Röportajlar

omeraydinresİlâhiyatçı, yazar. 1968 Samsun/Terme doğumlu. 1990’da Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. 1991’de aynı Fakültenin Kelâm anabilim dalında araştırma görevlisi olarak atandı.


1996’da “Sadru’ş-Şerîa es-Sânî’ye Göre İnsan Hürriyeti ve Fiileri” konulu çalışmasıyla Kelâm doktoru unvanını kazındı. 1997’de İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Kelâm anabilim dalı öğretim üyeliğine atandı. 2002 yılında doçent, 2008'de profesör oldu.

Hocam İlahiyatçılık serüveninizin nasıl başladığını anlatır mısınız?

Yani buna İlahiyatçılık serüveni demeyelim ama din eğitimi serüvenimiz her Anadolu çocuğunun olduğu gibi küçük yaşlarda özellikle aileden alınan dini eğitimlerle başlıyor, daha sonra İmam Hatip Lisesi eğitim süreci var.

Bizim dönemimizde İmam Hatip Lisesi yedi seneydi. Bu süre içinde, okuldaki dersler dışında beş yıl dışarıdan klasik din eğitimi aldım. O bakımdan İlahiyata gittiğimde emsallerime göre daha rahattım, daha farklı bir eğitim öğretim sürecim oldu.

İlahiyat Fakültesine başlama anımı çok önemserim. Yetişme dönemimizde ailemiz bizi topluma faydalı olacak mesleklere teşvik etti. Bende o çocukluk dönemimde bir tıp doktoru olmakla topluma daha fazla hizmet edeceğimi düşünüyordum, fakat İmam Hatip Lisesi sonunda deneme sınavlarına girdiğimde benim tıp fakültesini kazanacak bilgim olmadığını anlayarak İlahiyata gitmeye karar verdim. Yalnız İlahiyata gitmek istiyorum ama aynı zamanda İstanbul’da okumak istiyorum. Fazla tercih yapmadım, dokuz tane İlahiyat Fakültesi vardı, ben ise yedi tanesini yazdım. O sene puanlar yükseldi ya da ne olduysa biz Erzurum’a düştük ki benim son tercihimdi.

Erzurum’a gittim, eğitime başladım; ama İstanbul özlemim bir türlü dinmedi. Orada yatay geçiş için çalıştım. Marmara İlahiyata 1988 yılında yatay geçiş için müracaat ettim. Kazandın veya kazanmadın diye bir yazı gelecek diye bekliyordum. Yazı gelmedi ve kabul edilmedik diye Erzurum’a döndüm. Meğer yazı göndermiyorlarmış, fakültenin kapısına asıyorlarmış. Arkadaşlar dedi ki senin ismin Marmara İlahiyatın kapısında var. Çok heyecanlandım. Derhal İstanbul’a, Marmara İlahiyat’a geldim. Daha sonra, aynı meslekten olduğumuz Prof. Dr. M. Saim Yeprem hocamız dekan yardımcısı ve orada benim Marmara İlahiyatta öğretim üyesi olan imam hatipten bir hocam vardı; babam ve onlar Saim hocanın yanına gittiler. Hoca kayıt zamanının geçtiğini bu işin olamayacağını söyledi.

Bende Marmara İlahiyat’tan ziyade İstanbul tutkusu vardı. Öğrenciliğim sırasında Erzurum’dan zaman zaman geliyorum. Hatta Beyazıt’ta üniversitenin önünde seksen altı senesinde çekilmiş fotoğrafım var. Ondan yıllar sonra gelip bu üniversitede hoca olacağımı bilemezdim. (duygulu anlar)

Benim kaydım olmadı. Hayatımda en çok üzüldüğüm günlerden bir gündür o. Erzurum’a döndüm. O gün çok üzülmüştüm ama hayat; insanın nerden nereye geleceği belli değil. Olanda hayır vardır derler, bizim için hayırlı olan orda olmamızmış tabi ben bunu daha sonra anladım. Demek ki nasip bin dokuz yüz doksan yedi yılındaymış. 1997 yılında hoca olarak İstanbul’a geldik.

Bizim öğrenciliğimizle sizin öğrenciliğinizi kıyasladığımızda fark görüyor musunuz?

Biz hala öğrenciyiz… Bizim öğrenciliğimizle sizin öğrenciliğinizi kıyasladığımızda, bazı alanlarda ilerleme olmuştur, bazı alanlarda gerileme olmuştur.

Türkiye’de özellikle bizim İmam Hatip Lisesi öğrenciliğimiz sırasında doğru düzgün okuyacak kaynak bulamazdık. Türkçe kitap bile bulamazdık. Dini eserlerin çoğu yabancı ülkelerdeki uzmanların, bilim adamlarının eserlerinin çevirileriydi, gönül isterdi ki Türkiye’de yetişmiş çok insan olsun, onların kitaplarını okuyalım. İşte geçmişe göre bugün ki neslin avantajı, bu son 20–25 yıl içinde Türkiye’de dini alanda çok sayıda yetişmiş akademisyen var, önemli olan onların yaptığı araştırmalara ulaşmak, onları incelemek.Onları daha da ilerilere taşımak.

İmam Hatip Lisesi Okulları ve İlahiyat Fakülteleri olmasaydı ne olurdu?

Bir kere bazı şeyleri değerlendirirken dünyaya da bakmak lazım, dinsiz toplumlar var mı?

Parmakla sayılabilecek kadar ateisti dışarıda bırakırsak bir kere dinsiz toplum yok. Dolayısıyla her toplum kendi dini ihtiyaçlarını karşılamak için kurumlar kurmuştur; bizim ülkemizde de bu ihtiyacı karşılamak üzere hem lise hem üniversite bazında kurumlarımız vardır ve bu kurumlar dini alanda araştırma yapıp halkın ihtiyaçlarını karşılamak için hem bilimsel hem de toplumsal ihtiyaçlar için çok lüzumludur.

Şayet bu kurumlar olmasaydı, özellikle din gibi birlik ve beraberliği gerektirecek bir alanda çok yanlış yollara gidilebilirdi. Dinin böyle kurumsal, şeffaf ve açık ortamlarda ortaya konulması çok önemlidir.

Aksi halde bir takım gruplar oluşur ve kendi içlerine kapalı, dinin özüyle irtibatı olmayan bir sürü akım ve fraksiyonlar ortaya çıkar ki bu İslam dininin istemiş olduğu birlik, beraberlik ve tevhide aykırı olur.

Burada şunu da eklemek isterim. Ben, ilahiyat fakültesi mezunlarının kıymetinin toplum tarafından tam kavranamadığı kanaatindeyim. Türkiye'de ilahiyat fakültesi mezunu kadar zengin kültür veren başka bir fakülte yoktur. Bir ilahiyat öğrencisi temel İslam bilimleri dışında, "eğitim, felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih, edebiyat, sanat, musiki vb." pek çok alanda da eğitim görerek mezun olmaktadır. İlahiyatçılara yaklaşım, sadece dini konularda eğitim almışlar gibi sergilenmektedir. Bunda kısmen kendisini iyi yetiştirmemiş meslektaşlarımızın da katkısı olduğunu düşünüyorum.

İlahiyatçı bir akademisyenin görevi nedir? Derse girmek, kitap yazmak konferans sempozyum çalışmalarında yer almak mıdır? Akademisyenlere çok mu yükleniyoruz?

omraydktp.jpg Ciddi anlamda akademisyense eğer ve bu unvanı, bu sıfatı tam olarak yerine getirmek istiyorsa, bu insanın boş vakit diye bir kavramı yoktur. Akademisyen hem öğrencilerine hem topluma karşı sorumludur. Bir de akademisyenin kanunlar ve yönetmelikler karşısında sorumlulukları vardır. Biçimsel olarak biz insanlar kanunlara karşı sorumluklarımızı genelde yerine getiririz, -dinimiz gereği- kanunların bizden istediği asgari şartların ötesinde çalışmak durumunda hisseder ve böyle olduğuna inanırız. Mesela bende boş vakit diye bir kavram yok. Boş vakit tabirini, hatta tatil kelimesini kendimle pek bağdaştıramıyorum.

Dolayısıyla İlahiyatçı akademisyen dediğimiz zaman bunda farklı özellikler aranıyor. Mesela bunu gene öğrencilerle birlikte değerlendirelim: Bir İmam Hatip Lisesi öğrencisi veya bir İlahiyat öğrencisi veya bir İlahiyat hocası, bunların hepsi aynıdır. Bizi eskiden hocalarımız yetiştirirken şöyle tavsiyede bulunurlardı: Sizin bir takım hatalar yapmanız başkalarının yaptığı hatalardan daha büyük görünür, siz beyaz gömlek gibisiniz size değen küçük bir leke çok belirgin bir şekilde ortaya çıkar. O bakımdan özellikle İlahiyatçı akademisyenlerin bu konuda gerçekten kendilerini değerlendirip ona göre hareket etmeleri gerekiyor, daha titiz davranmalılar. Bir de bu, Kuran-ı Kerim’in de yaptığı bir vurgudur ve ben bunu her zaman ifade ederim.

İlahiyatçıların kesinlikle kendilerini -bugün özeleştiri diyorlar- nefis muhasebesinden geçirmeleri gerekir ve sorulması gereken soru şudur: Biz ilahiyatçılar gerçekten bu toplumun ihtiyaçlarına cevap verebiliyor muyuz? Formel olarak belki sureta vazifemizi yerine getirebiliyoruz, getiriyoruz ki bu konumdayız. Ama bu şeklî görevlerin dışında ben ilahiyatçılara daha büyük görevler düştüğünü düşünüyorum. O bakımdan gerek toplumun çeşitli katmanlarına ulaşmada kitap telifleri olsun, konferanslar olsun, çaba gösterilmeli. Kitap telifleri derken dikkat çekmek isterim, çok okuyup az yazma taraftarıyım. Akademisyenlerden, çok okuyup az yazmalarını, nitelikli yazmalarını bekliyorum. İnsanların tekrar tekrar aynı konuları okumalarına gerek yok, gerçekten yeni şeyler bulmuşsa, yeni şeyler varsa, özellikle Kuran-ı Kerim ve sünnet üzerine yeni birtakım yorumları varsa, kavramsal açılımları varsa onları okumak isteriz, ama bilinen konuları, farklı açılardan bakmadan aynı düzlemde tekrar etmenin hiçbir faydası yok.

Tebliğcinin tebliğ ettiğiyle vasıflanması hususunda ayrıntıya girecek olursak, İslam a davet konusunda kişi neyi kıstas alacak?

Bu biraz önceki fikrimle de mutabıktır. Bir kere biz Allah’ın dinine davet ediyoruz. Ve Allah’ın dinine davetin temel görevlisi Hz. Peygamberdir ve Peygamber yirmi üç yıl tebliğde bulunmuştur. Bir kere bir Müslüman’ın İslam’a davet yöntemi, Kuran-ı Kerim’in ve Hz. Peygamberin çizdiği çerçeve dışında olamaz. Olmamalıdır.

Dolayısıyla yine bir ayetten hareketle Allah’ın yoluna hikmetle davet edeceğiz. Bu hikmete çeşitli manalar yükleniyor, ama benim anladığım mana şudur: Dinin gerektirdiği bütün o üstün ahlakı en sağlam biçimde davetçinin kendi üzerinde uygulaması gerekiyor. Yani iyiliği başkasına emret, kendin bu iyilikleri yapma; bu İlahiyatçı sıfatıyla bağdaşmayan bir düşünce veya hareket biçimidir. Davetteki ikinci önemli unsur güzel öğüttür. Bu Hz. Peygamberin hem uygulamalarıyla hem de çeşitli hadisleriyle desteklenmiştir.

Sonuç olarak Allah’ın yoluna davet ederken öncelikle o davet ettiğimiz unsurları kendi hayatımızda uygulamamız, sonra da diğer insanları gerek hareketlerimizle gerek sözlü olarak doğruya davet etmemiz gerekiyor. Çünkü dinimiz gerçekten hem bizim inancımıza göre hem de realite olarak en mükemmel, dünyadaki ve ahirette ki mutluluğu sağlayacak tek dindir.

İmam Hatip Lisesi Okulları ve İlahiyat Fakültelerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ben bugünkü durumu iyi görüyorum, ama fevkalade midir diye sorarsak, bütün alanlarda olduğu gibi fevkalade değildir. Benim şahsi bir görüşüm var: Bir toplumda bir unsur ilerde veya geride olmaz, yani ekonomi, dini hayat, eğitim… bunların ya hepsi ilerdedir ya hepsi geridedir. Aralarında küçük farklar olabilir, bunların önemi yok. Ama bugün Türkiye olarak biz bütün unsurlarıyla birlikte hayatımızdan memnunsak bir sıkıntı yok, fakat memnun olmadığımıza göre demek ki daha gelişmek için gayret sarf etmek zorundayız.

Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi Bölümünü İlahiyattan ayrılması hakkındaki yorumlarınızı alabilir miyiz?

İlahiyat Fakülteleri kurulduğundan bu yana zaman zaman program değişiklikleri oldu. En son, daha önce mevcut olan hazırlık sınıfları kaldırıldı İlahiyat fakülteleri 4 yıla indirildi. Sanki süreç hep böyle deneme yanılma yoluyla ilerliyor gibi, yalnız sorun İlahiyat fakültelerinin sorunuysa, programlar değiştirilecekse bir kere yapılması gereken şey şudur: Türkiye’deki bütün İlahiyat fakültelerinin kendi içlerinde toplanıp bu konuyu tartışması ve görüşlerini bir merkezde birleştirerek neticeye varmaları gerekir.

Hâlbuki öyle yapılmıyor! Türkiye’de karar verici mekanizmanın tayin ettiği birkaç kişi toplanıp, görüşleri olgunlaştırıp daha sonra fakültelere yönetmelik veya talimatla gönderiyorlar, bu yanlış bir şey.

Sorduğunuz sorunun cevabına gelince, din kültürü ahlak bilgisi öğretmeliği bölümünün İlahiyatlardan ayrılması da aynı şekilde olmuştur. Yani İlahiyat fakültelerine hiç sorulmadan İlahiyat fakülteleriyle hiç tartışılmadan yapılmıştır. İşte Türkiye’de yüksek öğretimdeki yanlışlıkların başında bu geliyor.

Bölümün programına baktım, oradan Türkiye’nin önünü açacak, gençleri aydınlatacak din kültürü öğretmeni çıkmaz.

Burada din eğitimi söz konusuysa, bu ülkede din eğitiminde uzun yıllarını vermiş olan İlahiyatçı hocalarla bunun konuşulup tartışılması gerekiyordu. Bu gibi müfredat değişiklikleri geniş çerçevede tartışılıp daha sonra karara bağlandığı takdirde ülke için, eğitim için daha kazançlı olacağını düşünüyorum.

Burada bilime, bilim adamının bilgisine değer söz konusu; ayrıca, netice itibariyle hepimiz bu ülke insanına hizmet için varız. Dolayısıyla en kaliteli hizmeti sunmakla yükümlüyüz. Bu tip davranışlardan kalite çıkmadığını daha önceki tecrübelerimizle gördük ve biliyoruz.

Gerçekleştiremediğiniz hayalleriniz var mı? Şunu yapmayı çok isterdim de yapamadım Allah izin verse de yapsam dediğiniz…

Vallahi ben şu kanaatteyim, Allah’tan ne istemişsem bana verdi. Şunu yapsam dediğim ve yapamadığım bir şey yok, sadece Kuran-ı Kerim meali çalışmam var, eğer onu bitirebilirsem tamam olacak. Bunu belki ömrümün sonuna doğru ancak bitirebilirim diye düşünüyorum. Piyasada çok Kuran-ı Kerim meali var ama biliyorsunuz Kuran-ı Kerim’i orijinalinden bizim dilimize aktarmanın çeşitli zorlukları var. O zorluklar olmasa zaten otururuz birkaç ayda biz onu çeviririz hâlbuki onu çevirmek önemli değil. Önemli olan Arap dili ile nazil olmuş Kuran-ı Kerimdeki ilahi mesajı bizim dilimizle, bizim insanlarımıza en güzel şekilde aktarmak. Güzel aktaranlar var tabi ama ben daha farklı, daha güzel olacağını düşündüğüm için böyle bir çalışma başlattım. Bunu bitirmek istiyorum, onun haricinde öyle tul-i emele dair şeylerim yoktur.

Okulumuzdaki etkinlikleri yeterli buluyor musunuz?

Fakültemizde fiziki ve akademik pek çok eksiklik olduğunu biliyorum ama bu ilk olarak fakültemizin yeni olması, ikincisi fiziki ihtiyaçlarını tamamlayamamış olması, üçüncü olarak da akademik kadronun yeterli olmamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla fiziki alt yapıyı hazırlamadan öyle öğrenciden şunu bekliyoruz, bunu bekliyoruz diye çok yüksek şeyler beklemenin de bir manası yok; ama ben her zaman sizlere söylüyorum: "Elinizde bulunan imkânları çerçevesinde en iyi şekilde yetişmek", bu mümkündür.

İnternetle ilişkiniz nasıldır, bir siteniz de var, ne kadar vakit geçiriyorsunuz?

İnternet sitesinde fazla vakit geçirmiyorum, internetten teknik olarak da fazla anlamıyorum; ama bazı fikir ve bilgileri küçük küçük de olsa zaman zaman toplumla paylaşmak için oraya koyuyorum. Bir takım bilgileri olgunlaştırdıkça oraya aktarıyorum veya kitaplardan özetler yapıyorum ve seçomraydin.jpgmeler yaparak oralara aktarıyorum. Dolayısıyla o siteyi çok profesyonel anlamda şu anda dolduramadık, o konuda aslında üzüntüm var. Bunun tek nedeni de zaman eksikliği; çünkü bildiğiniz gibi benim bütün bu çalışmaların yanında özellikle telif ve çeviri çalışmalarım çok zamanımı alıyor.

E-İlahiyat mensuplarına internet ve sitemiz konusunda tavsiyeleriniz nelerdir?

Tamam, paylaşımlarınız olsun ama uzaktakinin derdine biraz merhem olmak zorlaşabilir, yakındakiler o sorunu çözemiyorsa siz uzanın, ancak sitenizde çok da zaman geçirmeyin; sadece yorulduğunuz zaman dinlenmek için… yani ilim yolunda yetişirken çok vaktinizi almasın, şahsi olarak senin için söylemiyorum bütün arkadaşlar için… mesela böyle siteler var muhabbet ediyoruz din konusunda falan, tamam muhabbetinde bir sınırı var ama, bizim literatürümüz çok geniş dolayısıyla çok zamana ihtiyacınız var. Önemini, güzelliğini biliyoruz, internetle uğraşmayın demiyorum ama sizi bağlayıcı olmasın, yarın bu fakülteden mezun olacaksınız toplum sizden çok farklı şeyler bekliyor, asıl ile feri olanı karıştırmayın.

Betül Cevher - E-ilahiyat Mümessil Başkanlığı

Tags: istanbul

Yorumlar  

 
0 #5 Ziyaretçi 11-06-2010 20:59
hocam ben sizi nur erturkte izliorum çok memnun oluoruz bana dewamlı muska yapılıor we namaza duramıorum bu duruma çok üzülüorum beni çok sıkıntı basıor bana bu konuda yardımcı olabilirseniz sewinirim iyi günler saygılar
Alıntı
 
 
0 #4 Ziyaretçi 17-05-2009 21:51
ben 10.sınıf türkçe-matematik öğrencisiyim bir anadolu lisesinde okuyorum ama ilahiyat fakültesine gitmek istiyorum bana yardım etmek için beni bilgilendirmeni zi isteyebilirmiyi m
Alıntı
 
 
0 #3 Ziyaretçi 20-03-2009 18:22
Yaklaşık Beş Ay Kadar Ünce Kendisiyle Yapmış Olduğumuz Röportajla Sitemize Konuk Ettiğimiz Hocamız Ümer AYDIN İstanbul Üniversites i İlahiyat Fakültesinde 3 Yıl Aranın Ardından Yeniden Dekan Yardımcılığı Vazifesinde..

Allah Yardımcısı Olsun..
Alıntı
 
 
0 #2 Ziyaretçi 15-01-2009 01:15
teşekkür ediyorum elif,

bizim i çinde çok çok mühim bir tavsiye öner hocamızın vakti değerlendirme hususunda serdetmiş olduğu fikir, dikkat çekmeniz güzel olmuş..
Alıntı
 
 
0 #1 Ziyaretçi 22-11-2008 20:41
Güzel bir röportaj olmuş Emeği ge çen herkese teşekkür ederim. Ümer Hocamızın söylemiş olduğu "akademisyenler çok okuyup az yazsınlar "cümlesi çok

manidar. Kendisinin de belirttiği gibi değişik bir bakış a çısı sergilemeden aynı şeyleri tekrarlamanın bir manası yok. Sayfalar dolusu yazı-)an ziyade nitelikli

eserler vermek önemli. Bir de röportajın sonunda aslolanla feri olanı karıştırmayın ve zamanınızı daha verimli ge çirin nasihati de çok yerinde olmuş.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile