Röportajlar

saogut.jpg Sözün burasında Peyami Safa’yı anmak istiyorum:


Üstad diyor ki: “İnsan ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı yahut da, inandığı bazı kıymetler varsa, onlar için fedakârlık yapmalı. En çirkin şey, ikisine birden sahip çıkan mürâîliktir.”


Ben de aynen böyle düşünüyorum. İstikamet derken de bu manayı anlıyor ve bunu kastediyorum.

 

Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız hocam?


1956 yılında Tokat’ta doğdum. 1973 de Tokat İmam-Hatip Okulu’nu ve Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi’ni bitirdim. Arkasından 1977 yılında Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldum. 1977- 1978 eğitim öğretim yılında, Erenköy Kız Lisesi’nde öğretmenlik yaptım. Ardından 1978 yılında Mayıs’ın on beşinde Mekke’ye gittim. Bir yıl dil eğitimi aldım. Arkasından usulü’l-fıkh alanında yüksek lisans ve doktora yaptım. 1989’a kadar orada kaldım ve Türkiye’ye döndüm. Önce Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı İslam Ansiklopedisi’nde te’lif ve redaksiyon uzmanı olarak çalışmaya başladım. 1992 de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İlahiyat Meslek Yüksek Okuluna geçtim.1995’te Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi’ne geldim. Hâlihazırda Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görevime devam etmekteyim.

 

İlahiyat serüveniniz nasıl başladı ve ilahiyatçı olmaya nasıl karar verdiniz?


Biz şehir merkezinde oturuyorduk. Söze buradan başlamam önemli, çünkü benim imam-hatip okuluna gittiğim yıllarda(1967,68 gibi) şehirli aileler çocuklarını imam hatibe göndermezlerdi. Evladını imam-hatibe göndermek demek, onu cenaze imamı yapmak demekti. Böylesine hem ürkütücü ve çekindirici hem de biraz aşağılayıcı bir yaklaşım vardı imam-hatip okullarına karşı.

 
Doğrusu beni imam hatibe sevk eden şey ne oldu diye çok sık düşünürüm, ama tam olarak bulamam. Çünkü ailemden bu yönde bir telkin almadım. Sadece hatırladığım şu var: Allah’ın lütfu, benim büyüdüğüm evin bahçesi imam hatip okulunun bahçesine bakıyordu. Biz daha ilkokul çağına gelmemiş çocuklarken bile, imam hatip okulunun bahçesinin duvarına oturur, teneffüse çıkan ağabeyleri seyrederdik. Sanıyorum –ki bu çok kuvvetli zannımdır, çünkü başka bir gerekçe hatırlamıyorum- o ağabeylerin büyük bir nezaket ve edeb içinde kol kola gezmeleri beni çok etkiledi. Aynı zamanda hemen birkaç yüz metre aşağıda lise de vardı. O lise öğrencileri teneffüse çıktığı zaman, öğrencilerin birbirlerini topraklara belemeleri, birbirlerinin üzerine sıçramaları benim hoşuma gitmiyordu. Yüz metre uzaktan toz toprak içerisinde görüyordunuz lisenin bahçesini ve teneffüs zamanı olduğunu hemen anlıyordunuz. Bunun böyle olmasında biraz şunun etkisi vardı herhalde: Lise öğrencileri, imam hatip öğrencilerine göre daha küçük yaştaydı. Çünkü İmam hatip öğrencilerinin çoğu hafızlığını yapmış, eğitim çağını geçirmişlerdi. Ama ben bunu düşünecek yaşta değildim. Orası da bir devlet okulu burası da bir devlet okulu, demek ki bu okulda bir özellik var ki, öğrencileri bu kadar olgun ve saygılı davranıyorlar diye düşünüyordum. Beni imam hatibe sevk eden şey bu oldu sanıyorum. Bu şekilde bu serüven başladı ve bugün sadece hamd makamındayım. Böyle olduğu için Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum.

 

Sizi İslam Hukuku’na ne yöneltti hocam?


Bunu çok açık söyleyeceğim, lisans eğitimi boyunca İslam hukukunu hiç düşünmedim. İslam Felsefesi, Din Sosyolojisi belki İslam Tarihi gibi bana daha uygun alanlar düşünüyordum. Yani bu da tamamen hikmet-i Hüda’dır. Mekke-i Mükerreme’ye gidişimin benim dışımda gelişen olaylar neticesinde olduğuna inandığım gibi, buna da öyle inanırım.


Mekke-i Mükerreme’ye gittik, dil bölümünü bitirdik, arkasından yüksek lisansa başlayacağız. Ben arkadaşlara –ki bunlar Türkiye’den Enstitü mezunu olarak gelen arkadaşlardı. Ayrıca bir kısmı ile aynı odayı paylaşıyoruz ve bunlar benim ağabey gözüyle baktığım, değer verdiğim arkadaşlar- “es-Sekâfetü’l-İslamiyye” gibi genel bir başlık altında bir çalışma yapmak istediğimi söylediğim zaman bana o kadar tuhaf baktılar ki; acır gibi, belki biraz kızar gibi, biraz da yadırgar gibi… Çünkü şöyle dediler: “Kardeşim, madem öyle bir çalışma yapacaktın niye buraya geldin ki? Böyle bir çalışmayı Türkiye’de de yapardın, belki çok da güzel olurdu.” Beni çok etkiledi bu çıkışları. O zaman şunu sordum çok içten bir şekilde: “Buraya gelmiş olmanın hakkını verebilmek için ne yapmak lazım?” “Buraya gelmiş olmanın hakkını verebilmek için usulü’l-fıkh çalışmak lazım, onu da sen yapamazsın.” dediler ve bunu derken de çok haklıydılar. Çünkü onların içerisinde benden başka okuldaki eğitimle yetinip, ondan başka dışarıdan destek almayan hiçbir öğrenci yoktu. İşte orada büyük bir kırılma yaşadım sanki. Bunu bir gurur meselesi yaptım ve bunu yapabileceğimi ispat etmek için usul-ü fıkhı seçtim. Bunun için de sık sık serzenirim, bunu derslerde de yaparım.


İçine girdikten sonra bu işin hakikaten çok sorumluluk gerektiren bir meslek olduğunu gördüm. Her zaman Elmalılı Hamdi Efendi’nin Kalem Güzeli adlı eserindeki o beytini hatırlarım ve çok zaman da söylerim: Bir doktorun ağzından bir serzenişi levhalaştırmıştır üstad. Orada diyor ki:

İhtiyârımla acep ben hiç olur muydum tabib

Ger bileydim âlemin bunca devasız derdini.


İnsanların bu kadar dermansız derdi olduğunu bilseydim, ben kendi irademle, kendi isteğimle doktor olur muydum?


Ben de aynen bunu söylüyorum. Allah böyle takdir buyurmuş diye takdire boyun kesiyorum. Yoksa bu işin bu kadar sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu bilseydim, kesinlikle İslam hukukçusu olmazdım. İslam hukukçusu da olmasaydım –bugün müşahede ettiğim olaylardan o kadar çok irkiliyor ve etkileniyorum ki- emin olunuz biri bana gelip de öğle namazının kaç rekât olduğunu sorsaydı bile cevap vermez ve bir hukukçu arkadaşı gösterirdim. İşin uzmanı orada gidin ona sorun derdim. Tek kelime de olsa, ağzımı açıp fetva sayılabilecek hiçbir konuda konuşmazdım. Bunu da çok kesin ve samimi olarak ifade etmek istiyorum.

 

    İlahiyatçı olmasaydınız ne olmak isterdiniz?


Benim çocukluğum ilkokul birinci sınıftan itibaren tamirci çıraklığı ile geçti. Tam teşekküllü bir atölyede, yani bir otomobil girdiği zaman bütünüyle yenilenip çıktığı bir atölyede on sene geçirdim ve oradaki aletleri de çok iyi kullanırdım. İyi bir krank taşlama operatörüyümdür, pompa ayar tezgâhında çok çalıştım. Hala bir iki hafta kurs neticesinde bugün bile rahatlıkla bu işleri başarabilirim sanıyorum.

Atölye sahibi dayımdı ve başta dayım olmak üzere yatın çevrem beni hep iyi bir makine mühendisi olarak görmek istediler, bu yönde şartlandırdılar. İmam hatip okuluna gittiğim halde fen derslerine ilgim vardı. Ben de her çocuk gibi makinelere düşkündüm gerçekten. Yüksek İslam Enstitüsü’ne girdiğim halde üç defa uçak makine mühendisi olmak için imtihana girdim. Normal makine mühendisliğine puanım yetiyordu, istemedim. Uçak makine mühendisliğine karşı bir ilgim vardı ve uçak makine mühendisi olmayı arzu etmiştim. Ama bütün bunların çocukça bir heves olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Bazen derler ya, elli kere dünyaya gelsem yine bu işi yapardım diye. İslam hukukçusu olmazdım onu söyleyeyim ama ilahiyatçı olurdum. Hadis, İslam Tarihi, İslam Türk Edebiyatı, Tefsir alanları bana uygun… İslam Hukuku’nun son derece sorumluluk gerektirdiğini gördüğüm için şikâyetim sadece o noktadadır. Biraz da, Allah’ın kendilerini bu sorumluluktan muaf kıldığı insanların, gereksiz bir şekilde bu sorumluluğa talip olmalarına da bir tepkidir belki benim bu düşüncem ve hissedişim. Ama ilahiyatçı olduğum için Allah’a binlerce hamd-ü senalar ediyorum. Ailem, akrabalarım ve ben bununla hep iftihar ettik ve ediyoruz. Bundan dolayı ayrıca hamd-ü senalar olsun.

 

       Şu an içinde bulunduğumuz durumda İlahiyat Fakülteleri ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

İyi değil, maalesef bu konuda büyük bir hüzün ve esef içindeyim. Son derece şikâyetçiyim ve son derece üzüntülüyüm. Çünkü ilahiyat fakültelerinin misyonlarından çok uzaklaştığını düşünüyorum. İlahiyat öğrencisinin Kitap ve sünnetle olan irtibatının çok zayıfladığını düşünüyorum. İlahiyat öğrencisinin vahiy telakkisini ve tasavvurunu yeterince özümseyemediği kanaatini taşıyorum. Ne demek istediğimi biraz açayım:

İlahiyat öğrencisinin din ilmine tamamen yabancılaştığını, birazcık din bilimi ile meşgul olduğunu düşünüyorum. Din ilmi derken Allah’ın kelamı Kur’an-ı Azimü’ş-Şan ve Peygamber Aleyhissalatü vesselamın Sünneti ve bu iki değerli kaynak etrafında gelişen Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Tasavvuf gibi ilimleri kastediyorum.

Bu ilimler maalesef – belki de bilinçli olarak, niyetler ve kasıtlar Allah’a malumdur-bugün iyice zayıfladı. İlahiyat Fakültelerinde Temel İslam Bilimleri derslerine alakanın olmadığını görüyoruz. Öğrencilerin bu derslere yaklaşımından son derce müştekiyim. İşin heyecanı yok, hevesi yok; öğrenciler bu dersleri tamamen bir yük olarak görüyorlar. Yani ilahiyat öğrencileri arasında temel İslam bilimleriyle ilgili bir anket yapılsa, , bugünkü durumundan hiç de şikâyet edeceklerini sanmıyorum. Mesela Arapça hazırlık sınıfının kaldırılmış olmasından bir şikâyetlerinin olduğunu zannetmiyorum. Hatta Arapçayı temelli gündemlerinden çıkarsak –birkaç hoca var sanırım benim gibi, hala çıkmadık canda ümit vardır diyen-hocaları bu dersten vazgeçseler çok memnun olacaklarını zannediyorum. Tabii bu sonuca gelinmesinde Arapça’nın bilim dili olmaktan çıkarılmasının da büyük vebali vardır. Onu da belirteyim. Yani öğrencilerimiz bu olumsuzlukları dert edinmiyorlar. Ancak onları da yadırgamıyorum. Çünkü onları bu kıvama getirecek olan bizleriz. Demek ki onlardan önce bizler bu noktadan çok uzaklaştık.

Başta da kısaca işaret ettiğim gibi en büyük teessürüm şu noktadadır: Bugün İlahiyat Fakülteleri, din ilimlerinin tahsil edildiği bir müessese olmaktan çıkmış, din bilimlerinin nispeten tahsil edildiği bir yer haline dönüşmüştür. Bundan dolayı fevkalade müteessirim. Hâlbuki bu müesseselerin birinci derecede maksadı, halka dinini diyanetini öğreten insanlar yetiştirmektir. Öyleyse müfredat da ona göre olmalıdır. Ama maalesef öyle değildir. Öğrencilerimiz mezun olduktan sonra gelip: “Hocam mezun olalı beş yıl oldu ama hiç kimse şimdiye kadar namazdan, oruçtan, hacdan, zekâttan, faizden, nikâhtan talaktan, mirastan başka bir şey sormadı” diyorlar ama burada bunlara ayrılan süreyi bizler biliyoruz. İslam Hukuku son sınıfta sadece dört kredilik bir derstir. Alâ külli hal, din ilimlerinin tahsili açısından ilahiyatların bugün manzarasını içler acısı olarak görüyorum.

Evet, ilahiyat öğrencisinin Kur’an ve Sünnet merkezli bir eğitim almadığını görüyorum, onun için de din anlayışının vahiy merkezli ve bin dört yüz yıllık gelenekle oluşturulmuş ilimler manzumesini dayalı olmadığını biliyorum. Sadece son zamanlarda bir disiplin olarak geliştirilen din bilimlerinden ne kadar okuyorlarsa o kadarla yetinerek, onun üzerine bir din anlayışı ikame etmek istediklerini görüyorum. Bundan dolayı da fevkalade rahatsızım, müştekiyim. Kişisel olarak değil, kişisel olarak gerek meslektaşlarımla gerek öğrencilerimle cennet hayatı yaşadığıma cânu gönülden inanıyorum. Bundan dolayı Allah’a sonsuz hamd olsun. Ama diğer bir taraftan sözünü ettiğimi sıkıntıyı göz ardı etmek de mümkün değil.

Şunu da söyleyeyim, Ali Fuat Başgil “Din ve Laiklik” kitabının son kısmında çok açık bir şekilde demiştir ki: “Bu müesseselerden -ilahiyat ve imama hatibi kastederek- kesinlikle dindar insan yetişmez, din tenkitçisi yetişir”. Onun bu feraseti bugün bir keramet gibi zuhur etmiştir ve bugün maalesef bu müesseselerden iyi ve sıkı din tenkitçisi yetişiyor. Neredeyse Kur’an’ı edecek kadar, Sünnet’i rahatlıkla diskalifiye edecek kadar gözü kara din tenkitçisi insanlar yetişiyor. Ama Kur’an’ı, bütün kâinatı yaratan ve yöneten, hikmeti, kudreti, ilmi, adaleti sonsuz olan bir varlığın insanlığa bir lütfu ve rahmeti olarak gören insan artık yetişmiyor. İlginçtir, Hidayet Şefkatli Tuksal ile Ruşen Çakır arasında yapılan bir röportajda çok enteresan ifadeler okudum, hakikaten son derece etkilendim. (Hidayet Ş. Tuksal’ın kitabı olan Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri adlı kitapla da alakalı olan bir röportaj. Hocamız bunu internetten okuyarak bizimle paylaşıyor burada)

“R.Ç: Siz bu çalışmanızda bu rivayetlerin doğru olmadığını mı yoksa bu rivayetlerin Kur’an’ın ve İslam’ın aslına uygun olmadığını mı göstermeye çalıştınız?

H.Ş.T: Aslında ikisini de yapmak için yola çıktım. (yani ben şöyle anladım diyor Salim hocamız, önce bu hadislerin doğru olmadığını ispat etmek istedim, şayet bu hadisler doğru çıkarsa o zaman da bunların Kur’an’ın ve İslam’ın aslına uygun olmadığını ispat edecektim.)Ama yapabildiğimi zannetmiyorum, bunlar asılsız çıksın diye çok dua ettim ama olmadı. O yüzden sorun var zaten. Bir sene yoğun bir şekilde sırf Kuran üzerinde, onun kadına yönelik bakış açısını yakalayabilmek için çalıştım. En azından "bunlar Kuran’a aykırı" diyebileyim istedim. Neticede bunların pek çoğu Kuran’ın genel yaklaşımı ve ruhuna çok aykırı olsalar da, Kuran’da gerçekten ataerkil bir fonun varlığını fark ettim.(ataerkil bir fonun varlığını fark ettim!) İşte bu fon insanları çok yanıltıyor. Bu bağlamda, tam da Fazlurrahman’ın dediği gibi şunu gördüm: Kuran-ı Kerim, o gün orada yaşayan Arapların zihinlerine hitap ediyor. Onların kelimeleriyle konuşan, belki onların kelimelerine aşkın anlamlar yükleyen, ama onların pratiklerini, düşünce dünyalarını yansıtan ve İslam’ı bu semboller üzerinden anlatan bir tavrı, üslubu var. Dolayısıyla bu sembollerin ve bu ataerkil fonun tarihsel tarafını ihmal ettiğinizde, hedefleri ve amaçları gözden kaçırıp kelimelerle anlatılan her şeyi bütünüyle dinden saymanız gerekiyor. Bu durumda da sorun çıkıyor. Örneğin miras konusunda, erkeğin kavvamlığı noktasında, eşitlik konusunda, özetle pek çok konuda sorun çıkıyor. Örneğin bu araştırmaya başlamadan önce "eşinizi şu durumlarda dövebilirsiniz" şeklindeki ayeti hiç düşünmek istemezdim. Bu ayet yokmuş gibi davranmak isterdim. Çünkü açıklamasını bulamıyordum. Bizim modern bilincimizle böyle bir şeyi kabul etmemiz mümkün değil, ama bu ayet var.”

Bütün mesele bu işte... Bu ifadelerde modern bilinin geliştiğini ama İslami bilincin gelişmediğini açık seçik görüyoruz.. İlahiyatların durumunu pratik sonuçları itibariyle özetleyen tipik bir örnek olduğu için üzerinde duruyorum. Bu yüzden bugünkü ilahiyatların durumunu iç açıcı bulmuyorum ve ilahiyatlarda dindar insan yetişsin diye bir gayret olduğunu sanmıyorum. Sanki bütün programlar din tenkitçisi yetişmesi için yapılmış gibi… Bunu bu kadar yakından müşahade etmekten fevkalade müştekiyim…(Bu kadar yeter, ben bu konuyu sabaha kadar konuşurum. Ama benim hararetimi ve hüznümü artırmaktan başka bir işe yaramaz. Sizlerin de morali bozulur)

 

Biz öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?


Efendimiz Aleyhissalatü vesselamın: “Şeyyebetnî Hûd”, Beni Hud Suresi ihtiyarlattı.” Buyurduğunu biliyorsunuz.  Hud Suresinde ne var? “Festakım kemâ ümirte”, istikamet üzere olmak. İnanınız, ben, bütün bu gördüklerimi, istikametten sapma olarak değerlendiriyorum da onun için dert ediniyorum. İstikamet derken şunu kastediyorum: Bir insan nasıl olur da hem Allah’a inanıyorum der; O’nun önünde her gün onlarca kere başını secdeye koyar; ayrıca Allah’ın kitabı’nın vahiy mahsulü olduğuna inandığını beyan eder. Bütün bunlardan sonra da kalkar: “Bu kitap Arapların zihinlerine hitap ediyor, onların kelimeleriyle konuşuyor, onların ihtiyaçlarını karşılamak için gelmiştir.” Diyebilir. İlmi, adaleti, hikmeti ve kudreti sonsuz olan bir Rabb’in kullarına rehber olarak gönderdiği kitabını, nasıl olur da böyle değerlendirebilir. Bu konuyu öylesine çizgi dışı bir yaklaşım olarak görüyorum ki, en hafif ifadesiyle “istikametten sapma” olarak değerlendiriyorum.

 
İstikamet derken bunun sadece Kur’an’ın emrettiği istikametten değil, aklın gerektirdiği istikametten de bir sapma olarak görüyorum.

 
Bunu nasıl böyle düşünebiliyor bir insan, bunu anlamakta zorlanıyorum. Bunu böyle söylediğiniz zaman vahiy telakkisini baştan sona yeniden tartışmamız gerekiyor. Eğer bu Kur’an Arapların zihinlerine hitap ediyorsa o zaman İslam’ı baştan sona konuşacağız. İtikadı da, ibadeti de onun zihnine göredir, ahlakı, edebi de onun zihnine göredir, muamelatı da onun zihnine göredir.


Bu konu da bir de dinin inanç, ibadet, ahlak ve muamelat boyutlarını birbirinden ayırma teşebbüslerini anlamakta zorlanıyorum. Nasıl bir akıl, onlara emredilen şer’i muamelatı arap zihninine indirgerken, yine aynı merci tarafından onlara emredilen ibadet manzumesini onların zihin ve idrak seviyelerinin üstünde tasavvur edebilir. Ve bu spekülasyona nasıl cesaret edebilir?

 
İman baş tacımız, ibadet baş tacımız ama filan filan konular Araplara göredir denilirse işte bu çelişkidir ve bu, istikametten sapmadır.


Ben istikamet deyince, insanın zihinsel, vicdani, ahlaki bütünlüğünü korumasını anlarım. Bu konularda bu bütünlükten sapma olduğunu görüyorum. Onun için istikametinizi korumanızı arzu ederim. Bundan sonra da bu konuları ciddiye almanızı arzu ederim. Bu husus hayatınızın en ciddi problemidir. Din konusu, vahiy konusu, Kur’an konusu… Bunlardan karşılaşabileceğiniz en aziz, en değerli ama bir o kadar da ciddi konulardır. Hafiflik, sululuk, hatta umursamazlık gibi olumsuz yaklaşımlarla anlaşılamaz ve çözülemezler. İtina, ihtimam, ciddiyet, samimiyet ve aynı zamanda ilmi dirayet gerektiren konulardır. 

 
Sözün burasında Peyami Safa’yı anmak istiyorum:


Üstad diyor ki: “İnsan ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı yahut da, inandığı bazı kıymetler varsa, onlar için fedakârlık yapmalı. En çirkin şey, ikisine birden sahip çıkan mürâîliktir.”


Ben de aynen böyle düşünüyorum. İstikamet derken de bu manayı anlıyor ve bunu kastediyorum.


Özetle diyorum ki insanlar hayatı ciddiye alsınlar, bunu başta ilahiyat öğrencileri yapsın; çünkü ilahiyat öğrencisi müstakbel hocadır. Yani toplumun önünde rehberdir, kılavuzdur, yol göstericidir. Onun için onların tavrı ve duruşu çok önemlidir. Bu yüzden öncelikle hayatı ciddiye aldıklarını göstersinler. Hayatı ciddiye almak demek, “karar vermek” demektir. Karar vermek demek bir takım ilkelere dayalı olarak yaşamayı taahhüd etmek demektir. İlkeli yaşamaya karar verdiğiniz zaman, ister istemez bir takım zevk ve lezzetlerden, menfaatlerden ve ihtiraslardan mahrum kalmayı da göze almışsınız demektir. Ancak bu o kadar da kolay değildir. Eğer yürekten inanarak, “bu ilkeli hayat, bu mahrumiyete değer” diyebiliyorsanız, gerçekten o, sürdürülebilir bir ilkelilik olur. Aksi halde süreklilik arz etmez.


Tabii bütün bunların böyle anlaşılması ve yaşanması için, böyle anlatılması ve sunulması gerekir.

   ---------

Ebru YÜKSEL

Hitit İlâhiyat Fakültesi         

           

 

Tags: hitit

Yorumlar  

 
0 #7 Ziyaretçi 09-03-2008 20:24
çok beğendim.ılımlıydı,ılımsızdı,gelenekti-moderniteydi,ev veliydi-ahiriydi,ötekiydi-berikiydi,kafam ız son senelerde iyice bulandıydı.Ben önceleri sizleri yanlış anlayanlardan idim.şimdi tevbekarım.şimdiler de ise devletim zirvesine de tasallut ettiiler hocam. İslamı elma-portakal gibi tv kanallarında malzeme eder oldular.Başörtüsü,teferruat oldu,öncelikli mesele olmadı,sonraya bırakıldı,allandı geldi,sallandı geldi,vs.........Yılmak yok ,yolunuz a çık olsun muhterem hocam... İslama ; kendilerine,yaşamak istedikleri şekle göre anlam vermeye çalışanlara,bulandıranlara,sula ndıranlara,fırsat vermeyin. İlahiyata yeni dühul etmişKörpe zihinleri onların kirli emellerine terketmeyin hocam.Allah a emanet selamet ve muhabbetle kalınız efendim...
Alıntı
 
 
0 #6 Ziyaretçi 12-02-2008 19:10
Hocam duygularımıza tercüman olduğunuz i çin dilinize gönlünüze sağlık. İnanın yukarı-)a rahtszılığınız ifade ettiğiniz hususlarda aynı ızdırabı biz de hissediyoruz.
İlahiyatların kuruluş maksadını gözönüne aldığımızda ilahiyatların şu anki durumunu yadırgamak mümkün değil ancak ilahiyatlardaki hocalarımıza bakarak bunu böyle olmaması gerktiğini düşünüyoruz ve hayal kırıklığına uğruyoruz.
Modernist yaklaşımlarla Kur'an'a bakmaya çalışan ilahiyat çıların bize nasıl ızdırap verdiğini daha mufassal anlatsa idiniz mesele dah da vuzuha kavuşurdu hocam, bu mesele amaalesef kanayan yaramız..
Allah'tan bizi istikametten ayırmamasını temenni ederken, bize bu hakikatleri bir kez daha hatırlattığınız i çin size müteşekkiriz. Allah yardımcımız olsun.
Alıntı
 
 
0 #5 Ziyaretçi 12-02-2008 19:00
allah razı olsun hocam .zaten 90 yılından sonra mezun olan ilahiyat mezunlarını gördügüm zaman rabbime şöyle yalvarmıştım . ya rabbi ümmeti ilahiyatcıların şerrinden muhafaza eyle . arkadaşlar cok ağır söylüyorsun dediklerinde istisnalar kaidei bozmazdemiştim inşallah siz o istisnalardınsınız diye inanıyorum allaha emanet olunuz ellerinden öperim selamün aleyküm
Alıntı
 
 
0 #4 Ziyaretçi 12-02-2008 16:42
Es-Selamü Aleyküm.
Pek Muhterem Hocam! Binler tebrik, binler teşekkür...
Zat-ı alinizle yapılan mülakatı heyecanla okudum. Sözleriniz gönlüme ab-ı hayat serpti. İşlerin ayağa düştüğü şu zamanda, sadakat ve liyakat, ilim ve ihlas sahibi şAHS İYETlerin varlığı, Mevla'nın bu ümmete bir ikramı-)ır. Allah (cc), sayılarını ziyade eyleyip, bizlere de kıymetlerini bildirsin. Amin.
Ayrıca, böyle güzide şahsiyetlerle -dolaylı da olsa- bizleri hasbihal eden site yetkilelirine teşekkür eder; hocamın şahsında diğer muhterem hocalarıma kalbi muhabbet, baki selamlar eder, hürmetle -ülemanın elleri öpülür- ellerinden öperim.
Alıntı
 
 
0 #3 Ziyaretçi 12-02-2008 01:18
MUHTEREM HOCAM.
ZATIAL İN İZ İN TESB İTLER İNE VE İFADELER İN İZE, GÜRÜş VE DÜşÜNCELER İN İZE TAMAM İYLE KATILIYORUM.UZUN YILLARDIR MADDE BAğIMLILIğI İLE MÜCADELE ETMEK İÜ İN Eğ İT İM KURUMLARINI, YURTLARI, HAP İSHANELER İ VE ASKER İ B İRL İKLER İ GEZ İYOR, SEM İNERLER VER İYORUM. GENÜL İğ İM İZ İN HAL İ SON DERECE PER İşANDIR. SOSYAL ÜÜRÜME VE AHLAK ÜÜKÜNTÜSÜ B İR İLLET- İ SAR İYE G İB İ HER YANI KAPLAMIş BULUNMAKTADIR. ÜZÜNTÜNÜZÜ ,MÜCADELEN İZ İ VE ÜABALARINIZ I DER İNDEN PAYLAşIYORUM.
ALLAHTAN CC SAğLIK VE AF İYETLER D İL İYOR; HER İK İ C İHANDA DA AZ İZ OLMANIZI TEMENN İ ED İYORUM.
BAK İ SELAMLARIMLA...
KARDEş İN İZ
ATT İLA ALPAY
Alıntı
 
 
-2 #2 Ziyaretçi 09-02-2008 21:02
"Bu yüzden bugünkü ilahiyatların durumunu i ç a çıcı bulmuyorum ve ilahiyatlarda dindar insan yetişsin diye bir gayret olduğunu sanmıyorum. Sanki bütün programlar din tenkit çisi yetişmesi i çin yapılmış gibiâ?¦ Bunu bu kadar yakından müşahade etmekten fevkalade müştekiyimâ?¦"

değerli hocam,
hidayet hanım'ı eleştirmişsiniz ama bu eleştiri onun tezi ile yakından uzuktan ilgili değil...yani bu cümleleriniz e rağmen hidayet hoca'nın ortaya koyduğu "ataerkil ulema ve onların eyledikleri" bizim i çin hala bir utan ç sebebi olarak bulunmaya devam etmektedir..

komplocu/ötekileştiren/hissi değerlendirme lerinize katılmıyorum.
hidayet hanım ger çek bir bilim (ya da ilim) insanı-)ır...
alıntıladığınız pasajlarda da görüldüğü üzere bir tek problematiği vuzuha kavuşturmak i çin koca bir sene kuran çalışmaları yapmıştır...
yanılmıyorsam doktora çalışması tam dokuz senesini almıştı...

islam ilahiyatının problemlerini görmezden gelmek de elbette bir tercih ve perspektif nesnesi olabilir, ancak bu tavrın en fazla "istikamet" kavramı ile çatışacağını düşünüyorum...size de peyami safa'ya da ve dahi evreni siyah beyaz renkler ile okuyan tüm zevata da katıldığımı söyleyemem.
"ya sev ya terk et" çi bu yaklaşım -modern anlamda- ilmi olmaktan çok uzak olsa gerek..

selamlar..
Alıntı
 
 
0 #1 Ziyaretçi 07-02-2008 09:00
Üok değerli hocam, roportajı sonuna kadar heyecan şevk ile okudum...Rabbim'e hamd-u senalar olsun -her ne kadar hakkını verememiş olsak da - islam hukuku dersimizi sizden almış olduğumuz i çin kendimi ayrıcalıklı hissediyorum :-) hayat bakış a çımız, ilahiyat hayatımızın zihinsel ve i ç alemimizin oluşumunda en etkin hocalarımızdansınız... İlahiyat hayatımıza bu bakış a çısını, vahye dayalı ilim, deruni bakış a çısını bize kattığınız i çin sizin de roprtajda ettiğiniz duaya can-ı gönulden amın diyorum rabbimiz sizi iyi ki; ilahiyat çı yapmış... Cennetine nail eylesin ...
İlahiyat gen çliği olarak çizdiğiniz tabloya katılmamak mumkun değil, kendimizi ört pas edemiyoruz ne yazık ki durum bu ve işin daha da vahım yanı bundan şikayet çi de olmuyoruz biz ilahiyatı bitirdik ya ! kendimizi tenkid etmekten ziyade dini tenkid eder olduk ... En azından durumu dert edındıgımızı bılın cunku bu derdı gı-)ermeye cakışmak da durumun degısecegıne daır bır umut...
Herbir cümleniz kulağımıza küpe cok fazla istifade ettiğimizi soylemelıyım..
Üok teşekkur edıyoruz ... Allah razı olsun sizden her daım selamet uzere sağlık uzere afıyet uzere hamd uzere olmanız duaısyla...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile