Röportajlar

Ebubekir1Son bir bir buçuk asırda âlem-i İslam’ı ciddi manada istila eden modernist akımların Türkiye’de neşv ü neva bulması, buna karşın ilahiyat camiasının buna hakkıyla karşı koy(a)maması,hatta kimi zaman buna payanda olması sebebiyle çığırından çıkan bu akıma karşı,

Ehl-i Sünnet itikadını, esaslarına vakıf bir surette hakkıyla müdafaa eden Rıhle Dergisi ekibinin mimarlarından Ebubekir Sifil ile yapılan röportajı istifade etmeniz temennisi ile sunuyoruz.

Selim Akduman: Hocam öncelikle İslam dünyasının en büyük problemlerinden birisinin Kültür emperyalizmi olduğunu ifade ediyorsunuz. Nedir bu Kültür Emperyalizmi ve İslam dünyası nasıl etkileniyor bundan?

Ebubekir Sifil: Kültür Emperyalizmi dediğimiz şey batılıların genelde doğu dünyası özelde İslam dünyası üzerinde hâkimiyet tesis etme metodlarından birisidir. Bu modern zamanlarda kendisini gösteren bir hadise. Daha öncesinde biliyorsunuz uzun yıllar süren haçlı seferleri oldu. Haçlı seferleri sonucunda İslam dünyasından umduğunu bulamayan batı dünyası teknolojik gelişmeler ve iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte İslam dünyasına karşı yeni bir hamle başlattı. Bu da kültür emperyalizmi!

Selim Akduman: Nasıl bir hamle bu?

Ebubekir Sifil:Günlük hayatımızı yaşarken, karşılaştığımız her olayda kültür emperyalizmi karşımıza çıkıyor. Günlük hayatı yaşarken, yemek yeme tarzımız, giyinme biçimimiz, damak zevkimiz, yemek mutfak kültürümüz, bütün bunlar bize ait olmayan kültürel vasatlarla oluyor şu anda. Dolayısı ile Müslümanlar birbirleriyle ilişki kurarken, hayatı yaşarken, toplumda, ailede, okulda, toplumu ve toplumsal kurumları oluştururken, hep batılı değer yargılarının, kuralların, kuramların etkisi altında yapıyorlar. Onlar hâkim hayatımıza. Dolayısı ile bir bütün olarak baktığımızda biz bize ait olmayan bir hayatı yaşıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız böyle, dediğim gibi giyinme tarzımız, saçımızı kesme biçimimiz, bu bütün olarak dünyayı kuşatmış ve son gelinen noktada adına küreselleşme denen vaka ile birlikte adeta kendisine karşı konulamaz bir güç olarak lanse ediliyor.

Bu tabi bizim sadece günlük hayatı yaşarken kullandığımız araç gereçlerle karşımıza çıkmıyor aynı zamanda kendi mensubiyetlerimizle ilişkilerimizi de belirliyor. Yani tarihe baktığımızda biz kendi tarihimize geçmişte bizden 150-200 sene önce yaşamış bir insanın baktığı gibi bakmıyorsak bu da bir kültürel emperyalizmdir. Birörnek vereyim size. Müslümanlar hiçbir zaman son 150 yılda yaptıkları kadar İslam tarihini aşağılamadılar. Tarihe, kurumlara, bilimlere, metodolojilere bu kadar küçümseyici gözle bakmadılar.

Mesela İslam tarihi siyasi anlamda bir saltanat tarihidir. Fakat Müslümanlar saltanata hiç bugün olduğu gibi lanetli bir kavram olarak bakmadılar. Böyle bir lanet yüklemediler. Şimdi şuanda demokrasi ile saltanat arasında bir karşılaştırma yapın desek bir insana hiç şüphe yok ki tereddüt etmeden demokrasi diyecek.

Selim Akduman: Hocam bu saltanat kavramını biraz açabilir miyiz?

Ebubekir Sifil: Şimdi hemen söyleyeceğim.  Bu önemli bir kırılma noktası bizim için. Bunu söylerken zihniyet olarak nasıl bir dönüşüm yaşamışız bunu ele vermesi bakımından söylüyorum. Böyle anlaşılmasını istiyorum.

Saltanat babadan oğula geçen bir siyasi yönetim biçimidir.  Bizatihi kötü bir sistem midir bilakis kötü bir sistem değildir. Saltanatı devralan kişi kötü ise saltanat kötü olur. İyi ise iyi olur.

Selim Akduman: Bu demokraside de böyledir zaten…

Ebubekir Sifil: Tabiî ki her yönetim için böyledir. Şimdi biz Hulefai Raşidin yönetimini bizim için referans noktası olduğundan, demokratik yönetilmiş bir dönem olarak, demokratik yöntemlere benzer, yani en azından aykırılık gözetmeyenEbubekir2 bir dönem olarak görüyoruz. Ama böyle değil; Hulefa-i Raşidin’in geliş dönemine bakın… Demokrasiden asla söz edilemez.  Saltanat'a daha yakındır hatta bazılarına göre saltanattır.

Örneğin Hz. Ebubekir'in seçilmesine bakın. Ümmetin ileri gelenleri bir araya geliyor ve Halifeyi seçiyor. Ümmetin büyük bir çoğunluğunun bundan haberi bile yok. 3 kişi oturmuş ve bu 3 kişiden birisi Ümmete halife olmuş.

Ama bunlar ehlü’l-hall ve’l-akd dediğimiz, yani ümmet adına iş görebilme yetkisine sahip, ümmetin ileri gelenleriydi. Bunun için onların beyat ettiği kişi halife oluyordu. Hz. Ebubekir kendisinden sonra Hz. Ömer'i tayin etmiştir. Tavsiye etmiştir. “Benden sonra ona beyat edin” demiştir. Burada da seçim yok, demokrasi yok. Hz. Ömer kendisinden sonra yönetimi 6 kişilik bir şuraya devretmiştir. Burada da bir demokrasi yok. Saltanata daha yakın şeyler.

Bu örneği neden veriyorum?  Demokrasi kötüdür, saltanat iyidir diye değil. Biz kendimize ait kavramlarla düşünmeyi terk ettiğimiz andan itibaren Saltanat’a bir lanet anlamı yükledik. Saltanat kötüdür dedik, demokrasi iyidir dedik.  Bu bizdeki bir düşünce kırılmasının sonucudur. Ve sadece bu alana münhasır değildir. Bizim ulemamızın usul sistemine bakın. Kur’ân’dan, sistemden hüküm çıkarma sistemine bakın. Bugün İslam dünyasında bu usul sistemi adeta beğenilmiyor “bunun yerine daha farklı hüküm çıkarma metodları bulabilir miyiz?” deniliyor. Mesele ne?... Mesele bizim batılı değerlerle, batının anlayışı ile ve değer yargılarıyla çatışma teşkil etmeyecek bir dünya özlemimiz. Bu özlem her şeyin önüne geçmiş durumda. Batıyla çatışmayan, uyum sağlayan bir hayat tarzı, bir din, gelenek, bir siyaset biçimi. “Batıyla çatışmayalım” deniliyor neden?

Selim Akduman: Bu bir yenilmişlik psikolojisinin ürünü değil mi?

Ebubekir Sifil: Tabiî ki öyledir. Çünkü batı dünya demektir. Bakın dünyada iki savaş oldu. Geçtiğimiz yüz yılda iki savaş yaşadık. Fakat biz bunlara dünya savaşı diyoruz. Neden? Aslında bu savaşlar batının kendi içinde yaşadığı savaşlar. Batı dünyayı kendisinden ibaret gördüğü için bunlara da dünya savaşı diyor. Dünya kadar da insan öldürüyor. Her iki savaşta hayatını kaybetmiş insanların sayısı kesin olmamakla birlikte 70-80 milyon civarında. Dünya tarihinde görülmüş bir şey değil. Ama buna “dünya savaşı” diyorlar.  Hâlbuki Asya karışmadı bu savaşa, Afrika karışmadı. Almanların Rusları işgalini hariç tutarsak, Latin Amerika karışmadı bu savaşa, Ortadoğu karışmadı bu savaşa. Nerden dünya savaşı oldu bu? Bu savaş aslında batılıların yaşadığı bir savaş. Ama batılılar dediğim gibi dünyayı kendilerinden ibaret gördükleri için bunun adı dünya savaşı oldu.

Şimdi bakın basında, medyada, televizyonda, gazetede, şurada, burada; “dünya” denildiğinde batı kastediliyor. Batı denilmiyor dünya deniliyor. Mesela “dünya ile bütünleşmek” deniliyor. Ne kastediliyor? Batı ile bütünleşmek. “Dünyadan kopmayalım, bunu dünyaya izah edemeyiz” deniliyor, kasıt ne? Batı.

Öyle bir noktaya geldik ki dünya batıdan ibaret oldu. Dolayısı ile batıda üretilen her türlü değer, kurum, kavram, teknolojik araç gereç, fikir, moda, tarz dünya ölçeğine yayıldı küresel oldu. İşte bu kültür Emperyalizmi dediğimiz şey tam budur. Batının kendi sosyokültürel tarihsel geçmişinden getirdiği tarzları bütün dünyaya yayması, bütün dünyaya lanse etmesi, dolayısı ile bütün dünyanın batılı gibi olmaya çalışması kültür emperyalizmidir.

SÜNNET’LE OLAN BAĞLARIMIZI KOPARDILAR

Selim Akduman: Hocam Kültür Emperyalizmi tepeden inme olmadı. Bir şekilde bir sistem uygulandı. Ve bu da sizin de dediğiniz gibi kavramlar üzerinden gerçekleştirildi. Sizce İslam dünyasında en çok yıpratılan ya da ortadan kaldırılan kavramlar nedir?

Ebubekir Sifil: Böyle bir tespit yapmak aldatıcı olur. Çünkü bizim dünyamızı şekillendiren pek çok temel hayati kavram var. Bu temel hayati kavramların hemen her birinde bir operasyon yaşadık. Başta kendi kaynaklarımız olmak üzere yani biz Kur’ân’la Sünnet’le irtibatımızı temin eden sahih zeminleri terk edip, onun yerine batıdan devşirme kavramları kullanmaya başladık. Mesela bunlardan çok önemlisi ‘Tarihsellik’tir. Gerek Kur’ân gerekse Sünnet bağlamında bu kavramı çok kullanır hale geldik. Kur’ân’daki bazı ayetlerin, Sünnet’teki bazı uygulamaların tarihsel olduğunu söylemeye başladık. Nedir bu? “Sadece indiği dönemdeki toplumu bağlar bizi bağlamaz.”

Selim Akduman: Bu düşünce insanı küfre sokar mı?

Ebubekir Sifil: Evet sokar. Yani Çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında, Tarihsellik temelli fikrinin çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında bunun ucu küfre varan bir şey olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz.

“O dönemi bağlar bizi bağlamaz” demek; Allah Teâlâ’nın o topluma münhasır bir hüküm gönderdiğini, bu ilahi hükmün bizi bağlamayacağını söylemek; bir isyandır, başkaldırmadır, tuğyandır. Dolayısı ile ucu küfre kadar çıkabilir. İşte bunun gibi hayatımızı yönlendiren pek çok kavram var. Biz bu kavramlar üzerinden dinle irtibatımızı kuruyoruz. Sokakta konuşan iki kişiye kulak verdiğimizde herhangi bir İslami mesele konuşuluyor olsun. Birisi bir şey söylediğinde diğerinin verdiği tepki enteresan. “Bu Kur’ân’da var mı?” diyor. Şimdi bu bir bilinç durumunun ifadesidir. Bir şey münhasıran Kur’ân’da varsa kabule şayandır. Yoksa değildir. Bu da işte bir kültür emperyalizminin sonucudur. Neden? Çünkü az önce ifade etmeye çalıştım. Peygamber efendimizin Sünnet’iyle irtibatımız zedelendi. Sünnet’e güvenimiz kalmadı. Yani bizi kurtaracak olan Nuh’un Gemisi, Sünnet-i Seniyye. Ama biz onunla olan irtibatımızı bilinçli olarak zedeliyoruz. Ve sonra İslam’ı Kur’an’a tabiri caizse hapsediyoruz. İslam Kur’an’dan ibaret değildir.

Ebubekir3Temelde/merkezde Kur’an var; ama O’nun yanında Efendimiz (s.a.v) buyurmuş, ‘Bana onun yanında O’nun gibisi veridi. O’nun misli verildi.’ Evet, Kur’ân’sız olmaz. Ama onun yanında onun misli var. Kur’ân’ın hayata açılımı var. Ete kemiğe bürünmüş hali var, O’da sünnet işte. Sünnet’le ilişkimiz irtibatımız zedelendiği için karşımızdaki kişi konuştuğunda “bu Kur’an’da var mı?” diyoruz. Varsa kabul edeceğiz, yoksa reddedeceğiz.

Bu bizim doğrudan itikadımıza yansıdı. Sünnet’le sabit olmuş pek çok itikadi umdeyi, unsuru kolayca reddedecek hale geldik. Bakın şimdi, kabir azabı, kıyamet alametleri, Hz. İsa’nın nüzulü, Deccal, sırat, mizan, şefaat, Allah Teâlâ’nın kıyamette gözle görülmesi gibi hususlar bizim Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikat kitaplarında eskiden beri zikredilir. Ve bunun istisnası yoktur. Bir insan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına mensupsa bunların hepsine inanır. Fakat son zamanlarda Sünnet konusunda beynimize sokulan virüsler marifetiyle biz bunları inkâr eder hale geldik.

Selim Akduman: En çok tartışılan konu da Hz. İsa gelecek mi?  Gelmeyecek mi?

Ebubekir Sifil: Tabi bunu kim tartışıyor. Bizimle aynı safta duran, namaz kılan, aynı ismi taşıyan, İslami hizmetler yapan insanlar. İşte Kültür Emperyalizmi dediğimiz şey bu. İtikadımıza kadar uzanıyor. Nereden kaynaklanıyor bu? Çünkü diyor; ‘İsa A.S’dan bu yana 2000 sene geçmiş, nerede yaşıyor, ne yiyor, ne içiyor?’ tam bir materyalist ve pozitivist felsefe. Biz biliyoruz ki: Peygamberler mucize gösteren insanlardır. Allah Teâlâ Peygamberler vasıtasıyla ilahi mesajlar insanlara ulaşsın diye zaman zaman irade buyurduğunda tabiat kanunlarını devre dışı bırakıyor ve insanlara harikulade dediğimiz, adet üstü, normal dışı zuhuratlar gösteriyor. Bu zuhurat değil, gösteri değil, olay hakikaten cereyan ediyor.

Efendimiz (S.A.V) bir işaretiyle ayı ikiye böldüğünde insanların gözüyle ay ikiye bölünmüyor, ay gerçekten ikiye bölünüyor. Parmaklarından su akıttığında insanlara öyle görünmüyor, su gerçekten akıyor. Mucize bu. Mucize ile göz boyamacılık arasında ki fark bu zaten.

Şimdi bunu rasyonel akıl izah edemediği için, Müslümanlarda Kültür Emperyalizmi sonucunda rasyonel düşünmeye başladıklarından,  mucizeyi inkâr ediyorlar. İspat edemedikleri için. Temelini açıp bakıyorsunuz nerede var bu? Modernist Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının din anlayışlarında var.

Selim Akduman: Hocam bunun bir sebebi de genel de tarikat geleneğinde olan, Şeyh uçmaz, mürit uçurur anlayışı ile olur olmaz şeylere inanmaktan kaynaklanmıyor mu?

Ebubekir Sifil: Bu doğrudur. Tabiî ki böyledir. Ama bir yanlışı ortadan kaldıracağız diye başka bir yanlış yapmak doğru değildir. Bu mantıksız bir şeydir. Yanlış yanlıştır. Onu tek başına lokalize edip onunla aynı sahada mücadele etmek gerekir. Böyle bir yanlış yapılıyor diye doğruları da buna feda etmek doğru değildir. Yanlış bir mantık olur bu. Tasavvufta olsun, başka sahalarda olsun, kesinlikle insanın olduğu her yerde ifrat da olur tefrit de. Önemli olan bunları müstakim bir şekilde değerlendirmek, istikamet ölçüsünde değerlendirmek gerekmektedir. Yoksa her alanda, her toplumda, her tarihte ve coğrafyada ifrat da vardır tefrit de vardır. Birisi için ya da diğeri için istikameti, doğruyu terk etmek yanlış olur.

-Devam Edecek-

İkinci Bölüm: Cemaatle Tesbihat Yapmak Bidat Mi?”

Kaynak: www.ajans5.com


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile