Perşembe, 10 Mayıs 2007 12:49
Prof. Dr. MEHMET ERDOĞAN ve İlahiyatı
Ben 1956 yılında Toros dağlarının eteklerinde bir köyde doğdum. Garip Ali lakabıyla ma’ruf rahmetli babam, ilkokuldan sonra beni imam hatibe vermeye karar verdi, sonuçta köyden topladıkları sekiz çocukla birlikte beni imam hatip okuluna kaydettirdiler. Neden imam hatip okulu derseniz, açıkçası o yaşta bizim buna dair bir bilgimiz ve tercihimiz yoktu.
Sonra büyük güçlüklerle orta kısmı bitirdik ki ben bunu “Duygu ve Hikmet” adlı kitapçıkta az çok yazdım. Böylelikle reklamını yapmış olalım…Hakikaten yokluklar içerisinde ilk dört yılı bitirdik. Lise kısmı da açılmadığı için arkadaşlar dağıldılar, bana da köy düşmüştü o zaman, yani her hangi bir lise kısmına devam edemedim.
Sonra yatılı imkanlarından yararlanarak üç ay geç de olsa tekrar, Kayseri’de lise kısmına kaydımı yaptırabildim. Bu üç aylık süre zarfında değirmencilik de yaptım. Liseyi bitirdiğimizde, o zaman imam hatip okullarını her üniversite almıyordu biz de sınavlara girmiş ve tercihlerimizi yapmıştık.Erzurum İslamî İlimler Fakültesi benim tercihlerim arasındaydı, nitekim orayı kazandım. O zaman fakülte olarak bir Erzurum İslamî İlimler Fakültesi vardı bir de Ankara İlahiyat Fakültesi. Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünü kazanabilirdim ama fakültede okumak için o imtihanlara hiç girmedim. Böylece Erzurum İslamî İlimler Fakültesi’nde okumaya başladık. Orada biz fıkıh bölümünü tercih ettik ama o bölüm açılmadığı için tefsir-hadis bölümü mezunu olduk. Ama fıkıh da içimizde bir ukde gibi kaldı. Bununla birlikte ben bitirme tezimi fıkıh hocam Ali Şafak’tan yaptım. “İthâfu’l Ahlaf fî Ahkami’l Evkaf” adlı Ömer Hilmi Efendi’nin bir kitabını latinize ettim yani sadeleştirdim. Bu benim bitirme tezim oldu. Böylece bizim, özellikle fıkıhla ilgilendiğimiz de anlaşıldı gibi oldu. Ama tefsir-hadis bölümü mezunu olduğumuz için fıkıhla ilgili yeterli müktesebâtımız henüz yoktu.Sonra Haseki Eğitim Merkezi üçüncü dönemine girdik, orada bizim sözünü ettiğimiz eksikliğin telafisi imkanı doğdu. Çünkü orada fıkıh daha ağırlıklı bir şekilde okutuluyordu. Bundan sonra aklımızda artık hep, bir fıkıh asistanlığı hayali vardı. Ancak imkanlar her zaman arzulandığı doğrultuda oluşmuyor. Ben burada 1981 yılında açılan bir asistanlık imtihanına girdim, o zaman Arapça’ya kaydım. Çünkü arzuladığımız alanda imkan gözükmüyordu. Arapça’dan kazandım ama sonra 81 yılında biz diyanette olduğumuz için bizi almadılar. Sadece öğretmen olan arkadaşlarımız kendi kadrolarıyla alındılar.
Haseki’yi bitirdikten sonra vaiz oldum, yüksek lisans için fakülteye de gelip gidiyordum. O sıralarda Arapça okutmanlığı imtihanı açıldı, ona girdim ve okutman oldum. 13 yıl boyunca Arapça okutmanlığı yaptım. Fakat bütün çalışmalarım (yüksek lisans, doktora v.s) fıkıhla ilgiliydi. Doçent olduktan sonra dahi iki yıl okutman olarak devam ettim. Ancak 97 yılında yani doçent olduktan iki yıl sonra , İslam hukuku alanında bir kadro imkanı doğdu. Ondan bu tarafa İslam hukuku alanında resmen ve fiilen çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Şu an ise resmen fıkıh hocası olmakla birlikte eğer serbest yazarsam ahlakı önceleyen çalışmaları esas alırım gibi geliyor. Yani fıkhın ilk haliyle- et-Tafakkuh fi’d-din- iman ve ahlak boyutuyla ele alınması gerektiğine olan inancım her gün biraz daha güçlendiği için daha çok bu tür çalışmalar yapmayı, imkanım olursa arzu ederim diye düşünüyorum.
Hocam sizde hikayeler çoktur bir tane anlatsanız.
Hikaye böyle anlat deyince anlatılmaz yeri gelir öyle anlatılır.
Demek ki yeri gelmemiş hocam, neyse sağlık olsun.
(Bu arada hocaya derste anlattığı hikayelerden birini hatırlattık ki…) Rahmetli komşumuz Battal Amca’yla bir köye gitmiştik, o köyde de bir hoca vefat etmiş, kitapları varmış diye duymuştuk. İşte o kitaplara heveslenerek gittik. Adamlar da bizi iyi karşıladılar. Kitapları bir küspe torbası içinde getirip önümüze silkelediler ancak görünce hayal kırıklığına uğradım. Çünkü içinde doğru dürüst bir kitap yok, olanlar da cincilik ve muskacılık üzerine. Ertesi gün de bayramdı, dediler ki; “Biz sizi göndermeyiz. Bayram namazını kıldıracak hoca yok, sizi Allah gönderdi.” Ben de yarın neler yapılacağını düşündüm; uzunca bir vaaz edilecek, bayram hutbesi okunacak… Kendi kendime; hutbeyi yazarım- galiba cebimde notlarım vardı ki o notlara güvenerek- vaazı da yaparım dedim ve kalmaya karar verdik.
Ondan sonra ben köyün dışına çıktım ve kendi kendime prova yaptım. Ertesi gün de düşüncelerimi uyguladım nitekim güzel de oldu. Vaaz da ettim, hutbe de okudum, namazı da kıldırdım. Tam görevi tamamlamış olmanın sevinciyle cübbeyi çıkarırken birisi geldi dedi ki “hocam köyde cenaze var.” Öyle deyince sanki başımdan bir kazan kaynar su döküldü gibi oldu. Birden “ben cenaze yıkayamam” diye bağırdım. Onlar dediler ki “o kolay onu biz yaparız.” Öyle söyleyince ben de kendi kendime “eğer onu yaparlarsa cenaze namazını da ben kıldırırım” diye düşünerek “tamam” dedim. Zaten başka şansım da yoktu. Sonra telkin aklıma düştü - ki defnin arkasından telkin verilir- ancak ben telkini bilmiyorum. İçimi bir korku sardı sonra kendi kendimi teselli ettim. Zaten dinde de onun bir önemi yok diye duymuştuk, bir şeyler söylerim
nasıl olsa yanımda kimse de olmayacak diye avundum. Sonra bu söylediğimiz şeyleri teker teker uyguladık. Sıra telkin aşamasına geldi. Herkes dağılınca ben de bir şeyler söylerim diye düşünüyordum ki meğer onların bir adeti varmış; ölünün yakınlarından birisi hocanın yanında kalırmış. Ben kendi kendime “be adam git de vazifemizi yapalım” diyorum. Ancak adamın gittiği gideceği yok, bekledim, gitmeyince ben de bir şeyler söyledim fakat bilmediğimi ben de bildiğim için nasıl terledim anlatamam.
O kadar zor bir şey ki numara yapmak. O cübbe içinde numara yapıyorsun! Bunun ağırlığını ve ezikliğini hiç unutamadım. Nitekim köye varır varmaz da ilk işim telkini ezberlemek oldu. O zaman ya birinci sınıftan ikiye ya da ikinci sınıftan üçe geçtiğim seneydi. Son seneler olsa daha rahat olurduk sanırım. O zamanlar bizim köyde olmamızın avantajı vardı. Köyde ister istemez hoca oluverirdik. Çünkü kendimizi deneme imkanımız çok olurdu. Şehirlerde ise hoca çok olduğu için bu zor. Oysa köyde insanı zorla öne iterler. Bu anlattığım olayda olduğu gibi… Bu sebeple bilmek, bilmiyorsan öğrenmek, öğrendiklerini de uygulamak zorundasın. Böyle bir hatıramız da olmuştu. Buradan benim çıkardığım ders, ilahiyat öğrencilerimizin halkın beklentilerine her an cevap verebilecek konumda olmaları gerektiğidir. Yani hiç ummadığınız bir yerde bir Kur’an, dua ya da konuşma isteyebilirler. O yüzden belirli, her yerde kullanılabilecek, dua tarzında bir ön hazırlığın olmasında fayda var.
Teşekkür ederiz hocam!
Ben de size başarılar diliyorum…
Röportaj: Özlem Kahya- Esra Kılavuz
Marmara İlahiyat/ 4. sınıf
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için