Röportajlar

h.palabiyikrashid2Okuma, Düşünme ve Eleştiri Üzerine [1963 yılında Erzurum’da doğan M. Hanefi Palabıyık, İlk, ortaokul ve lise tahsilini Ankara’da tamamladı. 1987 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitiminin ardından,doktorasını tamamladı.

 

(İslam Dev­letlerinde Emniyet Teşkilatı” teziyle yüksek lisans (1991) ve “Gazneli Devleti Saray Teşkilatı, 1996). 2004 yılında doçent, 2009 yılında ise profesörlük unvanını aldı. Halen aynı fakültede görevini sürdürmektedir. Ayrıca kend­isinin “Valilikten İmparatorluğa Gazneliler; Devlet ve Saray Teşkilatı” (Araştırma Yay., Ankara, 2002), “Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü; İlmî Hayatı ve Tarihçiliği”, (AKÇAĞ Yay, Ankara, 2005) “Hz. Peygamber ve Mekke Yılları-Eleştirel Bir Yaklaşım” (Araştırma Yay., Ankara, 2009) adlı üç eseri vardır ve “M. Fuad Köprülü’nün Türkiye Tarihi” ( AKÇAĞ Yay., Ankara, 2005) adlı eserini yayına hazırlamıştır. Evli ve üç çocuk babasıdır].

Hocam öncelikle okuma, düşünme ve eleştiri bağlamında, okumanın diğer ikisinden önce geldiğini bili­yoruz, bir zemin hazırlama, bir zihni doyurma açısından. Peki, geleneğimiz ve bilim bağlamında okuma kavramından nasıl bahsedebiliriz?

Öncelikle ‘bilme’ ve ‘yaşama’ yani ‘ilim’ ve ‘amel’ ilişkisi için, ‘okuma’ çok önemli tabii, bunu konuşmuyoruz ve söyleyeceğim şey de öncelikle bu değil. Bilmek için oku­ma tabii ki şart, insan okumaksızın bilemez. Ama bizim kül­türümüz sözlü kültür olduğu için, aynı zamanda dinleyerek ve işiterek bilen, daha doğrusu ‘işiterek okuyan’ bir toplum olduğumuzu göz ardı edemeyiz veya biz, dinlemeyi okuma­ya veya tersine okumayı dinlemeye dönüştüren bir toplumuz. Böyle bir özelliğimiz var. Fakat okumak deyince aslında, bel­ki çok daha önemli olan ‘eleştirel okumak’... veya ‘yeniden okumak’ akla gelmeli… Bugün en çok kullanılan tabir böyle. İstediğimiz veya olması gereken, klasiklerimizden herhangi bir şeyin ‘yeniden okunması’, ‘çağdaş dünyaya yeniden sunulması’ anlamında okumak veya ‘yeniden kendi iç dünyamıza dönüştürerek okumak’.

Ben geleneğimiz bağlamında da, aslında her alimin ta­bii görevinin bu olduğunu düşünüyor ve ulemanın da böyle yaptığına inanıyorum. Bütün İslam alimleri ‘bid’atlarla müc­adele ederek, dini canlı tutmuşlar veya yenilemişlerdir; bunu klasik terimlerle söylersem, ‘ihyâ’ veya ‘tecdîd’ etmişlerdir.

tayolYine okumanın çok önemli bir parçası olarak söylenebil­ecek olan husus, mesela Fazlur Rahman ve Muhammed Ar­kon gibi pek çoklarıyla beraber, R. İhsan Eliaçık’ın hazırladığı Mealinin hemen baş kısmında, bu Meali yazmasıyla ilgili ge­rekçesinde söylediği gibi, Kur’ân-ı Kerim, tarihî gerçekliği olan ve belli bir toplum ve kültüre hitap eden bir metindir; bu bağlamda (her yer ve zamanda görülen) cahiliye toplumunu ve onun kültürünü anlamak için okumak; tabii diğer yandan da, o kültürü anlamak için okuyunca, Kur’ân-ı Kerim’i de daha iyi anlıyorsunuz. Ayrıca ancak böyle bir anlamadan sonra ‘onu günümüze taşımak’ için bir çaba sarf edebilir­siniz.

Yine okumanın başka bir parçası da ‘aldanmamak için okumak’, önemli. Yani bir konuyu ne kadar fazla okur, ne ka­dar fazla bilgilenirseniz o kadar geniş ufuk kazanıyorsunuz. Mesela yine çok önemi olan bir şey: -bunu ben çok önemser­im- ‘satır aralarını okumak’. Okumayla ilgili olan her yerde de bunun çokça önemsendiğini görürsünüz. Biz eskiden duyardık, neden ve nasıl yapıldığını sonradan öğrendik. Bu ‘satır arası’ denilirken, sadece önümüzdeki bir metnin değil tabii, ayrıca dinlediğimiz herhangi bir konuşmanın satır aralarını da okumak önemlidir. Mesela meşhur hatiplerin, siyasetçilerin ve bilim adamlarının konuşmalarının satır arasını okumaktan söz ediyorum.

Yine önemli bazı şeyler var ki, -kabul etmek lazım- bir kereden fazla okumaya ihtiyaç duyulur. Kur’ân-ı Kerim bunun zirvesini teşkil eder, etmelidir, bana göre. ‘Bana göre diyorum’ ama başka açılardan da olsa, çoğu kimse de böyle düşünmektedir. ‘Kur’ân-ı Ker­im’ “şu kadar okumamız yeter”, dene­bilecek bir metin değil. Defalarcanın defalarcası, sürekli okunması gereken bir kitap. Mesela hafızlar hatim indirme anlamında bunu çok iyi yapıyorlar. Bunun aynısını meal veya ‘Kur’ân ve meali’ni birlikte okuma tarzında bizim yapmamız gerekiyor. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in, her okunduğunda farklı bir anlamaya kendisini açabileceğini hocalarımızdan duyardık, biz de bunu sık sık müşahede ediyoruz. Bunun dışında yine kabul etmelidir ki, farklı bir kültürde ve farklı bir tarih diliminde yazılan bir metnin anlaşılabilmesi için, çok okunması gerekiyor. Bir sefer değil, çok sefer okunmalı. Hafızlar Kur’ân-ı Kerim’i nasıl okuyorlar, -Babam hafızdı rahmetli, ben çocukluğumdan beri onun âdetinden biliyorum- her gün bir cüz okuyorlar. Bazen de sabah-akşam birer cüz… Eğer canı daha fazla okumak istiyorsa günde birkaç cüz de okuyorlar. Bu okumayı bir hafız, en az bir cüzle yapacak olursa, ayda bir ha­tim indiriyor. Demek ki, insan ayda bir sefer Kur’ân-ı Kerim’i, mealini veya her ikisini birlikte okuyabilir. Biz eğer günde yirmi sayfa okuyacak olursak, Kur’ân’ı bir ayda bitirebiliriz. Bunun dışında, günde yirmi sayfayı çok sayar da, “on sayfa okuyalım” dersek, iki ayda bir ve yılda, altı sefer Kur’ân-ı Kerim’i rahatlıkla okumuş olabiliriz. Yılda altı kere okuduk, bitti mi? Hayır, önümüzdeki sene yine altı veya on, diğer sene yine altı vs… Her yıl böyle defalarca okumak suretiyle, ömür bi­tene kadar okumak.

Tabii böyle bir okuma Kur’ân-ı Kerim’e mahsus değil. Yine başka büyük edebî eserler için ve diğer kut­sal kitaplar için de sık sık yapılması gereken bir ‘okuma tekrarı’ olduğuna inanıyorum. Okumak aynı zamanda ‘kendimizin dışındaki bir şeyi de anlama’yı çağrıştırıyor. Yani okuma deyince, anlamadan yapılan okuma, okuma sayılmayacağına göre anlamak ve yorumlamak için yapılacak okuma, doğru ve çok önemli bir okumadır. Okuma aynı zamanda anlamayı da sağlayacaktır ve sağlamalıdır.

Nietzsche’nin bir sözünü geçenlerde konferansta söylemiştim, çok fazla kitap okumanın, insanın düşünmesine mani olduğundan söz ediyordu o. Tabii, eğer eleştirel okumazsanız, eğer okuduklarınızı terkiplerle, tah­lillerle ve analizlerle yeni okumalara aktarmazsanız, önceki okumanızı son­raki okumalarınızla birleştirmezseniz ve bir müddet sonra siz, özgün bir düşünceye, özgün ve yaratışa dönüşemezseniz, yani bu okuma yaratıcı bir düşünce ve okumaya dönüşmezse, gerçekten Kur’ân-ı Kerim’de Cuma Sûresi’nde bahsedildiği gibi, bu durum kitap yüklü eşeklere dönüştürür insanı. Faydalı bir okuma da değildir zaten bu. Mesela Risâle hâfızlarından bahsed­erler. Kur’ân hâfızı olması mümkün, ama Risale hâfızı olmayı gerçekten anlayamıyorum. Risale gibi metinlerin kutsanmasından doğan bir sonuç bu… Defalarca okunması tavsiye edilebilir belki, ama hâfızı olunması anlamındaki bir faaliyet, benim zihnimde, Kur’ân-ı Kerim’in alternatifi bir zihniyetin yerleşmesi, ona alternatif ya da eş bulunması gibi bir şeyi çağrıştırıyor. Bu beni ürkütüyor ve bana çirkin geli­yor. Ama bir tarzdır, benimseyen olur, kimse bir şey diyemez. Fakat diğer yandan bunun, şunu doğurduğunu da düşünüyorum aynı zamanda: Bura­daki bilgileri, başka şeylerle bir araya getirme yeteneğini öldürüyor. Çünkü risale hâfızı diye gördüğüm birkaç kişi oldu, -çok fazla değil- bunlar ri­sale hâfızı olmasına rağmen başka şeyleri anlamakta, hatta risaleyi bile anlamakta ve yorumlamakta çok zayıf, çok kısırlar. Bu sadece Kur’ân’ın Arapçasını ezberlemek, muhtevasından haberdar olmamak gibi bir şey. Rah­metli babam, çok iyi bir hafız olmasına rağmen, Kur’ân’ın muhtevasına benim kadar nüfuz edemedi. Bence, Kur’ân dışında bir şeyin hâfızı olmak doğru olmadığı gibi, aynı zamanda (tabii gayr-i Arap veya Arapça bilmeyen­ler için), Kur’ân’ın mealiyle birlikte okunması ve bilinmesinin önemli ve doğru olduğunu düşünüyorum.

Hocam, “satır aralarını okumak” dediniz. Satır aralarını okumak, bir perspektife sahip olmak mı veya ge­nel bir düşünce olarak bakmak mı konuşulan şeylere veya yazılanlara?h.palabiyikrashid1

Bir aydının, bir üniversite me­zununun perspektifi yani her türlü olaya bakış ve onları değerlendiriş açısı olmalı tabii. Hatta üniversitenin veya eğitimin en önemli görevi de bu olmalıdır. Fakat ‘satır aralarını okumak’ başka ve ben onu şöyle anlıyorum: Yazarların yazılarında, ‘aslında söy­lemek isteyip de söyleyemediğini an­layabilmek’ orada. Bunu bazen biz anlayıp söyleyebiliriz. Şöyle bir tabir kullanılabilir mi bilmiyorum ama, yazar kendisini kasıyor, söyleyecek ama nasıl söyleyeceğini bir türlü oturtamamış, ya da muhataplarını çok iyi dengeleyemediği için, ya da sözünün nasıl tam anlaşılacağından endişe ettiği için veya başka sebepler­le…, bazen söyleyemiyor, yazmıyor; tabii bazen de bilerek söylemeyen yaz­arlar söz konusudur. Bu, ‘bir niyet oku­mak’ anlamında değil tabii, ama yazarın arka planını görmenizi sağlayan şeydir, satır arasını okumaktan benim en çok anladığım. Yazarın böyle bir şeyi yazmaktaki hedefini ortaya koymak açısından, satır aralarını okumayı çok önemli görmekteyim. Bunu, insan bir de kendi tecrübesiyle çok daha iyi anlay­abiliyor. En azından benim kendimde fark ettiğim şey olarak, -bunu mutlak anlamda iddia edemem hatta hiç kimse iddia edemez, belki bu aşırılık, had­dini bilmezlik olur- şu düşünülebilir: Satır aralarını okumayı, siz bir yazıyı yazarken veya yazar olarak daha iyi anlayabiliyorsunuz. Mesela makaleyi yazarken göz ardı ettiğim, “şunu yazmayayım” dediğim şeyler oluyor. Bazen okurken hissediyorum, “evet, yazar şunlardan kaçınmış” diyorum. “Şu sebeple böyle bir yazma biçimini tercih etmiş olmalı… Ben bu metni ka­leme alsaydım, şunları da söylerdim” veya “bunlar da şu metinde söylene­bilirdi” dediğimiz şey, herhalde, işte satır aralarını okumak dediğimiz hu­sus olmalı. Yazarın asıl hedefini ortaya çıkaran şey, satır aralarını okumak. Orta­ya koyduklarıyla, veya koyduklarından yola çıkarak, koymadıklarını görmek, bir anlamda…

Yani Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Beni bir Hüseyin anladı, o da yanlış anladı.” Bu, o tarz bir şey mi?

Olabilir kısmen. Yani o, biraz Necip Fazıl’ın ve şairlerin tam anlaşılmazlığını veya kısmen anlaşılırlığını ifade eden bir şey gibi. Ediplerin şair taraflarıyla ilgili olabilir, ama o, bunu da içerir, aynı zamanda. Belki sadece o değil, ama o da, aynı zamanda.

[Devam Edecek]

Not: (Bu röportajın bir kısmı Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki öğrencilerin çıkardığı İdealist Dergi’de yayımlanmıştır. (İdealist Dergi, Bahar, 2010 Sayı:4)

Etiket: atatürk

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile