Marmara İlahiyat Tasavvuf Yüksek Lisans Öğrencisi ve köşe yazarlarımızdan olan Ayşe Serra'nın Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ hocamızla yaptığı röportajı yazının devamında okuyabilirsiniz.
Tercüme-i hâlinizi alabilir miyiz hocam? Hayatınızı ayrıntılı olarak bilmek bizi şereflendirecektir.
1937’de Amasya’nın Akyazı Köyü’nde doğdum. Doğduğum zaman bana Osman adını koymuşlar. 1956’ya kadar da adım Osman’dı. Bu köy (Akyazı), Batum’un Hulo İlçesi’ne bağlı Beğlet Köyü’nden, 93 Harbi’nden (1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi) sonra memleketlerinden ayrılan dedelerimiz tarafından kurulmuştur. 93 Harbi’nden sonra Kars, Artvin ve Batum vilâyetleri Ruslara bırakıldığından Emin dedem ve babası Kahram memleketlerini terk ederek Osmanlı Ülkesi’ne hicret etmişler, Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaştıktan sonra köyümüzün şimdiki yerine yerleşmişler. Rahmetli babam Ahmet Uludağ (ö.2006) ve rahmetli annem Emine Uludağ (ö.1992) bu köyde dünyaya gelmişler.
Ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Osman adını vermişler. Üçü kız, sekiz kardeştik. Yaş sırasına göre kardeşler: İsmail,
Osman, Yunus, Süleyman, Hatice (Allah rahmet eylesin), Mehmet, Fatma, Ayşe. Aslında on bir kardeşiz ama diğer üçü bebekken vefat etmişler.
93 Harbi’nde köyümüz kurulduktan sonra Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi (seferberlik), İstiklâl Harbi olmuş. Askerlik çağındaki köyümüzün erkekleri bu savaşlara katılmışlar.
1 Eylül 1939’da İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde 2-3 yaşlarında idim. Bir-iki sene sonra babam askere gitti ve dört sene askerlik yaptı. Annem, anneannem ve dört kardeş bir evde yaşamak durumunda kaldık. Dört çocuklu bir kadının tek başına geçimini sağlamasının kolay olmadığı bir gerçek. Sıkıntılı günler geçirdik ama hayatımızı sürdürdük.
5-6 yaşımda annem Kur’ân okumayı öğrenmemiz için bizi hocaya gönderdi. Rahmetli Rahime Halam, köyde evinde çocuklara Kur’ân öğretiyordu. Ben de Kur’ân okumayı ondan öğrendim ve 7 yaşımda iken Kur’ân’ı hatmettim. Bir ara camimizin kuzey tarafındaki odada köyümüzün imamı rahmetli İsmâil Yeşilçay çocukları okutuyordu. Onun derslerine devam ettim. Bazı sureler ezberledim ve Karabaş Tecvidi’ni okudum ve öğrendim.
O tarihte köyümüzde ilkokul yoktu. Komşumuz rahmetli Ziya Arslan eğitmen olarak tayin edilmiş, 1-2 ve 3. sınıf öğrencilere alfabe, okuma-yazma öğretiyordu. Kısa bir zaman sonra köyümüzde bir ilkokul yapıldı ve köy enstitüsü mezunu iki öğretmen tayin edildi. Bu okula kaydım yapıldı ama üç sene okula devam edemedim. Daha sonra okulun 4. ve 5. sınıflarına devam ettim. İlkokul diplomam Nisan 1953 tarihi taşıyor. Ama 1951’de mezun oldum.
Köyde Siretü’n-Nebi, Ahmediye, Necâtü’l-Mü’minin, Mızraklı İlmihal ve Battal Gazi kitapları okunurdu. Önceleri bunları can kulağıyla dinlerdim. Sonraları kendim de okumaya başladım. Bu yaşlarda dini bilgilere oldukça meraklı idim. Çocukluk arkadaşım rahmetli Mehmet Yıldırım, önce hafızlığa çalışmış sonra Konya’ya gidip İmam-Hatip okulunda kayıt olmuştu. İmam-Hatip okulları hakkında ilk defa Hayrettin Karaman Bey vasıtasıyla bilgi sahibi olmuştum. Mali durumum müsait olmadığından İmam-Hatip Okuluna kayıt olamamıştım. 1953’te açılan Çorum İmam-Hatip Okuluna ancak 1956’da kayıt olabildim. Fakat 1937 doğumlu olduğumdan o sene askere gitmem gerekiyordu. Ayrıca 16 yaştan büyük olanları ortaokullara ve İmam-Hatip okullarına almıyorlardı. Bu durumda İmam-Hatip Okulu’nda okumam imkânsızdı. Mahkeme kararıyla yaşımı küçültmem gerekiyordu. Bu ise uzun zaman alacaktı, hem de çok zordu. Daha pratik bir çözüm aradık ve bulduk.
Hocam, askerlik meseleniz ve Osman kardeşiniz bizler için latife konusu? Hatırlayınca tebessüm ediyoruz. Neydi askerlik meselesi ile alakalı çözümünüz?
Benim küçüğüm olan Yunus, Amasya Erkek Sanat Okulu’nda okuyordu. Onun küçüğü olan Süleyman 1940 doğumlu idi ve koyunlarımızı güdüyordu. Fakat işinden memnun değildi. Çobanlıktan bıkmıştı. Ne pahasına olursa olsun bu işi bırakmak istiyordu. Aklımıza şöyle bir çözüm geldi. Süleyman’la nüfus cüzdanlarımızı değiştirmek. Süleyman bu çözümü memnuniyetle kabul etti. Artık koyun çobanlığından kurtulması imkânı doğmuştu. O, üzerinde “Osman Uludağ” yazan nüfus cüzdanını alıp askere gidecek, ben de üzerinde “Süleyman Uludağ” yazılı olan nüfus cüzdanını alıp İmam-Hatip okuluna kayıt olacaktım. Her iki nüfus cüzdanında da fotoğraf yoktu. Köyümüzün muhtarı rahmetli Süleyman Acar askere gidecek olan Süleyman Uludağ’ın adının Osman Uludağ olduğunu tasdik edince, kardeşim askerin yolunu tutarken, ben de onun nüfus cüzdanıyla Çorum’a gidip kaydımı yaptırdım. Adımı soranlara ben de ismimin Süleyman olduğunu söylüyordum. Çorum’da esas ismimin Osman olduğundan senelerce kimsenin haberi olmadı. Kayıtlarda adım Süleyman olarak geçiyordu. Başlangıçta bu adı biraz garipsedim ama sonra alıştım. Benimle beraber Çorum İmam-Hatip Okulu’na kayıt olan köyümüzden iki öğrenci daha vardı. Süleyman Tarçın ve Mehmet Avcı. Sonra Osman Çetin de bunlara eklendi. Bunlar adımın Osman olduğunu biliyorlardı. Ama bana Süleyman diye hitap ediyorlardı.
Tatillerde köye ve Amasya’ya gittiğimde, herkes bana Osman diye hitap ediyordu. Hala da oradaki adım Osman. Kardeşlerim de bana Osman derler. Annem ve babam da hep Osman derlerdi. Fakat Çorum’da ve İstanbul’da okul arkadaşlarım, Kastamonu’da, Kayseri’de, Bursa’da ve askerde (Kırklareli-Pınarhisar) yani görev yaptığım yerde herkes beni Süleyman olarak bilir. Osman göbek adım, Süleyman gerçek adım oldu.
Kardeşim ad değişiminden hiç şikâyetçi olmadı. Hatta Almanya’da üç sene daha erken emekli olmasına sebep olduğu için memnun bile oldu.
İslâm Hukuku'na yönelik eserleriniz çok fazla. Alanlar arası uçurumun çok fazla olmasına, daha doğrusu bugün öyle bir bir duruma getirilmesine rağmen, diğer alanlarla da bu kadar ilgilenmeyi neye borçlusunuz?
Beni yakından tanıyanlar öğrencilik yıllarımda bazıları Fıkıh İlmi’ni, bazıları da Kelâm İlmi’ni yakıştırırlardı. Ve haklı da idiler. Çünkü benim bu ilimlere kuvvetli bir eğilimim vardı. Fakat aynı zamanda felsefe, özellikle de, tasavvuf tarihine oldukça meraklı idim. Sonuçta tasavvufu tercih ettim fakat bu tercihime arkadaşlarım ve dostlarım fazla anlam veremediler. Galiba bir tercih yaptığımı
düşündüler. Bir bakıma haklıydılar çünkü onlar tasavvuf deyince, şeyh-derviş, tarikat-tekke, hırka-tesbih gibi şeyler anlıyorlardı. Tabi ki bunlar tasavvufta vardır ve önemlidir ama beni daha çok tasavvuftaki hikmet, marifet, irfan ve ahlak yani tasavvuf felsefesi ve etiği ilgilendiriyordu. İşin bu tarafına yeteri kadar dikkat etmeyenler tercihimi anlamakta güçlük çekmişlerdi.
Fıkıh ilmini de kelâm ilmini de severim, bunlarla epey meşgul oldum. Kütüphanemde bu iki ilimle ilgili temel eserlerin bir bölümü mevcut, gerektikçe bunlara bakarım. “İslam Açısından Musiki ve Sema”; “İslam’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış” isimli eserlerimde fıkıhla ilgili epey meseleleri yorumlamaya ve değerlendirmeye gayret ettim. Bir disiplin olarak da, fıkıh ve hukuk konusunda belli bir kanaate ulaştım. Fakat bütün bunlara rağmen kendimi bir fıkıhçı olarak görmem. Bugün hem ilâhiyat, hem hukuk fakültelerini bitirmiş çift diplomalı fıkıhçı hocalarımız var. Fıkıh ilmi onların işi.
Şu husus bence çok önemli: İlim bir külldür. Onu bir bütün olarak görmek ve ele almak gerekir. Eğer küll olan bir ilmi bir yana koyup onun sadece bir cüz’ü ile uğraşırsanız bu cüz’ün uzmanı olmak isterseniz bunu tam olarak başaramazsınız. Zira bütünü tam bilmeden onun bir parçasını tam ve doğru olarak kavramak kolay kolay mümkün olmaz. Bundan dolayı İlahiyat Fakülteleri’nde Temel Din Bilimleri, Temel İslam Bilimleri, Tarih ve Sanat Tarihi gibi ana bölümler var.
Mesele çağımızın şartları içinde İslam’ı doğru anlamak ve doğru yorumlamaksa, uzmanlık alanımız ne olursa olsun Tefsir, Siyer, Hadis, İslam Tarihi, Kelam, Fıkıh, Ahlak ve Tasavvuf gibi Temel İslam İlimleri konusunda ana hatları itibariyle sağlam, doğru, güvenli ve köklü bilgilere sahip olmak zorundasınız. Bunlardan birinde ihtisas yapıp ve derinleşip diğerlerini tamamen veya kısmen ihmal etmek yöntem olarak hatalıdır. Sizi istediğiz sonuca götürmez, verimsizliğe mahkûm eder. Müslüman toplumlarında isimlerini verdiğim Temel İslam İlimlerinden başka aklî, felsefî, beşerî ve normatif ilimler dediğimiz metafizik, mantık, geometri, aritmetik, astronomi, tıp, tarih ve coğrafya gibi ilimler, bundan başka zenaatlar (hirfetler-meslekler) ve estetik sanatlar da vardır. Ve bütün bunlar İslam medeniyeti ve kültürü bakımından çok önemlidir.
İslâm medeniyeti ve kültürü hakkında genel ama ihatalı bir kanata sahip olmayan bir kimsenin belli bir İslam dalında uzmanlaşması ve derinleşmesi-ki bunun mümkün olup olmadığı ayrı bir meseledir- kendisini dar bir alanda sınırlaması, sonuç itibarıyla verimsizliğe mahkûm etmesi anlamına gelir.
Dil bilmek, özellikle Arap lisanını bilmek de ilahiyatla ilgili araştırmalarda vazgeçilmez bir araçtır.
Yukarıda sayılan ilimlerden başka çağımızdaki felsefi akımlar ve doktrinler, psikoloji, sosyoloji, antropoloji gibi ilimler; hukuk, siyaset ve iktisat ve sanat gibi disiplinler hakkında da genel ama geçerli bilgilere sahip olmak icap eder. Bu, bizim içimizde yaşadığımız dünyayı ve bir parçası olduğumuz insanlığı doğru kavramamızı, çağımızdan haberdar olmamızı sağlar.
Bahsettiğim hususları iç içe geçmiş üç daire şeklinde düşünebilirsiniz. Birinci daire İslam ilimlerini, bundan daha geniş olan daire Müslüman toplumlardaki ilim ve sanatları, en geniş olan üçüncü daire genel anlamdaki kültür ve medeniyeti, yani insanlığın ortak mirasını kapsar.
Tabidir ki, ilimlerin, disiplinlerin ve sanatların bu kadar çok arttığı çağımızda her şeyi ayrıntılı olarak bilmek mümkün değildir. Bu üç daireden birincisiyle ilgili bilgiler özel ve ayrıntılı iken ikincisi ile ilgili bilgiler genel ve tümel, üçüncüsüyle ilgili bilgiler ise daha genel ve tümel olur. Bunlarda ayrıntı söz konusu olmaz.
Tasavvuf son zamanlarda ön plana çok fazla çıkmaya başladı. Bir restoran açılışında semazen gösterisi olabiliyor, bir sema gösterisine ilgi çok fazla olabiliyor. Bizim insanlara şekilsel boyutunu değil de tasavvufun özünü anlatmamız gerekiyor değil mi, Tasavvufun İslam’ın özü olduğunu insanlara nasıl anlatabiliriz?
Doğru ama bunlar tasavvufun kendisi değil, şekil ve gölgesidir. Buna popüler veya folklorik tasavvuf da diyebilirsiniz. Gerçek tasavvuf, tasavvufi hayat tarzını bilerek ve bilinçli bir şekilde yaşamakla öğrenilir. Fakat klasik tasavvuf kitaplarını okumanın, bunlardan edinilen bilgileri uygulamaya koymanın sûfî-meşreb ve sûfîlik hakkında bilgisi ve tecrübesi olanlarla sohbet etmenin de tasavvufî hayatı tanımamızı sağlayacağını düşünüyorum.
Ahlaki yozlaşmanın ilerlediği, kadının bir araç gibi kullanıldığı bu devirde "Sufi Gözüyle Kadın" isimli eserinizden yola çıkarak, Müslüman kadının tutumu ne olmalı, bu tutum karşısında Müslüman erkeğin tutumu ne olmalıdır hocam? Tasavvufi bakış açısıyla Müslüman kadın-erkeği bizlere anlatır mısınız?
Son zamanlarda bütün İslam ülkelerinde “İslam’da kadının yeri” konusunda pek çok eser yazıldı. Bu eserlere bakıldığında Müslüman kadının ihmal edildiği, İslam’ın kadına tanıdığı hak ve yetkileri Müslüman kadının tam olarak kullanamadığı, geliştirilmesi
gereken söz konusu hak ve yetkilerin zamanla iyice daraltıldığı kanaatine varırsınız. Bu durumun ortaya çıkmasında eski tarihlerden bu yana süregelen törelerin ve adetlerin büyük tesiri var.
XIX. asrın ikinci yarısından itibaren bazı Müslüman yazar ve düşünürler kadın hakları üzerine yazılar yazmaya başladılar. Böyle bir anlayışın ortaya çıkmasında Avrupa’nın özellikle Avrupalı kadınların sahip oldukları hakların büyük etkisi oldu. Kadın hakları konusu bütün halkların özellikle Müslüman kavim ve milletlerin önemli bir meselesi olmaya devam etmektedir.
Biz, “Sûfî Gözüyle Kadın” isimli eserimizde meseleye tasavvuf açısından baktık ve bu konuya katkıda bulunmak istedik. Kanaatime göre yetmiş iki millete bir gözle bakma ilkesinden hareket eden sûfîler, kadın hakları ve kadının değeri hususunda oldukça önemli ve olumlu görüşlere sahiptiler. Bundan yararlanmak icap eder.
Son bir buçuk asırda toplum epey değişti. 1950’den itibaren köyden kente göç olayı aile yapısını derinden etkiledi. Bundan sonra her şey eskisi gibi olamaz. Bu süreci iyi okumamız gerekiyor. Kız ve kadınlarımızın İslam inancını, ahlakını, edebini ve terbiyesini koruyarak bütün ilim ve sanat dallarında okuma, öğrenim görme, istidat ve kabiliyetlerini geliştirme, çeşitli iş kollarında görev alma ve çalışma hakkı bulunduğu, bu hususlarda kadınların erkeklerle eşit haklara sahip oldukları kabul edilmelidir. Bunun mücadelesini önce kadınların yapması gerekir, erkeklerin de bu konuda onlara destek olmaları lazımdır. Kadınlar, haklarını savunurken erkekleri eleştirmelidirler ama eleştirilerinde dikkatli ve gerçekçi olmalıdırlar. Aile içi şiddet ve töre cinayetleri elbette ki kınanmalıdır. Ama bunda sosyal yapının, kültürel koşulların ve eğitimsizliğin rolü de hesaba katılmalı. Feministçe tavırları, ben şahsen doğru bulmuyorum.
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, en fazla kız öğrenci alan bir fakültedir. Burada master ve doktora yapan kız öğrencilerimiz de var. Bunların son derece zeki, çalışkan, başarılı, edepli ve terbiyeli olduklarını görmekle bahtiyar oluyorum. İlerisi için ümitliyim. Asırların getirdiği ihmaller ve yerleşik adetler kısa sürede düzelmiyor. Bu konudaki iyileşme ve düzelme epey zaman alacak. Ama mücadeleye de devam edilmesi lâzımdır.
Geri kalmış bir toplumda haklarını kullanamayan ve hakları yenen sadece kadınlar değildir. Erkekler de aynı durumdadır. Eğer bir toplum geri kalmış ise, kadınıyla, erkeğiyle geri kalmıştır. Eğer bir gelişme ve iyileşme olacaksa kadınıyla, erkeğiyle birlikte olur.
İlâhiyattaki bazı hocalarımız tasavvufa neyzen bakıyorlar. Bunun sebepleri neler olabilir?
İlâhiyatta bazı meslektaşlarımızın tasavvufa yan baktıkları bir gerçek. Sadece onlar değil, toplumun çeşitli kesimlerinde onlar gibi düşünenler var. Bunun birçok sebebi var. Başlıcaları:
a) Tasavvuf bir meşrep ve gönül meselesidir. Her müminin bu hareketi benimsemesi ve içinde bulunması beklenemez. Fakat burada söz konusu olan tasavvufa muhalefet ve sûfîlere husumettir. Tasavvufa karşı olanların da kendilerine göre bir dünya görüşleri, İslam’ı algılama şekilleri var, yani onların da kendilerine özgü bir meşrepleri ve zihniyetleri var. Bunlar genellikle ya aşırı derecede nasçı (dogmatik) veya gereğinden fazla akılcıdırlar (rasyonalist). Bunların nasçılığı veya akılcılığı tasavvufa meşruiyet alanı bırakmayacak kadar katıdır. Bazı selefilerde ve fakihlerde olduğu gibi.
b) Tasavvuf karşıtlığının bir sebebi de bu hareket hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmamaktır. “Kişi bilmediğine düşmandır.” Yukarıda işaret ettiğim gibi İslam’ı ve tarih içinde oluşmuş İslam Kültürü’nü bir küll/bütün olarak göz önünde bulunduran insaf ve vicdan sahibi bir mümin, tasavvufu ve sûfîleri makul ve mutedil bir şekilde eleştirirse de temelde ona muhalif ve muarız olmaz. Onları takdir ettiği de olur.
c) Tasavvufa yan bakılmasının diğer bir sebebi, sûfîler arasına bir hayli istismarcının, ibâhiyecinin sızmış olmasıdır. Bunların bir kısmı İslam öncesi inanç ve âyinlerini tasavvuf perdesi altında sürdürmektedirler.
d) Samimi olsalar bile şeyh, mürit ve tarikat ehli olduklarını söyleyenlerin, kendilerini bu şekilde tanımlayanların azımsanmayacak bir bölümünün cahil ve mukallit, yeteneksiz ve yetersiz olmaları onlara karşı olmanın diğer bir sebebidir. Cahil dervişlere ve ham sofulara bakanlar, bütün mutasavvıfları öyle görüp hepsini toptan reddetmektedirler.
e) Hoşgörü güzel, bağnazlık çirkin bir şeydir. Kendi din algılarına taassupla bağlı olan fanatik ve müfritler başkalarına müsamaha göstermezler.
f) Medrese genellikle tekkeye karşı olmuştur. Bugün tasavvufa muhalif olan bazı ilâhiyatçılar müderrislerin vârisidir.
Burada üç nokta önemlidir. Tasavvuf ve tarikat mensubu olduklarını söyleyen bazı zevat, zâhir ulemasına yan bakmakta, adeta onları hafife almakta, kendilerine acımakta, hoşgörü göstermemektedir. Gerçek sûfî, kendine müsamaha göstermeyenlere de müsamaha gösterir. Yani hoş görüsüzlük tek taraflı değildir.
İkinci mesele şudur: Tasavvufu eleştirenler aslında tasavvufa karşı olmadıklarını, sadece mutasavvıf geçinenleri, istismarcılar ve cahil dervişleri eleştirdiklerini, onlara karşı olduklarını iddia ederler ama beğendikleri bir mutasavvıf da yoktur.
Başka bir mesele de şudur: Tasavvuf ve sûfîler, sadece dini gerekçelerle eleştirilmiyor. Topluma zarar verdikleri, toplumun gerilemesine ve çökmesine sebep oldukları gerekçesiyle seküler, laik ve pozitivist kesim tarafından da eleştiriliyor. 1925’te çıkardıkları bir kanunla tekkeleri kapatan ve tarikat faaliyetlerini yasaklayanlar bunlardır. Tuhaftır ki, bazı ilahiyatçıların yolları ister istemez onlarla kesişiyor.
Osmanlı'da medrese-tekke ayrımı çok fazla yoktu. Medrese hocası aynı zamanda bir yere intisaplı idi. Şu anda ise aradaki uçurum çok fazlalaştı. Birçok hocamız maalesef bu gelenekten, anlayıştan nasibini almamış. Bu ayrımın sebebi nedir?
Başlangıçta öyle idi. Fakat sonradan değişti. Medrese genel olarak tekkeye muhalifti. Bugün tasavvufa yan bakan ilahiyatçıların medrese zihniyetine vâris olduklarını söylemek yanlış sayılmaz. Akıl-gönül, zâhir-bâtın ihtilâfı ve çekişmesi medrese-tekke çatışması şeklinde devam etmiştir. Fakat bu, her medrese mensubu tekkeye, her tekke mensubu medreseye muhaliftir, anlamına gelmez.
Tasavvufun mistisizm'den ayrı olduğu nasıl kanıtlanabilir? Asr-ı saadetin kokusuyla var olduğu insanlara nasıl aktarılabilir?
Tasavvuf, mistisizmden ayrıdır. Bütün dünya dinlerinde az-çok mistik eğilimler mevcuttur, hatta mistik ağırlıklı dinler de vardır.
İslam’da tasavvuf adı altında faaliyet gösteren ve mutasavvıf olarak bilinen herkes ve her hareket İslam’a uygundur, bunlar İslam tasavvufudur denemez. Şer’i ahkâma uygun ve ehl-i sünnet çerçevesinde yer alan tasavvuf yanında merdut ve şeriat dışı tasavvufi akımlarda vardır. İbahiye, hululiye, hurufiye gibi. Bunlara mistik akımlar demek yanlış olmaz.
İslam dininin kendine özgü bir tasavvufu bulunduğunu göstermek için epey eserler yazılmıştır. Tasavvufa karşı olan ama aynı zamanda iyi niyetle hakikati arayan, önyargısı bulunmayan zevâta o eserleri tavsiye etmek gerekir, “İhya” gibi, “Mesnevi” gibi. Bundan tat ve koku alacaklarını ümit ederim.
Tasavvuf eğitimiyle bir genç nasıl yetiştirilebilir? Bunun teorik yönünden ziyade pratik yönünün nasıl olacağını aktarabilir misiniz?
İster genç, ister yaşlı olsun herkes tasavvuf terbiyesi alabilir, nefsini ıslah için çaba harcayabilir. Bu konuda mürit ve sülûk ehlinin gözeteceği usul ve esaslar tasavvuf kitaplarında, özellikle “Âdâbü’l-Mürîdîn” denilen eserlerde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Ayrıca menakıbnameleri okumanın da faydası var. Fakat bütün bunlar âlim, ârif ve hakîm bir ustanın gözetiminde ve denetiminde olmalıdır. Unutmamak gerekir ki, tasavvuf bir ilim yolu olmaktan çok amel yoludur. Bir fikir ve anlama meselesi olmaktan fazla bir yaşama ve uygulama meselesidir, bir ahlak konusudur.
Hocam, "İslâm Düşüncesi'nin Yapısı" adlı eserinizi Prof. Dr. Mustafa Kara hocamın önerisi ve sizin kabulünüzle karşılıklı mütalaa etmiştik. Eleştirilerime müspet bakmış ve yapıcı manada bizi aydınlatmıştınız. Bu fırsatı verdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Şimdi sizden özetle eserleriniz hakkında bilgi istemeyi talep ediyoruz. Yakından takip edenler var, diğer arkadaşlarımızı da eserlerinizi okumaya yönlendirmek adına bu güzel bir bilgi olacaktır inşallah.
Eserlerimi Dergâh Yayınları’ndan, Marifet Yayınevi’nden, Kabalcı Yayınevi’nden, İnsan Yayınları’ndan, Mavi Yayınları’ndan ve Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları’ndan temin etmeniz mümkün. Mavi Yayınları’ndan çıkan Tasavvufun Dili (I-III) ve Timaş Yayınları’ndan çıkan “Tasavvufta Keşf ve Keramet”, Dergâh’tan yeni çıkan “Dört Kapı Kırk Eşik” gibi kitaplarım sorularınız bakımından önemli. Bu eserleri dikkatlice okursanız zihninizi meşgul eden sorulara cevap bulabilirsiniz.
Hocam, yeni eseriniz “Dört Kapı Kırk Eşik” adlı eseriniz hakkında bizlere bilgi verir misiniz?
İslâm toplumlarında yaygın olan tarikatlar dışındaki başlıca tasavvufi hareketler incelenmiştir. Bunların içerisinde ehl-i sünnet çerçevesindeki tasavvufî hareketler bulunduğu gibi sünnî olmayan tasavvufi hareketler de mevcuttur. Bu eserin İslam toplumlarındaki yaygın bulunan tasavvufun tam bir fotoğrafı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca tasavvufun diğer İslamî ilimlerle ilişkisi de bu eserde gösterilmiştir.
Çok değerli hocam, bize vakit ayırdığınız ve bizi bilgilendirdiğiniz için size çok teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun. Dualarınızdan bizi unutmayınız.
İlginize teşekkür ediyor, selam ve sevgilerimi yolluyor, Hak Teâlâ’dan başarılı ve afiyette olmanızı niyaz ediyorum.
Röportaj: Ayşe Serra
Marmara İlahiyat Tasavvuf Yüksek Lisans Öğrencisi
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
gürcistan/batum
Özellikle Sayın Prof.Dr. Süleyman Uludağ Hocamız benim için gerçekten nadide bir şahsiyet. Kıymetli Hocamı Uludağ üniversitesi-İlahiyat Fakültesinde iken onu ilmi ile ameli bir âlim olarak tanıdım. Aynı şekilde sayın Prof.Dr. Hamdi Döndüren Hoca.
Uludağ Üniversitesinde yaklaşık 6 yıl çalıştım, sonra Hitit Üniversitesine atandım.
Saygılarımla
Nizameddin İbrahimoğlu
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.