur'ân’ı hakıkaten meşhuddur (şühuda mazhardır)” (İsrâ 78) âyetini Sünnet’i göz ardı ederek anlamaya yeltenmiştir. Yine onun namazında secde rukûdan önce gelmektedir. Yani bütünüyle değişik bir namaz… Bambaşka bir din. Bu yüzden diyoruz ki Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılması için Sünnet, İcmâ ve Arap dili, olmazsa olmaz araçlardır. Bazı kardeşler sadece Arap dili üzerine yoğunlaşıyor ancak Arap dilinde birden fazla anlam ifade eden sözcükler ve ifadeler olduğu için bunların anlamını Sünnet ve İcmâ belirlemektedir. Muhammed Şeltût, nüzûl-i İsâ (a.s)’ı inkâr bidatiyle ortaya çıktığında Hz. İsa’nın öldüğünü vb. sözleri söylüyordu. Bunları da lügatin anlam alanındaki farklı manalardan hareketle yapıyordu. Allâme el-Kevserî (rh. a) geldi ve “Nazratün Âbira”yı telif ederek çok mühim bir kaidenin altını çizdi: aklî ihtimalin mutlaklığı delilin katîliğine zarar vermez… Yani bir şey İcmâ ile katîleşmiş olduktan sonra ihtimal onu etkilemez. Şimdi altında durduğumuz bu çatının başımızın üstüne düşme ihtimali var diye burada oturmayalım mı? Bir hocamızın güzel bir sözü var… Bir ihtimalin katîliği var bir de ihtimal ile birlikte katîlik var… İhtimâlin katîliği, ihtimalin olmaması demektir. İcmâ ise ihtimal ile birlikte katîliktir. Yani bir takım ihtimaller vardır ama İcmâ’dan dolayı onlara iltifat edilmez… İcmâ Kur’ân-ı Kerim’in etrafında inşa edilmiş muhkem bir kaledir.
Modernistler, Hıristiyan teologların İncil’e uyguladığı yöntemleri Kur’ân’a uygulamak istiyorlar. Bu konuyu Ma’âyîru’l-Kabûl ve’r-Radd fî Tefsîri’n-Nassi’l-Kur’ânî adlı kitabımda genişçe ele aldım. Bunların marifî bir ukdesi var. Batı, Rönesansını tamamlamak için İncil’i tarihsel bir metin olarak okudu ya, şimdi bizdeki modernistler de diyor ki: “özgürleşmek ve ilerlemek için kutsal türâsı tarihsel metinler olarak okumalıyız.” Vatikan’da uzman olarak çalışan Dr. Zeyneb Abdülaziz kitabında, “Tarihselci tezlerin hepsi uzun sayılmayacak bir zaman önce İncil’e uygulandı” diyor. Yani Nasr Hâmid Ebu Zeyd, Hasan Hanefî ve benzerlerinin uygulamak istediği yöntemlerin hepsi İncil’e uygulanmış yöntemlerdir. Dolayısıyla modernistler yeni bir şey getirmiyor. Hıristiyan teologların keşfettiği yöntemleri tekrarlayarak yöntem ithalatı yapıyorlar.
Talha Hakan Alp: Onların zihin dünyasındaki bu arızalar vahiy tasavvurlarından kaynaklanmaktadır. Siz modernistlerin vahiy anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Goldziher diyor ki: “Muhammed (s.a.v)’in olağanüstü bir hayal gücü vardı. Hayal gücünün yoğunluğu sebebiyle kendisine vahiy getiren bir meleğin olduğunu sanıyordu”. Oryantalistler vahye böyle bakıyor. Sizce modernistlerin vahye bakışı oryantalist vahiy tasavvurundan çok farklı mı?
Abdülkadir Hüseyin: Az önce de söylediğim gibi aslında bunlar yeni bir şey inşa etmiş değiller. Goldziher bile selefi Nöldeke’nin tekrarıdır. Goldziher, getirdiği ve İslâm dünyasında yaydığı görüşlerin büyük çoğunluğunu aslında Nöldeke’den almıştır. Modernistlerin dillerinden düşürmediği “Kur’ân’ın tarihselliği” tezini ilk defa Goldziher ileri sürmüştür… “Kur’ân tarihsel bir metindir” şeklinde bizzat kendi ifadesi vardır. Ancak Goldziher zamanında Arap dünyasında “tarihsel metin” tabirinin ne anlam ifade ettiğini bilmedikleri için o zaman bu “tez” meşhur olmamış. Son dönemde bir takım modernistler bu ifadeyi İslam dünyasında dile getirmeye başladılar. Özellikle Goldziher vahiy konusunda çok edepsiz betimlemeler yapmıştır. Oryantalistler vahyin bir tür ibda olduğu konusunda ittifak etmiştir. Ancak Goldziher vahiy ve Efendimiz hakkında çirkin ifadeler kullanmıştır. Efendimiz’in sara hastası olduğunu söylemiştir. Oysa Efendimiz’in içlerinde doğup büyüdüğü Kureyşliler bile böyle bir söz söylemedikleri gibi onun üstünlüğünü ve akıllılığını kabul etmişler ve kendisini birçok muhataralı meselede hakem tayin etmişlerdir.
Şimdi biz vahyi anlamak için vahyi isbat eden nasslara bakıyoruz ve vahyi delillerle anlıyoruz. Goldziher ve diğer oryantalistler de aynı hadislere bakıyorlar ama onları kendi okuma biçimlerine tabi tutuyorlar. Vahiy konusunu en iyi anlatan kişi değerli hocamız Said Ramazan el-Bûtî’dir. Sîyerinin mukaddimesinde vahiyle ilgili önemli tesbitler yapmıştır.
Bu gün modernistler, Mutezile’nin halku’l-Kur’ân meselesini kendi tasavvurlarına dayanak yapmaya çalışıyorlar ama doğrusu bunların tasavvurlarıyla Mutezile’nin konuya yaklaşımı çok farklı. Biliyorsunuz Fahruddîn er-Râzî (rh. a.), halku’l-Kur’ân meselesini tahkik ve tetkik etmiş ve sonunda ulaştığı kanaatini şöyle açıklamaktadır: “Mutezile ve Ehl-i Sünnet arasında bu konudaki hilâf bütünüyle lafzîdir. Çünkü Mutezile ed-dâlle (harflere ve seslere) bakarak Allah’ın kelamına mahlûk demiş. Selef ise sıfat-ı nefsî olan medlûle bakarak “Kelâm-ı İlâhî, kadîmdir” demişlerdir. Kadîmdir diyen, hâdistir diyenin baktığı zaviyeden bakmamış. O halde halku’l-Kur’ân meselesinde Mutezilî tasavvurun modernist Kur’ân tasavvuruyla uzaktan yakından alakası yoktur. Biliyorsunuz Kur’ân’ı en fazla savunan ekoldür Mutezile… Kitapları hâlâ elimizde. Şimdi siz Mutezile’nin Kur’ân’ın hâkimiyetine itiraz edebileceğini düşünebilir misiniz? Asla! Kitaplarında çok net olarak bu konuya temas etmişlerdir. Hatta Mutezile usûlünde Kur’ân nassının neshedilmesi imkânsızdır. Çünkü Mutezile diyor ki: Kur’ân nassı doğruluğun ve namazın hasen; zinanın ise kabîh olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla akıl bir şeyin husnünü, diğer bir şeyin kubhunu isbatlamışsa onların neshedilmesi imkânsızdır. Diğer taraftan modernistler Mutezilî usulden hareket ettiklerini söyleyerek “tarihseldir” diyerek nassları neshetmeye çalışıyorlar. Hâlbuki Mutezilî usul bunun tam tersini söyler. Mutezilî usûle göre Kur’ân bir şeyin husnüne ya da kubhune delâlet etmişse o şey Kıyamet’e kadar hasen ya da kabîhtir. Modernistler ise diledikleri gibi hasen ve kabîh belirliyorlar. Dolayısıyla Mutezile ile bu modernist bidatçılar arasında uzaktan yakından hiçbir alâka yok. Evet biz Mutezile’ye karşı çıktık, reddiyeler yazdık, aramızda uzun mücadele ve tartışmalar oldu. Ancak Mutezile Kur’ân-ı Kerim’e, onun cihan-şümullüğüne ve ahkâmının Kıyamet’e kadar geçerli olacağına hep iman etti. Aradaki tartışma lafzî bir tartışmadır; Kur’ân’a mahluk denebilir mi tartışmasıdır. Mutezile bu konuda dâlle yani harflere ve seslere bakarak mahlûk olduğunu söylemiş. Bizdeki Haşeviyye Mücessime ise Kur’ân kadimdir diyerek Mutezile ile köprüleri atıyor ancak Eşarî ve Mâtürîdîler Mutezile ile bu konudaki ihtilâfın lafzî olduğunu söylüyorlar.
Talha Hakan Alp: O zaman modernistlerin İslâm tarihinde hiçbir dayanakları yok.
Abdülkadir Hüseyin: İndî Sofistlerden başka yok.
Ömer Faruk Tokat: Sizce modernistler, İslam dünyasına taşıdıkları batılı yöntemlere ve bunların arka-planlarına vâkıf mılar?
Abdülkadir Hüseyin: Bazılarının bu yöntemlere vâkıf olduğunu söyleyebilirim. Mesela Mısır’da bir hanım var… el-Hakika el-Mutlaka adında bir doktora çalışması var. Diyor ki: “Sûrî mantık, Aristo mantığı orijinalitenin önüne bir engeldir. Çünkü bu mantığa göre iki zıt bir arada olmaz. Hâlbuki insan, orijinalite üreten bir varlık olarak iki zıttın bir arada olabileceğine hükmedebilmelidir.” İslam dünyasına ithal edilen Hiristiyânî okuma yöntemlerini anlayan modernistlerin sayısı çok az. Aşmâvî ve benzerleri bu yöntemlerin söylemciliğini yapıyorlar yoksa bir şey anladıkları falan yok. Bu tiplerin tek amacı Allah’ın şeriatından kurtulmak… Hangi yöntemle olursa olsun Şeriat’ın dışına çıkmak.
Esbâb-ı Nüzûl meselesine bakarsanız orada da yaman bir modernist çelişki görürsünüz. “Nassı anlamak için asbâb-ı nüzûlü merkeze koymak gerekir” diyorlar. “itibar sebebin hususiliğine değil; lafzın umumiliğinedir” kaidesini fukahânın ürettiği bir kaide olarak görüyorlar. Ama diğer taraftan sebeb-i nüzûl bunların heva ve hevesine uymadığında ise onu bütünüyle reddediyorlar ya da görmezden geliyorlar. Mesela Nasr Hâmid Ebu Zeyd Mefhûmu’n-Nass adlı kitabında “O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve Îsa'ya tavsiye ettiğimizi şeri'at (hukuk düzeni) yaptı.” (Şûrâ 13), “Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sabiîlerden Allah'a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.” (Bakara 62) âyetlerine geldiğinde “Öyleyse bütün dinler aynıdır ve insan Allah’a dilediği gibi ve dilediği yöntemle ibadet edebilir. Hıristiyan’ın dini sahihtir… Yahudi’nin dini sahihtir… Mecusi’nin dini sahihtir… Budist’in dini sahihtir” diyor ve bir takım Kur’ân nassları getiriyor. Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlüne baktığınızda bambaşka şeyler ortaya çıkıyor. Mesela bir tanesinin sebeb-i nüzûlünde Selmân-ı Fârisî (r. a) var. Biliyorsunuz kendisi din değiştirerek Müslüman olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v)’e eski dinindeki arkadaşlarının durumunu sorduğunda âyet iniyor. Nasr Hâmid Ebu Zeyd bu âyetlerin sebeb-i nüzûlü hususî olduğu halde bunlardan umûmî anlamlar çıkarıyor. Yukardaki âyete dönecek olursak Allah katında sahih bir dine inanan kimse bir sonraki din gelinceye dek sahih din üzeredir. Nitekim Hz. Musa’nın dini Hz. İsa gelinceye kadar geçerliydi. Hz. İsa’yı inkâr eden kimse Hz. Musa’yı da inkâr etmiş demektir. Hz. İsa’nın dini Hz. Muhammed (s.a.v) gelene kadar geçerliydi. Hz. Muhammed’i inkâr eden kimse Hz. İsa’yı da inkâr etmiş demektir. Nasr Hâmid Ebu Zeyd bu âyetleri anlarken takip ettiğini ileri sürdüğü sisteme muhalif davranıyor ve sebeb-i nüzulü görmezden geliyor… Bunu da hep yapıyorlar zaten. Aslında yöntemlerine aykırı davranmıyorlar; Çünkü bunların yöntemi mutlak rölativizm ve indîlik.
Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi (rh. a)’in üzerinde durduğu ve “ilk zihnî ilkeler” olarak adlandırdığı, beşer aklının seyrini tayin eden illiyet kanununu burada hatırlamak gerekiyor. Deney meselenin vuzuhunu artırmıyor. Yani matematik gibi değil. Matematikte mesela Pisagor teoremini isbat etmek için empirik yöntem kullanarak dünyadaki bütün üçgenleri ölçmeye kalkmıyoruz. Onun yerine aklî delil getiriyoruz. Bize göre Sokrat’tan itibaren günümüze kadar kontrolsüz beşer aklında bir hezeyan hep olmuştur. Ancak bu, eskiden daha azmış. Bu yüzden âlimlerimiz felsefe kitaplarından insanları sakındırmışlar. Çünkü avamdan biri felsefî bir hezeyana kapıldığında ondan kurtulması zor olur. Mesela sıradan bir insan eşyanın hakikatinde şüpheye düşerse “ben var mıyım yok muyum şüpheliyim” diyecektir. Gnostiklerde olduğu gibi “şüphe edip etmediğimden şüphe etmekteyim” diyecek ve kıyamete kadar çözemeyeceği bir akıl halkasında asılı kalacaktır.
Ömer Faruk Tokat: Sizce modernizm, İslam dünyasına Muhammed Abduh’la mı girmiştir?
Abdülkadir Hüseyin: Modernistlere tarihî bir kök arıyorsak bence bunların kökleri Gnostisizm, Bâtınîlik, Karmatîlik, Bâbekîlik, Hürremîlik olabilir. Bu fırkalar çok eskiden İslâm toplumları içinde ortaya çıkmışlar. Ancak bu bidat akımın dirilmesi bir yönüyle Muhammed Abduh’la olmuştur diyebiliriz.
Ömer FarukTokat: Bir de modernist olarak nitelenmesi zor bir takım yaklaşımlar var. Mesele “el-Fıkhu’l-Müyesser (kolaylaştırılmış fıkıh)” inşa ettiklerini iddia ediyorlar. Fıkhu’l-Ekalliyyât gibi kavramlar üretiyorlar. Ruhsatlar üzerine kurulu bir fıkhın inşasının imkânından sözediyorlar… Siz bu yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Abdülkadir Hüseyin: Fıkhu’l-Ekalliyyât, modernist bidat değil; bazı hocaların bidati. Belki bu tür arızalar davetle fıkhı birbirine karıştırmaktan kaynaklanıyor. Fıkıh ciddî ve ilmî bir tavırla okunmalı. Ama soruda zikrettiğiniz yaklaşım nihayetinde hâkim zihniyete ve modernizme hizmet ediyor. Selefimiz ruhsatların peşine düşmekten sakındırmış ve böyle yapanları zındıklıkla vasıflamışlardır. İmam Ahmed (rh. a)’a ruhsatları cemeden bir kitap yazan bir şahsı sorduklarında “zındıktır” demiştir. Biliyorsunuz Şeriat’ta külfet vardır. Şeriat’ın amacı külfet değildir ama külfetten de hâlî değildir. Hadis-i şerif “Cennet zorluklarla; Cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır” buyurmaktadır. İnsanların hoşuna gitmeyen her şeyi fıkıhtan çıkarıp onun yerine şaz görüşleri getirirsen Din’in insanların kalbindeki heybeti kaybolur. Bence bu gün insanın dalâletini gösteren iki temel vasıf var… Şeriat’la daralıp sıkılarak ruhsatların peşine düşmek… Yani teklif dairesini daraltıp mubah dairesini genişletmek. Teklif dairesini daraltıp mübah daireyi genişleten birini gördüğünüzde bilin ki o kişi ya bidatçidir ya da dalâlet üzeredir. İkinci alamet ise dinlerin birliğini savunmak.
M. Fatih Kaya: Bizde Said Nursî hazretlerine tâbi olan bir kesim dinlerarası diyalog faaliyetleri yapıyor. “Ehl-i Kitap’la âmentüde ittifakımız var” vb. sözler söylüyorlar.
Abdülkadir Hüseyin: Şahıslar beni ilgilendirmiyor. Ben Said Nursî’nin böyle görüşlere prim vereceğini düşünmüyorum. Mevlânâ Celâlüddîn Rûmî ve İbn Arabî de bir sürü şeyle itham ediliyor. Said Nursî’ye de birtakım şeyler yamayabilirler. Bu cemaatlerle Said Nursî gibi âlimlerin ilişkisi Müslümanlarla İslâm’ın ilişkisi gibidir. Bu gün Müslümanlar İslâm’ı ne kadar temsil etmektedir?
Birisi bana Ehl-i Kitab’ın yani Yahudi ve Hıristiyanların hükmünü sordu. “Önyargılarından sıyrıl ve Beyyine suresini dikkatlice oku!” dedim. Çünkü bütün bir sure bu konuyu anlatıyor. “Gerek Ehl-i kitaptan, gerek müşriklerden olan kâfirler, hem de devamlı kalmak üzere cehennem ateşindedirler. Onlar bütün yaratıkların en şerlisidirler.” (Beyyine 6), “Andolsun, "Allah, ancak Meryem oğlu Mesih'tir." diyenler elbette kafir olmuşlardır.” (Mâide 72). Dinlerarası diyalog, hakikati farklı bir kılıfla sunmaya çalışmaktır. Bu da insanların zihnini bulandıran bir faaliyet. Bize düşen hakikati beyan etmektir; batıl nasılsa yok olacaktır. Mesela Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ve İmâm el-Kevserî zamanın gazete ve dergilerindeki sapık görüşlere karşı makaleler ve reddiyeler yazmışlar. Bu sapık görüşlerin sahipleri silinip gitmişler ama Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ve İmâm el-Kevserî’nin makaleleri hala canlılıklarını korumaktadır. Çünkü hakk bâkîdir. Hakk Allah Sübhânehû’dur. Hakk bizimledir. Hakk, hakk üzere olanla beraberdir. Diyalogcu kardeşlerimizi irşad edelim ve onları güzel sözlerle uyaralım. Allah Teâlâ’nın kitabında apaçık nasslar var. Ya bu nasslara inanırsınız ya da inanmazsınız. Ama kalkıp da bu açık nassları diplomatik bir söyleme kurban ederseniz ve “dünya barışı” gibi meşkuk bir proje uğruna onları kayıtlarsanız Allah Teâlâ buna razı olmaz.
Ömer Faruk Tokat: Efendimiz (s.a.v) hakkındaki fudalât rivayetleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Abdulkadir Hüseyin: Sahih olanlarının başımızın üstünde yeri vardır. İtirazsız alır kabul ederiz. Çünkü bu aşk mantığıdır. Aşk mantığı ile Aristo mantığı arasında fark vardır.
“Uğrarım diyarına, diyarına Leyla’nın
Öperim duvarların, duvarların diyarın
Değildir kalbimi çelen sevgisi ol diyarın
Bilakis, sakinidir, sakinidir diyarın!”[2]
İşte aşk mantığı böyle bir şeydir… Tutku doludur. Tutku Şer-i Şerif’e muhalif olmadıkça muteberdir. Hz. Peygamber (s.a.v) Şer-i Şerif’in en üst temsilcisidir. Kendisiyle ilgili bu tür ifade ve tutumlar sakıncalı olsaydı bunları engellerdi. Bu tür rivayetlerin sahih olanlarını bir modernistin ya da laikin inkâr etmesi garip değildir. Garip olan bazı Müslümanların da bu koruya katılıyor olmasıdır. Modernist ya da laik bir kişi bizimle furû konularını tartışmayı hak etmez. Çünkü ağacın kökünü inkâr eden adamla ağacın dallarını tartışmak abesle iştigaldir. Yirmi metre uzunluğundaki bir ağacın kökünü/gövdesini inkâr eden biriyle ağacın tepesindeki dalları münakaşa etmeniz saçma ve beyhudedir. Bu bir iman meselesidir. Allah Teâlâ’ya ve Rasûlullâh (s.a.v)’e iman meselesidir. İman ediyorsanız Kur’ân-ı Kerim’i okuduğunuzda onun Efendimiz’i nasıl takdis ettiğiniz görürsünüz… “Biz peygamberlerden, (verdiğimiz elçilik görevini yapmak ve hak dine da'vet etmek hususunda) kuvvetle ahidlerini almıştık, senden, Nuh'dan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu Îsa'dan, (evet) onlardan sapasağlam söz almıştık.” (Ahzâb 7). Kâdî İyâd der ki: “Bu ayet Efendimiz (s.a.v)’in kadrinin yüceliğine delildir. Çünkü Allah Teâlâ onu son peygamber olarak göndermiş ama bu âyette onu en başta zikretmiştir.” Bûsîrî der ki:
“Hristiyanların kendilerine gelen Resûl için dediklerini dememek şartıyla,
Öv övebildiğin kadar.. Yücelt yüceltebildiğince O Hakk Kahramanını..
Korkmadan istediğin ölçüde şerefi bağla O’na;
İstediğin ölçüde O’nun değerlilik hakkını tanı..
Erginliğine yok son ki, orada durup,
Dil, cesaretini bulsun, O’nu anlatmayı.”[3]
Talha Hakan Alp: “Genç Sahâbîler arasında Hz. Rasûlullâh (s.a.v)’e aşk ve vecdle bağlananlar vardı. Onlar bu aşkla müstağrak oldular. Yani Efendimiz (s.a.v)’e karşı içlerinde âtıfî bir sevgi taşıdılar. Bu bir yere kadar anlaşılabilir. Ama sorun şurada: Bazı fakihler bu Sahâbîlerin mezkûr tutumları üzerine bir takım ahkâm bina etti. Hz. Peygamber (s.a.v)’in idrarının temiz olup olmadığı dolayısıyla abdesti bozup bozmayacağı gibi meseleleri fıkha idhal ettiler. Hz. Peygamber (s.a.v)’e karşı duygusal bir zeminden hareket ederek bunu yaptılar. Hâlbuki rasyonel bir zeminden hareket etmeleri gerekirdi” diyen modernistler var.
Abdülkadir Hüseyin: Allah Teâlâ “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe 24) buyurmuştur. Ayrıca Hz. Peygamber’i kendi nefsinizden daha fazla sevmedikçe imanınızın kemâle ermeyeyeceğini Risâletin sâhibi Hz. Peygamber Efendimizin kendisi haber vermiştir. Aşka ve sevgiye yabancı bir insanla bu konuları tartışmak nafiledir. Aşığın yolu kuru akılcının yolundan farklıdır. Risâlet-penâh Efendimiz (s.a.v), masumdur ve hataya düşmekten korunmuştur. Eğer o, kendisine gösterilen bu teveccühü ve sevgiyi mahzurlu görseydi kesinlikle bunu yasaklardı. Ama o, bunu yasaklamamış ve ikrar etmiştir. Dolayısıyla fakih bu zemin üzerine bir hüküm bina ediyorsa Hz. Peygamber’in ikrârı üzerine hüküm bina ediyor demektir. Neticede Sünnet, O (s.a.v)’in fiilleri, sözleri ve ikrarlarıdır.
Talha Hakan Alp: Müslümanın aklının, anlayışının, idrâkinin ve fıkhının hatta imanının temelinde Hz. Peygamber (s.a.v)’in sevgisi vardır. Yani Müslüman akıl, Batılı akıldan tamamıyla farklılık arzetmektedir.
Abdülkadir Hüseyin: Batı modelini tartışmasız kriter kabul ederseniz bu vartalara düşmenin işten bile değildir. Post-moderniteyi mutlaklaştırırsanız bütün değerlerinizde aşınma meydana gelir. Değerler dünyanız altüst olur. Çok özel durumların ürettiği Dadaizm ve sürrealizm gibi abartılı yönelimler var. Dadaizm II. dünya savaşında her tarafa füzelerin ve bombaların yağdırıldığı bir ortamda türemiştir. Dadaistler patlayan bombalara ve yok olan insanlığa ve çevreye bakıp her şeyin mantıksız olduğuna hükmettiler. Mutluluklarına sebep olmasını bekledikleri bilim şimdi onları yok eden silahlar üretmişti. 50 bin insan ölmüştü. Bunun üzerine Dadaistler bütün bir başıbosluk ve akıldışılık felsefesini ürettiler. İnsanın “mantıklı anlamsızlıklarını”, “mantıksız saçmalıklarla” değiştirmeye karar verdiler. Dadaist bir filozof çıkıp “eğer bir şiir yazmak istiyorsan bir gazete sayfasını al makasla her satırını kes, onları dağıt sonra onları rastgele yeniden yan yana getir; işte sana şiir” diyebiliyordu. “Çevre mantıksızsa ve bana hükmeden şey gayr-i mantıkî ise bütün dallarıyla edebiyat da gayr-i mantikîdir” diyordu Dadaistler. İşte çok özel durumların ürünü olan bir akım. Bu gün gelinen nokta da Dadaizm’den çok farklı değil; şimdi bir kız ve erkek 18 yaşına geldiklerinde zina yapmaya karar vermişlerse onlara saygı duymak hatta onları kanunla korumak zorundasınız. İslâm’da böyle bir şey olabilir mi? Bunlar bizim değerler dünyamızda tamamıyla merdud ve karşılığı olmayan yaklaşımlar. Müslüman bir toplumda zaniyi kanunla korumanın reel bir zemini olabilir mi? Tabii ki olmaz… Ama oldurmaya çalışıyorlar.
Batı kanunları ülkelerimize ithal edilirken de aynı şey yapıldı. Bütünüyle farklı bir arkaplanın ürünü olan kanunlar bizim ülkelerimize ithal edildi. Bütünüyle farklı bir arkaplana sahip olan edebî okuma biçimleri bizde de uygulanmaya çalışıldı. George W. Bush bir konuşmasında “Afganlılara jeans giydireceğim” diyor. Çünkü jeans sıradan bir kıyafet olmanın ötesinde Amerika ve Batı aklının ürünü olan ve onları sembolize eden bir giysi olmuş. Eskiden Türkiyeli Müslüman kardeşlerimiz şalvar giyerdi. Diğer İslam ülkelerinin kendilerine özgü kıyafetleri vardı. Çünkü Müslümanların medeniyeti beden merkezli maddî bir medeniyet değildir; ruh üzerine kuruludur. Ruh ise geniş ve derin bir alandır. İnsanın inanç ve zihin dünyası ürettiklerine yansır. Bu bir vakıadır. Mesela Türklerin hat sanatındaki eserleri… Yani işin marifet/zihniyet/inanç boyutunu edebiyattan ya da kültürden ayıramazsınız. Dolayısıyla şirkle mülevves Batılı bir zihnin salgıladığı paradigmayı getirip İslam’a uyarlayamazsınız. Bu, vakıadan kopuştur. İmam Şâfiî (rh. a) döneminde Yunan felsefesine ait bir takım kitaplar tercüme edilip belirli felsefî yöntemler İslâm dünyasına girdiğinde İmam Şâfiî “bunlar Yunanlıların sözlerine uyabilir ama Allah Teâlâ’nı kelamına uymaz” demiştir. Çünkü bunlar Yunan toplumunun ürettiği şeyler olup İslâm toplumunda bir karşılığı yoktur.
Ömer Faruk Tokat: Siz modernistlerin Batılı değerleri mutlaklaştırdığını ve kutsadığını ima ederken onlar da sizin türâsı kutsadığınızı söylüyor.
Abdülkadir Hüseyin: Biz Allah Teâlâ’dan geleni kutsarız… O, Kuddûs’tur ve bize kutsamayı emretmiştir. Allah’tan geleni kutsarız ama bir Budist’in, Hindu’nun veya paganın yaptığı gibi değil; bizim dinimiz hakikat, hüccet ve burhan üzerine kuruludur.
Çocukken Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin “Mevkifu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlim min Rabbi’l-Âlemîn ve İbâdihi'l-Mürselîn” kitabını gördüğümde aklı olumsuzladığını zannederdim. Büyüyüp de kitabı anlayacak yaşa ve birikime ulaşınca gördüm ki aslında hoca, aklı olması gereken yerine koyuyor ve şöyle diyor: “Bu mücadele ve gayretimizde akıl bizim müttefikimizdir.” Dinimiz aklı olması gereken yere koyuyor.
Talha Hakan Alp: Akıl ve vehmi birbirinden ayırmak gerekiyor. İmâm el-Gazzâlî “el-Hâkimu’l-Vehmî, el-Hâkimu’l-Hissî ve el-Hâkimu’l-Aklî” şeklinde bir ayrım yapıyor.
Abdülkadir Hüseyin: Akıl konusunda anlaşılması gereken bir husus var. Batı laikliğinin kullandığı bir slogan var: “Aklını çalıştırma konusunda cesur ol!” Onların bahsettiği akıl bizim kastettiğimiz akıl değil. Bizim kastettiğimiz aklı Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin belirttiği burhânî akıldır. Onların kastettiği akıl ise arzu ve şehvetlere dayalı istihsânî akıldır. Selef uleması bu ayrımın farkındaydı. Mesela İmâmu Dâri’l-Hicra İmâm Mâlik (rh. a), Batılı anlamdaki aklı cedel olarak adlandırarak şöyle demiştir: “Yani şimdi biri gelip bizimle cedel yapacak ve onun cedeli uğruna Rabbimiz’in Kitab’ını ve Peygamberimiz’in Sünnet’ini terk mi edeceğiz?” Ebu Nuaym el-Hilye’de rivayet ediyor bu sözü. Şeriat, istihsânî aklı yönlendirmek için gelmiş ve burhânî aklı kendisine istinad noktası edinmiştir. İstihsânî akıl zaman ve mekân olarak değişken maslahatlardan hareket eder ve Şeriat’a muhalif olmadıkça ona itimad edilebilir. Şeriat onu yönlendirmek için gelmiştir. Fakat Mustafa Sabri Efendi’nin temas ettiği burhânî akıl değişmezdir ve Şeriat ona istinad etmek için gelmiştir. Aynı Şekilde er-Râzî Esâsü’t-Takdîs adlı kitabında anlatmaktadır… Akıl ve nakil tearuz ettiğinde –burada kastedilen, katî akıl değildir. Çünkü katî akıl katî nakille çakışmaz. Zira katiyyât tearuz etmez- yani katî akıl ile zannî nass tearuz ettiğinde zannî nass tevil edilir. Aynı şekilde katî nass ile zannî akıl tearuz ettiğinde zannî akıl katî nass lehine değiştirilir.
M. Fatih Kaya: İslâm gelmiş ve saf aklı, selîm ve fıtrî aklı yönlendirmiştir… Aklı kendi haline bırakmamıştır. Batılı akıl saf akıl değildir. Çünkü çevreden, tarihten ve Yunan geleneğinden etkilenmiş ve onlarla biçimlenmiştir.
Ömer Faruk Tokat: Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Abdülkadir Hüseyin: Türkiye’de İmâm Zâhid el-Kevserî ve Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin izinde Dâru’l-Hikme gibi bir kurumun olduğunu duymak ve sizleri tanımak beni mutlu etti. İnşallah irtibatımız devam etsin.
Çeviren ve yayına hazırlayan: Ömer Faruk Tokat
Kaynak.www.darulhikme.org.tr
[1] Roland Barhtes’e göre bir metni anlarken okurun doğuşu, yazarın ölümü pahasına gerçekleşmek zorundadır. “Yazarın Ölümü” teorisi yazarı öldürür ve yazarın boşalttığı yere okuru veya metni oturtur. Metnin yazara rağmen varlığı üzerinde gelişen bu yaklaşım metni odak alır ve metne yeni bir kimlik verir. ÇünküBarthes'e göre bir metinde konuşan, dil'in kendisidir; -yazar değil!' Dolayısıyla Barthes'in teorik olarak gerekçelendirdiği Strüktüralist (Yapısalcı) okuma, 'eser'le 'metni' birbirinden ayırır. Eser, yazara, metin de okura aittir. Metin, okura kendisi için anlam ve etki üretmek üzere bir gösterenler örgütlenmesi olarak verilmiştir (Çev. Ömer Faruk Tokat).
[2] Muhammed Aydemir çevirisidir.
[3] Sezai Karakoç Tercümesi, İslâm’ın Şiir Anıtları
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




