“Dinlerarası diyalog” kavramı ne ifade etmektedir, nasıl ortaya çıkmıştır?
“Dinlerarası diyalog” kavramı literatüre, 1965’de Vatikan’da toplanılan ve II. Vatikan Konsili olarak bilinen konsil sonrası giren ve -diyalogun dinlerarası değil de, dindarlar arası yapılması gereken/yapılacak bir eylem olduğu; bu yüzden de yanlış bir kavram olduğu yönünde eleştiriler olmakla birlikte- yaygın bir şekilde kullanılan bir kavramdır. Kavramın ilk kullanıcısı olan Vatikan Konsili’nin ondan kastettiği, dünyanın diğer dinleriyle diyaloga geçilmesidir. Kilisenin böyle bir karar almasına yol açan şey, onun diğer dinlere yönelik bakışında yaşanan değişimdir. Bu yeni bakışa göre, Hıristiyan-dışı dinler artık “sahte/sapkın Hıristiyanlık, mutlak inkar, beşeri olgular” değil, kendilerinde az da olsa hakikati barındıran dinler olarak kabul edilmekteydi. Onlarda mevcut olan bu hakikatin kaynağı ise, bizatihi o dinler olmayıp, onlardan gizli olarak faaliyet gösteren İsa Mesih’ti. Ancak insanların kurtuluşa ulaşabilmeleri söz konusu hakikatin “mükemmel” şeklini temsil eden Hıristiyan inancıyla tamamlanması gerekir; Bundan da, diyalogun Roma için, yeni tarz misyonerlik olduğu sonucu çıkar.
Ancak hedef bu olsa da, bir dinlerarası diyalog teklifinden kaçınmak mümkün değildir. Çünkü tarih boyunca dinlerin birbirleri hakkındaki kanaatleri (özellikle de Hıristiyan Batı’nın İslam algısı/anlayışı), genel olarak hep afaki, hayali ve varsayımsal, siyasi korku menşeli olup, nesnel temellere/bilgiye dayanmamaktaydı. (Gerçi bilginin de, anlayışta ne ölçüde bir dönüşüme yol açacağı tartışma götürür bir şeydir. Mesela, oryantalistlerin İslam hakkında sahip oldukları bilgi, kadim dönem İslam algılayışlarında -istisnalar her zaman olmakla birlikte- çok fazla bir değişikliğe yol açtığı söylemek zordur.) Bu yüzden arka plandaki hedef her ne olursa, olsun; iki dini grubun bir araya gelmesi, onların dinlerini, bizatihi kendilerinin anlatmaları; daha önce yanlış anlamalara, tahrife, yol açmış olan bir takım aracıların, düşmanca ön yargıların ortadan kalmasına; dolayısıyla -olabildiği ölçüde- öteki dinin sahih bir anlayışına yol açması bakımından önemlidir. Üstelik dinlerin fiili olarak birbirleriyle çekişme halinde oldukları bir dünyada barışın olması çok zordur. Bu tür bir barış da, ortak konuşma ve hareket noktaları belirlemeleriyle; bu da dindarların bir araya gelerek, konuşmasıyla olur; sırtlarını birbirlerine dönmeleriyle değil.İslam’ın diğer dinlere bakışı nasıldır?
İslam diğer dinleri; genel olarak Hz. Adem’le başlayan dinin zamanın geçmesiyle bozulmuş hali olarak kabul eder. Bu bozulmanın bir sonucu olarak da, Allah sürekli olarak onu asli haline geri döndürecek peygamberler göndermiştir. Bu yüzden, İslam yeryüzündeki bütün dinleri; mevcut halleriyle değilse bile, asli halleriyle ilahi kökene sahip olarak görür. Hz. Peygamber’le birlikte, kökü Hz. Adem’e ulaşan bu din; kıyamete kadar varlığını devam ettirecek şekilde nihai şeklini almış; geri kalanlar ise, hala din olarak kabul edilseler de, “makbul din” olma özelliklerini kaybetmişlerdir.
Bir dinin diğer dinlere bakışı nasıl olmalıdır?
İnsanlar, genel olarak içine doğdukları aile, kültür ve ülke tarafından belirlenmiş bir dine mensup olsalar da, sahip oldukları dinin diğer dinlere göre üstün olduğunu kabul ederler. Dinlerini kabulde, gelenek ve taklit büyük oranda rol oynasa da, bu üstün oluşu kabul; makul, anlaşılır ve olması gereken bir şeydir. Yoksa öteki dinlerin daha iyi olduğunu söyleyerek hala, kabul ettikleri dinde devam etmenin bir anlamı yoktur. Ancak kendi dinin daha üstün ve daha çok kabul edilir olduğuna inanmak başka bir şey, diğer din mensuplarıyla ilişkiyi kesmeyi, onların varlıklarını ortadan kaldırmayı hayatının hedefi olarak görmek, tamamen başka bir şeydir. Müslümanlar açısından bakıldığında, bu aynı zamanda gayri İslami/insani ve tarihsel tecrübemize zıt bir şeydir. Mesela, eğer müslümanlar, kendi dışındaki din mensupları hakkında böyle bir yaklaşım sergilemiş olsalardı, mesela Osmanlının yüzyıl hüküm sürdüğü başta Balkanlar olmak üzere, başta Balkanlar olmak üzere, yerlerin hiç birinde Hıristiyan adına bile rastlanmaması gerekirdi.
Ravza CİHAN
Sakarya İlahiyat
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




