Röportajlar

ahmedkavas.jpg İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı Başkanı Doç Dr. Ahmet KAVAS ile yapılan  röportajı sizlere sunuyoruz...


Bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

1964 yılında Samsun iline bağlı Vezirköprü ilçesinde doğdum. İlk okulu 1975 yılında babamın imamlık yaptığı Amasya’nın Taşova ilçesine bağlı Gürsü Köyü’nde tamamladım. Aynı yıl kaydolduğum Merzifon İmam-Hatip Lisesi’nden 1982 yılında mezun oldum. İmam-Hatip Lisesi yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan aldığım burs sebebiyle mecburi hizmetim vardı ve mezun olur olmaz Elazığ Eğitim Merkezi’nde iki ay süren bir olgunlaşma kursuna devam ettim. O sene yapılan üniversite imtihanında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne girmeye hak kazandığım için tayinim başkent müftülüğü emrine çıkarıldı. Fakat görev yerim Elmadağ ilçesinin en uzak köylerinden birisi olarak belirlenince istifa ettim. En büyük isteğim olan ilahiyat fakültesinde okuma hedefimden sapmayı veya onu geciktirmeyi hiç bir zaman düşünmedim ve ilk defa 1982 eğitim-öğretim yılında başlatılan Arapça hazırlık sınıfı dahil toplam beş yıl süren üniversite eğitimimi 1987 yılında bitirdim. Tehir ettiğim mecburi hizmetim dolayısıyla Ankara Müftülüğü emrinde olmak üzere merkezde imamlık görevi için müracaat ettim. Henüz göreve başlamadan girdiğim müftülük-vaizlik imtihanında başarılı olduğum bildirilerek Antalya’da bir yıllık eğitime çağrıldım. Bir de Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı imtihan sonucunda yeterli puan aldığım için Mardin ili Derik ilçesindeki liseye Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olarak tayinimin yapılacağı bildirildi.

İlahiyat Fakültesinde görev almayı düşünmediniz mi?

İlahiyat Fakültesi her sene araştırma görevlisi almıyordu. Ama 1987 yılı sonunda bir imtihan açıldı ve ben Sanat Tarihi Bölümünde araştırma görevlisi oldum. Fakat kısa süre içinde farklı bir tercihte bulunarak bu görevime daha fazla devam edemeden ayrıldım.   

Bu görevler yerine daha değişik bir alana nasıl yöneldiniz?

Türkiye Diyanet Vakfı’nın yurtdışında yüksek lisans yaptırmak üzere açtığı imtihana girmiştim. O dönemde bu vakfın mütevellisi büyük bir uzak görüşlülükle İslam dünyasını, Avrupa’daki din olgusunu ve buradaki din bilimlerini yüksek lisans seviyesinde tamamlayacak genç akademisyenler yetiştirmeye karar vermişti. 1985 ve 1987 yılında bu hedeflerine uygun belirledikleri 20’nin üzerindeki İlahiyat mezunu adayı İngiltere, Almanya ve Fransa’ya gönderdiler. Bunların içinden üç-beş kadarı İslam dünyasını tanımak için belirlenen hedef doğrultusunda sebat ederek bu projenin temel amacıyla örtüşen bir çizgide ilerlediler. Diğer adaylar ise gönderildikleri ülkelerde bugünkü İlahiyat programlarına uygun alanları tercih ederek eğitimlerini tamamladılar.

Yabancı dil konusunda herhangi bir sıkıntınız olmadı mı?

İlahiyat Fakültesi’nden mezun olana kadar yabancı dilim İngilizce olmasına rağmen Diyanet Vakfı yöneticilerinin ısrarlarının da etkisiyle Fransızca öğrenmeye başladım ve ardından bu dilin konuşulduğu Fransa’ya yüksek lisans yapmak üzere gönderildim. 1982 yılında Ankara İlahiyat’ta bize Arapça dersi veren hocalarımızın tamamı konuşmak da dahil olmak üzere bu dile oldukça hakim idiler. Bu arada Mısır’dan, Ürdün’den, Suudi Arabistan’dan ve Libya’dan getirilen hocalar da 1982-1983 eğitim-öğretim yılında derslerimize girdiler. Bu hocalarımızın hiç birisi bir kelime Türkçe bilmiyorlardı. Sınıflarımız kalabalık olmasına rağmen Arapça’ya epeyce aşina olmaya başlamıştık. İngilizce hocamız ise bize bir İlahiyatçının Türkiye şartlarında sahip olacağı seviyenin üzerinde bir program uyguluyordu. Bu yüzden bu dilde de temel bir eğitim aldığımız kanaatindeydim ve Ankara’nın şartlarında bir miktar özel kurslara da gitme imkanım olmuştu. Fransızca’ya gelince Diyanet Vakfı bizi Ankara’da sekiz ay süren yoğun bir dil kursuna tabi tuttu. Gerçi toplam sekiz adaydan yedisi için müstakil bir İngilizce sınıfı açılırken, Fransızca’yı tercih etmemden dolayı beni ise Diyanet İşleri Başkanlığı görevlileri için açılan Fransızca sınıfına gönderdiler.

Yüksek Lisans eğitiminizin başında Afrika’da İslam konusuna öncelik vermenizin bir sebebi var mıydı? 

Daha İmam-Hatip Lisesi yıllarında elime geçen çok az da olsa İslam ülkeleri konusundaki her yazıyı zevkle okuduğum için bu merakım İlahiyat Fakültesi yıllarında biraz daha gelişti. Fakültenin kütüphanesinde de okuyabileceğim bu konuyla ilgili kitaplar ve ansiklopediler vardı. Özellikle de Afrika kıtasındaki siyahi Müslümanları yakından tanımak istiyordum. Vakfın açtığı bu imtihan benim için büyük bir imkan oldu ve bu süreçte bana yurtdışına gitmeye hak kazanırsam hangi alanda çalışmak istediğim sorulduğunda Afrika konusunda yetişmek istediğimi belirtmiştim.

Fransa’da İslam dünyası üzerine yüksek lisans ve doktora eğitimi yapmak mümkün mü?

Avrupa ülkeleri içinde İngiltere ve Fransa ile Hollanda bu konuda en ileri seviyede olan ülkeler arasındadır. İtalya, Belçika ve Almanya’da da bu alanda uzmanlar var, ama bu ülkelerde İslam dünyası araştırmaları ilk söylediğim üç ülke kadar geniş kapsamlı değil. Yaklaşık iki asırdır İslam ülkelerini yakından tanımak için ne gerekiyorsa onun için gerekli eğitim kurumunu açmışlar ve o konularda uzmanlarını yetiştirmişler. Hiçbir uzman ülkesinden ayrılmadan tezini tamamlamıyor. Mutlaka üzerine araştırma yaptığı ülkeye gidiyor. Benim yanında tez yaptığım Jean-Louis TRIAUD isimli akademisyen de bugün Sahraaltı Afrika denilen bölgedeki İslam ve  Müslüman Toplumlar uzmanı olarak biliniyor. Bu konuda çok sayıda yayını ve bir de sürekli çıkan dergisi mevcut. 19. yüzyıl’da bugünkü Libya’da yayılan Senüsiye hareketi konusunda en çok araştırması bulunanlardan birisidir. Ben de kendisiyle Osmanlı Devleti’nin bu hareket ile münasebetleri konusunda bir yüksek lisans çalışması yaptım. Ardından Batı Afrika ülkelerinden Mali Cumhuriyeti’nde özel eğitim kurumları olan Medreseler üzerine bir doktora hazırladım. Bu tezim IRCICA tarafından Fransızca olarak 2003’te yayımlandı.

Afrika’ya da giderek yaşadığınız ülkeler oldu mu?

Aslında Avrupa’da en iyi bildiğim ülke Fransa olmakla birlikte Almanya, İngiltere, Belçika, İtalya, İspanya gibi ülkelere de kısa süreli gittiğim oldu. Fakat yaklaşık yedi yıl yaşadığım Fransa’yı daha iyi tanıyorum. Bu ülkenin tarihi, coğrafyası, toplum yapısı, sosyal ve dini hayatı, hatta eğitim düzeni hakkında özel merakım neticesinde çok şey öğrendim. Bunların bir kısmını akademik manada çalışma konusu dahi yaptım ve makale olarak da yayımladım. Ama en fazla ilgimi çeken konu hiç şüphesiz Afrika olup daha ziyade bu kıtadaki Müslümanların tarihi, kültürel ve dini hayatları beni yakından ilgilendiriyor. Ancak genel manada kıta hakkında da hem geçmiş dönemleri hem de günümüzde meydana gelen hadiseleri yakından takip ediyorum. Bu kıtada gittiğim ülkeler başta Mali Cumhuriyeti olmak üzere Senegal, Gana, Uganda, Güney Afrika, Libya ve Etiyopya’dır. İçlerinde en fakir olanı Mali Cumhuriyeti idi. Ama en sıcak kanlı insanlar olmaları yanında İslam’a bağlılıkta son derece önemli bir geçmişe bağlı olan ülkenin de burası olduğunu müşahede ettim. Bu ülkelerin tamamı ya kısmen veya tamamen Avrupalılar tarafından sömürülmüş ve geleneklerine yaklaşık bir asır süren bir dönem içinde büyük bir darbe vurulmuştu. Bir taraftan Afrika kimliğinden uzaklaştırılmışlar, ama diğer taraftan Avrupa kültürüne sahip olamamışlar. İki kültür arasında kalmışlar.

Zaman zaman Afrika’daki misyonerlik faaliyetleri üzerinde çok duruluyor. Gerçekten misyonerler bu kıtada etkililer mi?

Misyonerliğin en etkili olduğu kıtaların başında Afrika’nın geldiğini söylemek mübalağa olmazsa gerek. Çünkü 1900’lü yılların başında bu kıtanın tamamında en fazla 10 milyon Hrıstiyan varken uygulanan misyonerlik faaliyetleri neticesinde bugün Afrika’da Katolik Kilisesi’nin iddiaları doğruysa en az 350, 400 milyon Hrıstiyan bulunuyor. Her bir Afrikalı, bunlara özellikle Müslümanlar dahil, misyonerlerin Hrıstiyan yapmaları için bir hedeftir. Köy köy, şehir şehir her yerde on binlerce kilise inşa edildi. Sadece Katolik Kilisesinin idaresindeki Katolik Okullarda okuyan Afrikalı öğrenci sayısı 10 milyonun üzerindedir. Afrika kıtası tarihinin hiçbir döneminde bu kadar Hrıstiyanlaşmamıştı.

Peki Afrika’da İslamlaşma ne durumdadır?

Afrika İslamiyetin ilk asrından itibaren İslam kıtası olarak tanındı. Öyle ki kıtanın dörtte üçü 19. ncu asrın ortalarına kadar daima Müslümanların idarelerindeydi. Bu kıtada onlarca sultanlık ve emirlik kuruldu. Bunlar içinde Fatımiler, Ağlebiler, Eyyubiler, Murabıtlar, Muvahhidler, Memlükler ile özelllikle Kuzey Afrika bölgesine Osmanlı Eyaletleri hakim olurlarken Sahraaltı Afrika’da ise Mali, Songay, Tekrur, Harar, Func, Veday, Darfur, Bornu-Kânim, Sokoto, Zengibar ve Kilve gibi içlerinde birkaç asır hüküm süren devletler vardı. Bu devletler sayesinde kıtada yaşayan toplumların %80’i Müslüman iken veya henüz Müslüman olmayan kitleler onların emrinde yaşarken bugün bu oran %50 veya en fazla %60 oranındadır. Müslümanların eğitim seviyeleri çok iyi olmayıp gittikçe de durumu kötüleşen ülkeler var. Kiliselerin faaliyetleri neticesinde Hrıstiyan olan Müslümanların sayısı gittikçe artıyor. Mali Cumhuriyeti’nin başkenti Bamako’da 1992 yılına kadar sömürgecilik döneminden kalma sadece üç kilise varken, 1993 ve 1994 yıllarında benim de bu ülkede bulunduğum dönemde 50 yeni kilise açılmış ve Pazar günleri çoğu Müslüman topluluklara verdikleri ayinler esnasında para da dağıtarak bunları kendilerine kazanmaya çalışıyorlardı. Öyle ki bu şehrin kenar mahallelerinde dahi sadece Batı Avrupa ülkelerinin değil Kuzey Avrupa ülkelerin açtığı kiliselere de rastlamak mümkündü. Müslümanlar ise sömürgecilik döneminde olduğu gibi günümüzde de tebliğ yapmaya kalktıklarında radikallikle, kökten dincilikle, yobazlıkla ve modern hayata karşı çıkmakla itham edilmekteler. Özellikle Batı Afrika’da Mortianyalılar’ın bu bölgede şehir şehir gezerek yaptıkları tebliğ faaliyetleri Müslüman toplumlar üzerinde ciddi tesir bırakırken kendi ülkeleri bile bu faaliyetlere baskı yaparak engelleyebilmektedir.

Unutamadığınız hatıralarınızdan birkaç tanesini anlatabilir misiniz?                       

Günümüzde toplumumuzu derinden yaralayan trafik kazaları terörden daha çok insanımızın hayatını söndürmekte, binlercesini sakat bırakmaktadır. Ben de 1984 ve 1988 yıllarında iki defa ciddi trafik kazası geçirdim. Her ikisini hiç unutamıyorum. Özellikle birincisi 14 Temmuz 1984 yılında Ankara’dan Amasya-Merzifon’a giderken yaşadığım kazadır. Bir kamyonetle çarpışan bindiğim otobüs bulunanlardan beş-altı kişi yanarak ölmüş, otuz kadar da yaralı vardı. Yanına bile yaklaşamadığımız otobüste başı camı dayanmış bir bayan vefat etmiş gibi bir konumda ve birkaç dakika içinde yanacak şekilde duruyordu. O an bir kişi otobüsün içine girdi ve camı ayağıyla kırdı ve “bir kişi gelsin” diye bağırdı ve ben hemen koşarak o bayanı otobüsten dışarıya çektiğimde ölmediğini ve yaşadığını fark ettim. Yanıma gelen ikinci kişi de ayaklarından tuttu ve otobüsten uzaklaştırdık. Kendisine gelen bayanın otobüste bulunan üç çocuğunu avazı çıktığı kadar bağırarak sorması ve onu bir taksiye bindirerek hastaneye sevk etmemiz gözümün önünden hiç gitmemektedir.

1993 ve 1994 yılında Mali Cumhuriyeti’ne gittiğimde mümkün mertebe halkın arasına karışmaya, onlarla birlikte yaşamaya gayret ediyordum. Hatta toplu taşıtım araçlarına bile biniyordum. Bir defasında evine gittiğim bir arkadaşın misafirinin dört-beş yaşlarındaki küçük çocuğu hiç beyaz tenli insan görmemiş olmalı ki beni görünce hemen kaçtı ve bir daha bana bakmamak için annesine sarılıp dakikalarca öğle durdu. İlk defa hayatında siyah tenli insanlar görenler gibi beyaz tenli olanları görenlerde de aynı tepkinin meydana geldiğine şahit olmuştum.

Yine o yıllarda Mali Cumhuriyeti devletbaşkanı ve bugünlerde ise Afrika Birliği Komisyonu Başkanı olan Alpha Oumar KONARE’yi 2005 yılında Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi-TASAM’ın tertiplediği Birinci Türk-Afrika Kongresi’ne davet ettik. 1963 yılında kurulan Afrika Birliği’nin başkanı ilk defa Türkiye’ye geliyordu. Kendisiyle beş gün boyunca hem Ankara’da hem de İstanbul’da beraber bulunduk. Bu da benim için unutulmaz bir hatıra oldu. Ayrıca 2007 yılında Etiyopya’nın başkenti Addis Abeba’da kendisiyle iki defa daha özel görüşme imkanım oldu ve her ikisinde evine de davet ederek ikramda bulundu.

İlahiyat alanında eğitim gören bizlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Şahsen hem imam-Hatip Lisesi, hem de İlahiyat Fakültesi mezunu olarak bu eğitim kurumlarında bizleri en iyi şekilde yetiştirmek için gayret eden öğretmenlerimiz ve hocalarımız oldu. Tabii menfi tesir bırakanlar da olmadı değil. Ama her iki eğitim kurumunda da kendi istek ve irademle okuduğum için hep mutlu oldum. Bugünün öğrencilerinin de öncelikle devam ettiği eğitim kurumunu sevmelerini tavsiye ederim. Herhangi bir öğretim elemanının sevmedikleri davranışlarına bakarak bütün eğitim kurumu hakkında menfi kanaat sahibi olmamaları kanaatindeyim. Yaşadığımız bu çağda başta şahsımız olmak üzere içinde yaşadığımız toplumumuz, milletimiz, bütün Müslüman toplumlar, hatta insanlık alemi için bir kul olarak nice hayırlı vazifelere talip olacak şeklide yetişmenin yollarını öğrenelim. İçinde yaşadığımız toplumun manevi havasının en fazla teneffüs edildiği cami çevresine yakın olalım. Günlük ibadetlerini vakti müsait oldukça camide ifa etmeyen ilahiyat mensubu düşünemiyorum. Ama kendim de dahil olmak üzere bu konuda oldukça rehavet içinde bulunduğumuz kanaatindeyim. Yine daha öğrencilik yıllarımızda erkek öğrenciler için müezzinlik, imamlık ve vaizlik gibi görevleri üstlenerek kendimizi şimdiden geleceğe hazırlamak durumundayız. Kız öğrencilerimizin ise özellikle bayanlara yönelik faaliyetlerde görev alarak ileride daha geniş toplumlar üzerinde etkili olabilmenin tecrübesini şimdiden kazanmalarını tavsiye ederim. Daha da önemlisi her ilahiyat öğrencisinin akademik manada lisans eğitimi sonrasında araştırma yapma arzusuna ve girişimine henüz lisans eğitimi yıllarında sahip olmasını isterim. Mezun olduktan sonra böyle bir istek epeyce zorlaşıyor. Arapça konusunda en ufak gayretin bizlere pek çok imkân sağladığını düşünüyorum. Yine bir İlahiyatçı asgari seviyede İngilizce bilmeli, ama bununla kesinlikle yetinmemelidir. Bugün yüz milyonlarca Müslümanın konuştuğu yaşayan dillerden Urduca, Bengalce, Hintçe, Malayca ve Farsça yanında yine çok büyük kitlelerce konuşulan Çince, Japonca, Korece, Rusça, İspanyolca, Fransızca, Portekizce, Almanca gibi dillerden de birisini konuşup yazacak şekilde öğrenebilirse büyük bir ideal için hazırlanmış demektir. Peki bu mümkün müdür denilecek olursa özellikle İstanbul ve Ankara gibi şehirlerdeki İlahiyat Fakültelerinde okuyanlar için bu mesele sınırlı da olsa ihtimal dahilindedir. Benim bir diğer tavsiyem de bugüne adar hiç hatıra tutmamış öğrencilerin hiç vakit kaybetmeden hatıra tutmaya başlamalarıdır. Zira bunlar bizden sonraki nesillere bırakacağımız en önemli kayıtlar arasında bizim başımızdan geçenlerin yer alacak olmasıdır.

Avrupa’ya öğrenci göndermek son dönemlerin bir uygulaması mıdır?

Maalesef Osmanlı Devleti bunu yaklaşık bir asır denedi. Ama onların 19. ncu yüzyılda düştüğü hatalara bizler de 20. nci yüzyılda büyük oranda düştük. Eğitim için giden öğrenciler genelde sahipsiz ve takipten uzak bir süreç yaşıyorlar. Geçen asrın nesli İslam kimliğinden neredeyse tamamen koparken, bugünkü nesil de millî kimliğinden kopmaktadır. Oysaki en büyük ideallerimizden birisi çok sevdiğimiz ülkemize hizmetten geri durmamaktır. Dünyanın neresine gidersek gidelim temel hedefimiz oradaki faaliyetlerimizin bile ülkemize hizmet olarak dönmesi için çalışmak olmalıdır. Beni üzen üç kuruşluk dünya menfaati uğruna Türkiye’ye dönerlerken ABD, İngiltere gibi ülkelerin vatandaşı olanların tavırlarıdır, hatta bunlar aile fertlerini de o kervana katmaktadırlar. Yalnız o ülkelere çalışmak için giden ve orada aile kuranların yaşadıkları ülkelerin vatandaşı olması bambaşka bir vakıa olup bir yerde zarurettir. Birincisinde kastettiklerim ise ülkemizin sınırlı imkanlarla yurtdışına geri gelmeleri şartıyla gönderdiği gençlerle ilgili olup bunların bir kısmı gittiği ülkelerde daimi ikamet sevdasına düşüyorlar, bazıları da yeni bir vatandaşlık kimliğine sahip olarak dönüyorlar. Bize ödediğimiz belirli ücretler karşılığında kendi vatandaşları ile aynı eğitim imkânı veren ülkelere elbette ki teşekkür de ederiz. Ama bunun karşılığı o ülkeye vatandaş olacak kadar ileri gitmemizi gerektirmemektedir.

İslam Dünyası ile Hrıstiyan Dünyası arasında verilen din eğitimi konusundaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Bugün İslam Dünyasında din eğitimi konusunda görmeyi arzu ettiğimiz pek çok şeyin olmadığını veya olamadığını, ama Hrıstiyan Dünyasında eğitim faaliyetlerinin inanılmaz bir şekilde müesseseleştiğini görüyoruz. İslam ülkeleri arasında din eğitimi konusunda asgari bir eğitim ağından bahsetmek dahi imkânsızdır. Üstelik İslam ülkelerindeki mevcut ve tarihteki eğitim konusunda her ülke kendi ekseninde az veya çok çalışmalar yapıyor olsa bile herhangi bir İslam ülkesi diğeri hakkında en ufak bir akademik araştırma yapma ihtiyacını hissetmiyor. Bu aslında sadece İslam eğitimi konusunda değil sosyo-kültürel ve dini, hatta iktisadi hayatımız konularında da geçerlidir. Oysaki sadece Fransa’da doktora yaptığım yıllarda benimle birlikte birçok doktora öğrencisi Asya ve Afrika’daki Müslüman toplumlarla ilgili tezlerini hazırlıyorlardı. Bunların arasında birçok Fransız doktora öğrencisi de vardı. Kendi dünyasını araştırıp eser ortaya koyamayan Müslüman akademisyenlerden bugünün Hrıstiyan, Yahudi, Budist, Şinto ve daha nice dinleri ve bunları yaşayanların sosyal yaşantıları hakkında bilgi üretmelerini beklemek en azından bugün için epeyce uçuk bir hayal aşaması sayılabilir. Zaten bu tür bilgilerin internet üzerinden temin edebileceği ucuz mantığına sahip bir akademik dünyadan da bu konuda bir gayret beklemenin boş bir hayal olduğu kanaatindeyim. Bir şeye inancım tam, o da ne olursa olsun bu milletin mevcut yanlış ve eksik çizgiden bir gün mutlaka kurtulacağıdır. Dahası günümüzün çok zeki İlahiyat öğrencilerinin gelecek on/on beş  senede dünyada ses getirecek çalışmalara imza atacakları kanaatinde olmamdır. 1980’li yıllarda okudukları liseleri birincilikle bitiren öğrencilerin İlahiyatlara çekilmesi güzel bir uygulamaydı. Sadece 1982-1983 eğitim-öğretim yılında Ankara İlahiyata alınan 250 kadar öğrencinin 70 kadarı İmam-Hatip Liseleri ile değişik liseleri birincilikte tamamlayan öğrencilerdi. Bugün bu rakam çok daha yükseklerde seyretmektedir. Bu gelişme ister istemez İlahiyatların seviyesini yükseltmektedir. Maalesef ülkemiz adına bu müspet gelişmeyi diğer 60 civarındaki İslam ülkesinde pek göremiyoruz. Oysaki 117 ülkede organize olan Katolik Kilisesine bağlı Katolik Eğitim kurumları tek bir hedefe kilinmiş vaziyette her yıl aynı anda 45 milyon öğrenciye anaokulundan üniversite sonuna kadar eğitim vermektedir.

Gezip gördüğünüz ülkelerde rastladığınız, kimileriyle dost olduğunuz kimselerin Türkiye hakkındaki görüşleri nelerdir?

Önce Fransa’dan başlamak gerekirse doğrusu Türkiye hakkında genel olarak menfi kanaat sahibi olan bir toplumu var. Daha ilk söze başladığımızda derhal Ermeni meselesi, Kürt meselesi, Kıbrıs meselesi ve insan hakları gibi konularda hesap sormadan edemiyorlar. Hoşlarına gitmeyen birkaç kelam ettiğinizde de sizi hemen dışlama tavrına bürünüyorlar. Ancak ülkemize defalarca gelenler bu peşin fikirlerinden sıyrılabiliyorlar. Bir de bizim aydın geçinen vatandaşlarımızdan oralarda yaşayanların menfi ifadelerinin de onları yönlendirmesi unutulmamalıdır. Ne var ki sayıları yüz binleri bulan ülkemiz insanının bitmek tükenmek bilmeyen gayretleriyle Fransız toplumunda gittikçe düzelen bir Türkiye algısından bahsetmek mümkündür. Doğrusunu söylemek gerekirse bugüne kadar gittiğim ülkeler içerisinde ülkemizi ve bizleri en fazla sevenlerin Güney Koreliler olduğuydu. Kore harbinde bir avuç askerimizin insani tavrını unutamıyorlar. Yani orada sadece şehit bırakmamışız, aynı zamanda gönüllerinde taht kurmuşuz. Afrika ülkelerine gelince mesela Libya’da konuştuğunuz her iki kişiden birisi neredeyse kendisinin Türk soylu olduğunu söylüyor ve ülkemize adeta anavatan gözüyle bakıyor olmasıdır. Sudan halkı da Türkiye’ye sevgi beslemesi bakımından Libyalılar’dan geri kalmıyor. Maliler, Senegalliler, Ugandalılar, Güney Afrikalılar ve Etiyopyalılar’da da benzer intibalar edindim. Hatta Etiyopyalı Müslümanlar kadar Hrıstiyanlar bile tarihte İtalyan sömürgeciliğine karşı kendilerine verdiğimiz desteği şükranla hatırlıyorlar.   

                                                                                                    

                                                              Doç. Dr. Ahmet KAVAS

                                                                              İstanbul Üniversitesi

                                                                              İlâhiyât Fakültesi

                                                                              İslâm Tarihi ve Sanatları

                                                                              Ana Bilim Dalı  Başkanı

                                                        

     

       
Etiket: istanbul

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile