Pazartesi, 22 Mart 2010 13:43
Muhammedî Nur: Okuması yazması yoktu. Ümmî bir Peygamberdi ama ilmin hazinesi O idi. Âlemlerin yaratılışına sebep de O idi.
Bu ilim, hâl ilmiydi, kitaplardan tahsil edilebilecek bir ilim değildi. Kitap ve Sünnet’in sahibinden silsile yoluyla kalben, ruhen ve keşfen intikal eden bir ilimdi. Onun için adına marifet denilmişti. Cennetlik gençlerin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin [radiyallahu anhum] ve o pâk soydan gelen Sadât-ı Kirâm, zahiren ve batınen bu ilmin mirasçıları idiler. Temiz fıtratları İki cihan güneşi dedelerinin temiz mayasıyla mayalanmıştı. Bu yüzden etraflarında büyük vakumlar meydana getiren birer hidayet meşalesi olarak arzı endam ediyorlardı. Onların içinde bulunduğu veliler silsilesi dahi, mânâ ve mâhiyet itibariyle farklılık arz ediyor, her biri birer "Altın Silsile (silsiletü’z-zeheb)" hüviyetine bürünüyordu. İçinde ehl-i beytin bulunduğu bir silsileye niçin “Altın Silsile” deniliyordu? Bunun cevabını veren de O idi.
ياَ أيُّهَا النَّاس إنِّي قَدْ تَرَكْتُ فِيكُمْ مَا إنْ أخَذْتُمْ بِهِ لَنْ تَضِلُوُا كِتَابُ اللهِ وَعِتْرَتِي أهْل بَيْتِي
"Ey insanlar size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri Allah'ın Kitabı Kur’an’dır. Diğeri de kendi neslim, Ehl-i Beytim'dir.”[2] Buyuruyor ve sonra şöyle devam ediyor:
وَأَهْلِ بَيْتيِ أُذَكِّرُكُمُ اللهَ فيِ أَهْلِ بَيْتيِ أَذَكِّرُكُمُ اللهَ فيِ أَهْلِ بَيْتيِ
“Size bir de Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum. Allâh’tan korkun da Ehl-i Beyt’ime hürmet gösterin! Allâh’tan korkun da Ehl-i Beyt’ime hürmet gösterin”[3]
Bir gün Allah Resulü [sallallahu aleyhi vesellem] henüz o sıralarda küçük bir çocuk olan torunu Hz. Hüseyin'in anlından öpmüştü. O, mübarek dudağını Hz. Hüseyin’in alnına koyarken kim bilir belki de istikbalde pâk neslinden gelecek olan büyük imamların manen alnından öpüyordu. İmam Zeynelâbidin, Muhammed Bakır, Cafer-i Sadık, (radıyallâhu anhum), Şah-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, Seyyid Emir Külâl Hazretleri gibi (kaddesallahu esrarahum) daha nice Ehl-i beyt İmamlarını karşısında seyrediyor ve onları manen müjdeliyordu.
Ahlâk ve İbadeti
Efendimiz (a.s.v.), “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmişti.”[4] Ekseriyetle ıstıraplı ve düşünceli idi. Allah’tan kopuk bütün bir âlemin muhasebesini yapar ve sancısını çekerdi. Pek az konuşur, konuştuğu zaman da tane tane konuşurdu. Hayatında onu güldüren hadiseler pek nadirdi. Çoğunlukla tebessüm ederdi. İnsanlara son derece müsamahakâr davranır, herkesin derdini dinler, ihtiyacını gidermeye çalışırdı. Kendisi ve ehl-i beyti günlerce aç kaldığı olur ama ellerine bir hurma geçse onu ihtiyacı olana verirlerdi. Onun İstirahatı yok denecek kadar azdı. İbadeti ve bir de aile hayatı istisna edilecek olursa kendine ait bir hayatı yoktu. Hep başkaları için yaşıyor, ins ve cinni tevhidin özündeki saadete davet ediyordu. Onun gönderilişindeki asıl hikmet de buydu. “Âlemlere rahmet olarak gönderilmişti” (Enbiya, 21/107) Allah’a çok şükreder, teheccüd namazlarını kılar, bazen olur ki sabah ezanına dek topukları şişinceye kadar gözyaşları içinde ibadet ederdi. Kimi zamanlar oruç tutar, ekseriyetle sabah ve ilkindi namazlarından sonra zikirle meşgul olurdu. En çetin harplerden dönerken bile “Küçük cihaddan büyük cihada döndük”[5] buyurarak nefisle yapılan mücahedenin önemine işaret ederdi.
Hira: Asıl Doğum
Beşeriyetin ufkundaki güneş Hira’dan doğmuştu. Hira aslında onun da yeniden doğuşu idi. Çocukluğunda melekler tarafından yarılarak kar gibi beyaz bir nurla yıkanan kalbi, Hira’da melekût âlemini seyredebilecek kabiliyeti kazanıyordu. Çünkü yıllardan beri ramazan aylarını buradaki mağarada zikir, tefekkür ve ibadetle geçiriyordu. Nihayet Cebrail’in [aleyhisselam] Hira ufuklarında kendisine görünmesiyle yeni bir dönem başladı. Hayatının bundan sonraki bölümü vahiyle iç içe ve devamlı vahyin kontrolünde idi. “O nefsinin arzusuna göre konuşmaz. Ancak (kendine) vahyedileni (konuşur).” (Necm, 53/3-4) Ağzından haktan başka bir kelam çıkmazdı. Konuştuğu zaman mübarek nazarlarını yüce ufuklara diker, orada gördüğü Cennet, Cehennem, havz vb. gibi, âlemleri bir televizyon ekranından seyrediyormuş gibi haber verirdi. Geçmişten haber verdiği gibi gelecekten haberler veriyor, hepsi de eksiksiz olarak çıkıyordu. Elini rahmetle semaya açıp birilerinin hidayetini dilese çoğunlukla eli boş dönmüyordu. Kimilerine şifa bulması için dua etse şifa buluyor, beddua etse helâk oluyorlardı. Ama bedduası yok denecek kadar azdı.
Parmağını semaya kaldırdığı zaman Ay’ı iki parçaya ayırıyor, elindeki çakıl taşlarını düşmana attığı zaman bomba gibi tesir icra ediyordu. Ağaç dalını bir sahabiye verdiği zaman keskin bir kılıç oluyor, ellerini uzattığı zaman on parmağından çeşmeler gibi sular akıyordu. Ağaç yerinden köklerini çıkarıp önüne gelerek onun hak bir peygamber olduğunu söylüyor, dağlar, taşlar, ağaçlar ve hayvanlar Onu tanıyor, Ona selâm veriyor ve Onun risaletini tasdik ediyorlardı. Ama basiretleri kör, kulakları tıkalı, kalpleri mühürlü olan bedbahtlar, bunca mucizelerine rağmen Onu inkâr ediyorlardı.
Dr. Mustafa Bahadıroğlu
[Devam Edecek]
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




