Sözün burasında Peyami Safa’yı anmak istiyorum:
Üstad diyor ki: “İnsan
ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı yahut da, inandığı bazı
kıymetler varsa, onlar için fedakârlık yapmalı. En çirkin şey, ikisine birden
sahip çıkan mürâîliktir.”
Ben de aynen böyle düşünüyorum. İstikamet derken de bu
manayı anlıyor ve bunu kastediyorum.
Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız hocam?
1956
yılında Tokat’ta doğdum. 1973 de Tokat İmam-Hatip Okulu’nu ve Tokat Gazi Osman Paşa
Lisesi’ni bitirdim. Arkasından 1977 yılında Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun
oldum. 1977- 1978 eğitim öğretim yılında, Erenköy Kız Lisesi’nde öğretmenlik
yaptım. Ardından 1978 yılında Mayıs’ın on beşinde Mekke’ye gittim. Bir yıl dil
eğitimi aldım. Arkasından usulü’l-fıkh alanında yüksek lisans ve doktora
yaptım. 1989’a kadar orada kaldım ve Türkiye’ye döndüm. Önce Diyanet İşleri
Başkanlığının yayınladığı İslam Ansiklopedisi’nde te’lif ve redaksiyon uzmanı
olarak çalışmaya başladım. 1992 de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İlahiyat
Meslek Yüksek Okuluna geçtim.1995’te Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat
Fakültesi’ne geldim. Hâlihazırda Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde
görevime devam etmekteyim.
İlahiyat serüveniniz nasıl başladı ve ilahiyatçı olmaya nasıl karar verdiniz?
Biz şehir
merkezinde oturuyorduk. Söze buradan başlamam önemli, çünkü benim imam-hatip
okuluna gittiğim yıllarda(1967,68 gibi) şehirli aileler çocuklarını imam hatibe
göndermezlerdi. Evladını imam-hatibe göndermek demek, onu cenaze imamı yapmak
demekti. Böylesine hem ürkütücü ve çekindirici hem de biraz aşağılayıcı bir
yaklaşım vardı imam-hatip okullarına karşı.
Doğrusu
beni imam hatibe sevk eden şey ne oldu diye çok sık düşünürüm, ama tam olarak
bulamam. Çünkü ailemden bu yönde bir telkin almadım. Sadece hatırladığım şu
var: Allah’ın lütfu, benim büyüdüğüm evin bahçesi imam hatip okulunun bahçesine
bakıyordu. Biz daha ilkokul çağına gelmemiş çocuklarken bile, imam hatip
okulunun bahçesinin duvarına oturur, teneffüse çıkan ağabeyleri seyrederdik.
Sanıyorum –ki bu çok kuvvetli zannımdır, çünkü başka bir gerekçe
hatırlamıyorum- o ağabeylerin büyük bir nezaket ve edeb içinde kol kola
gezmeleri beni çok etkiledi. Aynı zamanda hemen birkaç yüz metre aşağıda lise
de vardı. O lise öğrencileri teneffüse çıktığı zaman, öğrencilerin birbirlerini
topraklara belemeleri, birbirlerinin üzerine sıçramaları benim hoşuma
gitmiyordu. Yüz metre uzaktan toz toprak içerisinde görüyordunuz lisenin
bahçesini ve teneffüs zamanı olduğunu hemen anlıyordunuz. Bunun böyle olmasında
biraz şunun etkisi vardı herhalde: Lise öğrencileri, imam hatip öğrencilerine
göre daha küçük yaştaydı. Çünkü İmam hatip öğrencilerinin çoğu hafızlığını
yapmış, eğitim çağını geçirmişlerdi. Ama ben bunu düşünecek yaşta değildim.
Orası da bir devlet okulu burası da bir devlet okulu, demek ki bu okulda bir
özellik var ki, öğrencileri bu kadar olgun ve saygılı davranıyorlar diye
düşünüyordum. Beni imam hatibe sevk eden şey bu oldu sanıyorum. Bu şekilde bu
serüven başladı ve bugün sadece hamd makamındayım. Böyle olduğu için Cenab-ı
Hakk’a şükrediyorum.
Sizi İslam Hukuku’na ne yöneltti hocam?
Bunu çok açık söyleyeceğim, lisans eğitimi boyunca
İslam hukukunu hiç düşünmedim. İslam Felsefesi, Din Sosyolojisi belki İslam
Tarihi gibi bana daha uygun alanlar düşünüyordum. Yani bu da tamamen hikmet-i
Hüda’dır. Mekke-i Mükerreme’ye gidişimin benim dışımda gelişen olaylar
neticesinde olduğuna inandığım gibi, buna da öyle inanırım.
Mekke-i
Mükerreme’ye gittik, dil bölümünü bitirdik, arkasından yüksek lisansa
başlayacağız. Ben arkadaşlara –ki bunlar Türkiye’den Enstitü mezunu olarak
gelen arkadaşlardı. Ayrıca bir kısmı ile aynı odayı paylaşıyoruz ve bunlar
benim ağabey gözüyle baktığım, değer verdiğim arkadaşlar- “es-Sekâfetü’l-İslamiyye”
gibi genel bir başlık altında bir çalışma yapmak istediğimi söylediğim zaman
bana o kadar tuhaf baktılar ki; acır gibi, belki biraz kızar gibi, biraz da yadırgar
gibi… Çünkü şöyle dediler: “Kardeşim, madem öyle bir çalışma yapacaktın niye
buraya geldin ki? Böyle bir çalışmayı Türkiye’de de yapardın, belki çok da
güzel olurdu.” Beni çok etkiledi bu çıkışları. O zaman şunu sordum çok içten
bir şekilde: “Buraya gelmiş olmanın hakkını verebilmek için ne yapmak lazım?”
“Buraya gelmiş olmanın hakkını verebilmek için usulü’l-fıkh çalışmak lazım, onu
da sen yapamazsın.” dediler ve bunu derken de çok haklıydılar. Çünkü onların içerisinde
benden başka okuldaki eğitimle yetinip, ondan başka dışarıdan destek almayan
hiçbir öğrenci yoktu. İşte orada büyük bir kırılma yaşadım sanki. Bunu bir
gurur meselesi yaptım ve bunu yapabileceğimi ispat etmek için usul-ü fıkhı
seçtim. Bunun için de sık sık serzenirim, bunu derslerde de yaparım.
İçine girdikten sonra bu işin hakikaten çok sorumluluk
gerektiren bir meslek olduğunu gördüm. Her zaman Elmalılı Hamdi Efendi’nin
Kalem Güzeli adlı eserindeki o beytini hatırlarım ve çok zaman da söylerim: Bir
doktorun ağzından bir serzenişi levhalaştırmıştır üstad. Orada diyor ki:
İhtiyârımla acep ben hiç olur muydum tabib
Ger bileydim âlemin bunca devasız derdini.
İnsanların bu kadar dermansız derdi olduğunu
bilseydim, ben kendi irademle, kendi isteğimle doktor olur muydum?
Ben de aynen bunu söylüyorum. Allah böyle takdir
buyurmuş diye takdire boyun kesiyorum. Yoksa bu işin bu kadar sorumluluk
gerektiren bir iş olduğunu bilseydim, kesinlikle İslam hukukçusu olmazdım.
İslam hukukçusu da olmasaydım –bugün müşahede ettiğim olaylardan o kadar çok
irkiliyor ve etkileniyorum ki- emin olunuz biri bana gelip de öğle namazının
kaç rekât olduğunu sorsaydı bile cevap vermez ve bir hukukçu arkadaşı
gösterirdim. İşin uzmanı orada gidin ona sorun derdim. Tek kelime de olsa,
ağzımı açıp fetva sayılabilecek hiçbir konuda konuşmazdım. Bunu da çok kesin ve
samimi olarak ifade etmek istiyorum.
İlahiyatçı olmasaydınız ne olmak isterdiniz?
Benim çocukluğum ilkokul birinci sınıftan itibaren
tamirci çıraklığı ile geçti. Tam teşekküllü bir atölyede, yani bir otomobil
girdiği zaman bütünüyle yenilenip çıktığı bir atölyede on sene geçirdim ve oradaki
aletleri de çok iyi kullanırdım. İyi bir krank taşlama operatörüyümdür, pompa
ayar tezgâhında çok çalıştım. Hala bir iki hafta kurs neticesinde bugün bile rahatlıkla
bu işleri başarabilirim sanıyorum.
Atölye sahibi dayımdı ve başta
dayım olmak üzere yatın çevrem beni hep iyi bir makine mühendisi olarak görmek
istediler, bu yönde şartlandırdılar. İmam hatip okuluna gittiğim halde fen
derslerine ilgim vardı. Ben de her çocuk gibi makinelere düşkündüm gerçekten.
Yüksek İslam Enstitüsü’ne girdiğim halde üç defa uçak makine mühendisi olmak
için imtihana girdim. Normal makine mühendisliğine puanım yetiyordu, istemedim.
Uçak makine mühendisliğine karşı bir ilgim vardı ve uçak makine mühendisi
olmayı arzu etmiştim. Ama bütün bunların çocukça bir heves olduğunu bugün daha
iyi anlıyorum. Bazen derler ya, elli kere dünyaya gelsem yine bu işi yapardım
diye. İslam hukukçusu olmazdım onu söyleyeyim ama ilahiyatçı olurdum. Hadis,
İslam Tarihi, İslam Türk Edebiyatı, Tefsir alanları bana uygun… İslam
Hukuku’nun son derece sorumluluk gerektirdiğini gördüğüm için şikâyetim sadece o
noktadadır. Biraz da, Allah’ın kendilerini bu sorumluluktan muaf kıldığı
insanların, gereksiz bir şekilde bu sorumluluğa talip olmalarına da bir
tepkidir belki benim bu düşüncem ve hissedişim. Ama ilahiyatçı olduğum için
Allah’a binlerce hamd-ü senalar ediyorum. Ailem, akrabalarım ve ben bununla hep
iftihar ettik ve ediyoruz. Bundan dolayı ayrıca hamd-ü senalar olsun.
Şu an içinde bulunduğumuz durumda İlahiyat
Fakülteleri ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?
İyi değil, maalesef bu konuda
büyük bir hüzün ve esef içindeyim. Son derece şikâyetçiyim ve son derece
üzüntülüyüm. Çünkü ilahiyat fakültelerinin misyonlarından çok uzaklaştığını
düşünüyorum. İlahiyat öğrencisinin Kitap ve sünnetle olan irtibatının çok
zayıfladığını düşünüyorum. İlahiyat öğrencisinin vahiy telakkisini ve
tasavvurunu yeterince özümseyemediği kanaatini taşıyorum. Ne demek istediğimi
biraz açayım:
İlahiyat öğrencisinin din ilmine tamamen yabancılaştığını,
birazcık din bilimi ile meşgul
olduğunu düşünüyorum. Din ilmi
derken Allah’ın kelamı Kur’an-ı Azimü’ş-Şan ve Peygamber Aleyhissalatü
vesselamın Sünneti ve bu iki değerli kaynak etrafında gelişen Tefsir, Hadis,
Kelam, Fıkıh, Tasavvuf gibi ilimleri kastediyorum.
Bu ilimler maalesef – belki de bilinçli
olarak, niyetler ve kasıtlar Allah’a malumdur-bugün iyice zayıfladı. İlahiyat
Fakültelerinde Temel İslam Bilimleri derslerine alakanın olmadığını görüyoruz.
Öğrencilerin bu derslere yaklaşımından son derce müştekiyim. İşin heyecanı yok,
hevesi yok; öğrenciler bu dersleri tamamen bir yük olarak görüyorlar. Yani ilahiyat
öğrencileri arasında temel İslam bilimleriyle ilgili bir anket yapılsa, , bugünkü
durumundan hiç de şikâyet edeceklerini sanmıyorum. Mesela Arapça hazırlık
sınıfının kaldırılmış olmasından bir şikâyetlerinin olduğunu zannetmiyorum.
Hatta Arapçayı temelli gündemlerinden çıkarsak –birkaç hoca var sanırım benim
gibi, hala çıkmadık canda ümit vardır diyen-hocaları bu dersten vazgeçseler çok
memnun olacaklarını zannediyorum. Tabii bu sonuca gelinmesinde Arapça’nın bilim
dili olmaktan çıkarılmasının da büyük vebali vardır. Onu da belirteyim. Yani
öğrencilerimiz bu olumsuzlukları dert edinmiyorlar. Ancak onları da
yadırgamıyorum. Çünkü onları bu kıvama getirecek olan bizleriz. Demek ki
onlardan önce bizler bu noktadan çok uzaklaştık.
Başta da kısaca işaret ettiğim
gibi en büyük teessürüm şu noktadadır: Bugün İlahiyat Fakülteleri, din
ilimlerinin tahsil edildiği bir müessese olmaktan çıkmış, din bilimlerinin nispeten
tahsil edildiği bir yer haline dönüşmüştür. Bundan dolayı fevkalade müteessirim.
Hâlbuki bu müesseselerin birinci derecede maksadı, halka dinini diyanetini
öğreten insanlar yetiştirmektir. Öyleyse müfredat da ona göre olmalıdır. Ama
maalesef öyle değildir. Öğrencilerimiz mezun olduktan sonra gelip: “Hocam mezun
olalı beş yıl oldu ama hiç kimse şimdiye kadar namazdan, oruçtan, hacdan, zekâttan,
faizden, nikâhtan talaktan, mirastan başka bir şey sormadı” diyorlar ama burada
bunlara ayrılan süreyi bizler biliyoruz. İslam Hukuku son sınıfta sadece dört
kredilik bir derstir. Alâ külli hal, din ilimlerinin tahsili açısından ilahiyatların
bugün manzarasını içler acısı olarak görüyorum.
Evet, ilahiyat öğrencisinin
Kur’an ve Sünnet merkezli bir eğitim almadığını görüyorum, onun için de din
anlayışının vahiy merkezli ve bin dört yüz yıllık gelenekle oluşturulmuş ilimler
manzumesini dayalı olmadığını biliyorum. Sadece son zamanlarda bir disiplin
olarak geliştirilen din bilimlerinden ne kadar okuyorlarsa o kadarla yetinerek,
onun üzerine bir din anlayışı ikame etmek istediklerini görüyorum. Bundan
dolayı da fevkalade rahatsızım, müştekiyim. Kişisel olarak değil, kişisel
olarak gerek meslektaşlarımla gerek öğrencilerimle cennet hayatı yaşadığıma cânu
gönülden inanıyorum. Bundan dolayı Allah’a sonsuz hamd olsun. Ama diğer bir
taraftan sözünü ettiğimi sıkıntıyı göz ardı etmek de mümkün değil.
Şunu da söyleyeyim, Ali Fuat
Başgil “Din ve Laiklik” kitabının son kısmında çok açık bir şekilde demiştir
ki: “Bu müesseselerden -ilahiyat ve imama hatibi kastederek- kesinlikle dindar
insan yetişmez, din tenkitçisi yetişir”. Onun bu feraseti bugün bir keramet
gibi zuhur etmiştir ve bugün maalesef bu müesseselerden iyi ve sıkı din
tenkitçisi yetişiyor. Neredeyse Kur’an’ı edecek kadar, Sünnet’i rahatlıkla
diskalifiye edecek kadar gözü kara din tenkitçisi insanlar yetişiyor. Ama
Kur’an’ı, bütün kâinatı yaratan ve yöneten, hikmeti, kudreti, ilmi, adaleti
sonsuz olan bir varlığın insanlığa bir lütfu ve rahmeti olarak gören insan
artık yetişmiyor. İlginçtir, Hidayet Şefkatli Tuksal ile Ruşen Çakır arasında
yapılan bir röportajda çok enteresan ifadeler okudum, hakikaten son derece
etkilendim. (Hidayet Ş. Tuksal’ın kitabı olan Kadın Karşıtı Söylemin İslam
Geleneğindeki İzdüşümleri adlı kitapla da alakalı olan bir röportaj. Hocamız
bunu internetten okuyarak bizimle paylaşıyor burada)
“R.Ç: Siz bu çalışmanızda bu
rivayetlerin doğru olmadığını mı yoksa bu rivayetlerin Kur’an’ın ve İslam’ın
aslına uygun olmadığını mı göstermeye çalıştınız?
H.Ş.T: Aslında ikisini de yapmak
için yola çıktım. (yani ben şöyle anladım diyor Salim hocamız, önce bu
hadislerin doğru olmadığını ispat etmek istedim, şayet bu hadisler doğru
çıkarsa o zaman da bunların Kur’an’ın ve İslam’ın aslına uygun olmadığını ispat
edecektim.)Ama yapabildiğimi zannetmiyorum, bunlar asılsız çıksın diye çok dua
ettim ama olmadı. O yüzden sorun var zaten. Bir sene yoğun bir şekilde sırf
Kuran üzerinde, onun kadına yönelik bakış açısını yakalayabilmek için çalıştım.
En azından "bunlar Kuran’a aykırı" diyebileyim istedim. Neticede
bunların pek çoğu Kuran’ın genel yaklaşımı ve ruhuna çok aykırı olsalar da,
Kuran’da gerçekten ataerkil bir fonun varlığını fark ettim.(ataerkil bir fonun
varlığını fark ettim!) İşte bu fon insanları çok yanıltıyor. Bu bağlamda, tam
da Fazlurrahman’ın dediği gibi şunu gördüm: Kuran-ı Kerim, o gün orada yaşayan
Arapların zihinlerine hitap ediyor. Onların kelimeleriyle konuşan, belki
onların kelimelerine aşkın anlamlar yükleyen, ama onların pratiklerini, düşünce
dünyalarını yansıtan ve İslam’ı bu semboller üzerinden anlatan bir tavrı,
üslubu var. Dolayısıyla bu sembollerin ve bu ataerkil fonun tarihsel tarafını
ihmal ettiğinizde, hedefleri ve amaçları gözden kaçırıp kelimelerle anlatılan
her şeyi bütünüyle dinden saymanız gerekiyor. Bu durumda da sorun çıkıyor.
Örneğin miras konusunda, erkeğin kavvamlığı noktasında, eşitlik konusunda,
özetle pek çok konuda sorun çıkıyor. Örneğin bu araştırmaya başlamadan önce
"eşinizi şu durumlarda dövebilirsiniz" şeklindeki ayeti hiç düşünmek
istemezdim. Bu ayet yokmuş gibi davranmak isterdim. Çünkü açıklamasını
bulamıyordum. Bizim modern bilincimizle böyle bir şeyi kabul etmemiz mümkün
değil, ama bu ayet var.”
Bütün mesele bu işte... Bu
ifadelerde modern bilinin geliştiğini ama İslami bilincin gelişmediğini açık
seçik görüyoruz.. İlahiyatların durumunu pratik sonuçları itibariyle özetleyen
tipik bir örnek olduğu için üzerinde duruyorum. Bu yüzden bugünkü ilahiyatların
durumunu iç açıcı bulmuyorum ve ilahiyatlarda dindar insan yetişsin diye bir
gayret olduğunu sanmıyorum. Sanki bütün programlar din tenkitçisi yetişmesi
için yapılmış gibi… Bunu bu kadar yakından müşahade etmekten fevkalade
müştekiyim…(Bu kadar yeter, ben bu konuyu sabaha kadar konuşurum. Ama benim
hararetimi ve hüznümü artırmaktan başka bir işe yaramaz. Sizlerin de morali
bozulur)
Biz öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?
Efendimiz Aleyhissalatü vesselamın: “Şeyyebetnî Hûd”,
Beni Hud Suresi ihtiyarlattı.” Buyurduğunu biliyorsunuz. Hud Suresinde ne var? “Festakım kemâ ümirte”,
istikamet üzere olmak. İnanınız, ben, bütün bu gördüklerimi, istikametten sapma
olarak değerlendiriyorum da onun için dert ediniyorum. İstikamet derken şunu
kastediyorum: Bir insan nasıl olur da hem Allah’a inanıyorum der; O’nun önünde
her gün onlarca kere başını secdeye koyar; ayrıca Allah’ın kitabı’nın vahiy
mahsulü olduğuna inandığını beyan eder. Bütün bunlardan sonra da kalkar: “Bu
kitap Arapların zihinlerine hitap ediyor, onların kelimeleriyle konuşuyor,
onların ihtiyaçlarını karşılamak için gelmiştir.” Diyebilir. İlmi, adaleti,
hikmeti ve kudreti sonsuz olan bir Rabb’in kullarına rehber olarak gönderdiği
kitabını, nasıl olur da böyle değerlendirebilir. Bu konuyu öylesine çizgi dışı
bir yaklaşım olarak görüyorum ki, en hafif ifadesiyle “istikametten sapma”
olarak değerlendiriyorum.
İstikamet derken bunun sadece
Kur’an’ın emrettiği istikametten değil, aklın gerektirdiği istikametten de bir
sapma olarak görüyorum.
Bunu nasıl böyle düşünebiliyor bir insan, bunu
anlamakta zorlanıyorum. Bunu böyle söylediğiniz zaman vahiy telakkisini baştan sona
yeniden tartışmamız gerekiyor. Eğer bu Kur’an Arapların zihinlerine hitap
ediyorsa o zaman İslam’ı baştan sona konuşacağız. İtikadı da, ibadeti de onun
zihnine göredir, ahlakı, edebi de onun zihnine göredir, muamelatı da onun
zihnine göredir.
Bu konu da bir de dinin inanç, ibadet, ahlak ve
muamelat boyutlarını birbirinden ayırma teşebbüslerini anlamakta zorlanıyorum.
Nasıl bir akıl, onlara emredilen şer’i muamelatı arap zihninine indirgerken,
yine aynı merci tarafından onlara emredilen ibadet manzumesini onların zihin ve
idrak seviyelerinin üstünde tasavvur edebilir. Ve bu spekülasyona nasıl cesaret
edebilir?
İman baş tacımız, ibadet baş tacımız ama filan filan
konular Araplara göredir denilirse işte bu çelişkidir ve bu, istikametten
sapmadır.
Ben istikamet deyince, insanın zihinsel, vicdani,
ahlaki bütünlüğünü korumasını anlarım. Bu konularda bu bütünlükten sapma
olduğunu görüyorum. Onun için istikametinizi korumanızı arzu ederim. Bundan
sonra da bu konuları ciddiye almanızı arzu ederim. Bu husus hayatınızın en
ciddi problemidir. Din konusu, vahiy konusu, Kur’an konusu… Bunlardan
karşılaşabileceğiniz en aziz, en değerli ama bir o kadar da ciddi konulardır.
Hafiflik, sululuk, hatta umursamazlık gibi olumsuz yaklaşımlarla anlaşılamaz ve
çözülemezler. İtina, ihtimam, ciddiyet, samimiyet ve aynı zamanda ilmi dirayet
gerektiren konulardır.
Sözün burasında Peyami Safa’yı anmak istiyorum:
Üstad diyor ki: “İnsan
ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı yahut da, inandığı bazı
kıymetler varsa, onlar için fedakârlık yapmalı. En çirkin şey, ikisine birden
sahip çıkan mürâîliktir.”
Ben de aynen böyle düşünüyorum. İstikamet derken de bu
manayı anlıyor ve bunu kastediyorum.
Özetle diyorum ki insanlar hayatı ciddiye alsınlar,
bunu başta ilahiyat öğrencileri yapsın; çünkü ilahiyat öğrencisi müstakbel
hocadır. Yani toplumun önünde rehberdir, kılavuzdur, yol göstericidir. Onun
için onların tavrı ve duruşu çok önemlidir. Bu yüzden öncelikle hayatı ciddiye
aldıklarını göstersinler. Hayatı ciddiye almak demek, “karar vermek” demektir.
Karar vermek demek bir takım ilkelere dayalı olarak yaşamayı taahhüd etmek
demektir. İlkeli yaşamaya karar verdiğiniz zaman, ister istemez bir takım zevk
ve lezzetlerden, menfaatlerden ve ihtiraslardan mahrum kalmayı da göze
almışsınız demektir. Ancak bu o kadar da kolay değildir. Eğer yürekten
inanarak, “bu ilkeli hayat, bu mahrumiyete değer” diyebiliyorsanız, gerçekten o,
sürdürülebilir bir ilkelilik olur. Aksi halde süreklilik arz etmez.
Tabii bütün bunların böyle anlaşılması ve yaşanması
için, böyle anlatılması ve sunulması gerekir.
---------
Ebru YÜKSEL
Hitit İlâhiyat Fakültesi
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
İlahiyatların kuruluş maksadını gözönüne aldığımızda ilahiyatların şu anki durumunu yadırgamak mümkün değil ancak ilahiyatlardaki hocalarımıza bakarak bunu böyle olmaması gerktiğini düşünüyoruz ve hayal kırıklığına uğruyoruz.
Modernist yaklaşımlarla Kur'an'a bakmaya çalışan ilahiyat çıların bize nasıl ızdırap verdiğini daha mufassal anlatsa idiniz mesele dah da vuzuha kavuşurdu hocam, bu mesele amaalesef kanayan yaramız..
Allah'tan bizi istikametten ayırmamasını temenni ederken, bize bu hakikatleri bir kez daha hatırlattığınız i çin size müteşekkiriz. Allah yardımcımız olsun.
Pek Muhterem Hocam! Binler tebrik, binler teşekkür...
Zat-ı alinizle yapılan mülakatı heyecanla okudum. Sözleriniz gönlüme ab-ı hayat serpti. İşlerin ayağa düştüğü şu zamanda, sadakat ve liyakat, ilim ve ihlas sahibi şAHS İYETlerin varlığı, Mevla'nın bu ümmete bir ikramı-)ır. Allah (cc), sayılarını ziyade eyleyip, bizlere de kıymetlerini bildirsin. Amin.
Ayrıca, böyle güzide şahsiyetlerle -dolaylı da olsa- bizleri hasbihal eden site yetkilelirine teşekkür eder; hocamın şahsında diğer muhterem hocalarıma kalbi muhabbet, baki selamlar eder, hürmetle -ülemanın elleri öpülür- ellerinden öperim.
ZATIAL İN İZ İN TESB İTLER İNE VE İFADELER İN İZE, GÜRÜş VE DÜşÜNCELER İN İZE TAMAM İYLE KATILIYORUM.UZUN YILLARDIR MADDE BAğIMLILIğI İLE MÜCADELE ETMEK İÜ İN Eğ İT İM KURUMLARINI, YURTLARI, HAP İSHANELER İ VE ASKER İ B İRL İKLER İ GEZ İYOR, SEM İNERLER VER İYORUM. GENÜL İğ İM İZ İN HAL İ SON DERECE PER İşANDIR. SOSYAL ÜÜRÜME VE AHLAK ÜÜKÜNTÜSÜ B İR İLLET- İ SAR İYE G İB İ HER YANI KAPLAMIş BULUNMAKTADIR. ÜZÜNTÜNÜZÜ ,MÜCADELEN İZ İ VE ÜABALARINIZ I DER İNDEN PAYLAşIYORUM.
ALLAHTAN CC SAğLIK VE AF İYETLER D İL İYOR; HER İK İ C İHANDA DA AZ İZ OLMANIZI TEMENN İ ED İYORUM.
BAK İ SELAMLARIMLA...
KARDEş İN İZ
ATT İLA ALPAY
değerli hocam,
hidayet hanım'ı eleştirmişsiniz ama bu eleştiri onun tezi ile yakından uzuktan ilgili değil...yani bu cümleleriniz e rağmen hidayet hoca'nın ortaya koyduğu "ataerkil ulema ve onların eyledikleri" bizim i çin hala bir utan ç sebebi olarak bulunmaya devam etmektedir..
komplocu/ötekileştiren/hissi değerlendirme lerinize katılmıyorum.
hidayet hanım ger çek bir bilim (ya da ilim) insanı-)ır...
alıntıladığınız pasajlarda da görüldüğü üzere bir tek problematiği vuzuha kavuşturmak i çin koca bir sene kuran çalışmaları yapmıştır...
yanılmıyorsam doktora çalışması tam dokuz senesini almıştı...
islam ilahiyatının problemlerini görmezden gelmek de elbette bir tercih ve perspektif nesnesi olabilir, ancak bu tavrın en fazla "istikamet" kavramı ile çatışacağını düşünüyorum...size de peyami safa'ya da ve dahi evreni siyah beyaz renkler ile okuyan tüm zevata da katıldığımı söyleyemem.
"ya sev ya terk et" çi bu yaklaşım -modern anlamda- ilmi olmaktan çok uzak olsa gerek..
selamlar..
İlahiyat gen çliği olarak çizdiğiniz tabloya katılmamak mumkun değil, kendimizi ört pas edemiyoruz ne yazık ki durum bu ve işin daha da vahım yanı bundan şikayet çi de olmuyoruz biz ilahiyatı bitirdik ya ! kendimizi tenkid etmekten ziyade dini tenkid eder olduk ... En azından durumu dert edındıgımızı bılın cunku bu derdı gı-)ermeye cakışmak da durumun degısecegıne daır bır umut...
Herbir cümleniz kulağımıza küpe cok fazla istifade ettiğimizi soylemelıyım..
Üok teşekkur edıyoruz ... Allah razı olsun sizden her daım selamet uzere sağlık uzere afıyet uzere hamd uzere olmanız duaısyla...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.