Cumartesi, 28 Mart 2009 01:05
Hocam biraz kendinizi tanıtabilir misiniz?
Hoş geldiniz. 1966 Çorum Alaca ilçesinde doğdum. 1985 de Alaca İmam Hatip lisesinden, 1990 de Ankara İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldum.
Memuriyet görevlerim kısaca şunlar oldu: 1990-1992 yılları arası Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde (Ankara) görev yaptım. 1992-1993 arası Milli Eğitime bağlı olarak Ankara Hacı Bayram Ortaokulunda öğretmenlik görevlerinde bulundum. Akademik çalışmalara 1990 yılında Ankara İlahiyat’ta (tefsir) Yüksek Lisansıyla başladım. Tezimin başlığı: Şeyhülislam Musa Kazım Efendi ve Tefsiri idi. Tez danışmanım Prof. Dr. Mevlüt Güngör bey idi. 1993’te tezim bitmeye yakınken YÖK’ün açtığı yurtdışı sınavlarına (YLS) başvurdum ve bu sınavın sonucunda yüksek lisans ve doktora yapmak üzere 1994 yılı Ocak ayında Amerika Birleşik Devletleri’ne gittim. Aynı yıl Teksas eyaletinin başkenti Austin’da “The University of Texas At Austin”da (Department of Middle Eastern Languages and Cultures / in Arabic - Islamic Studies) yüksek lisansa başladım. 1996 da yüksek lisans bitti. Yüksek Lisans tezimin başlığı: “Word Preposition Idioms in the Sura-i Yusuf in the Qur’an” (Kur’an-I Kerim’deki Yusuf Suresi’ndeki Fiil Harfi Cerlerden Oluşan Deyimler ) dir. 1996-2001 arasında aynı üniversitede ve aynı bölümde doktora çalışmalarımı bitirdim. Doktora tez başlığım: “A Textual Analysis of the Concepts Laid Down In the First Verses of Qur’anic Revelation: Language and Meaning” (Kur’an-ı Kerim’in İlk Vahiylerinde Yer Alan Konuların / Temaların Dil ve Anlam Yönünden Bir Metin Analizi) dir. Doktora’dan sonra 2001 yılında Türkiye’ye döndüm. Şu anda da tefsir ana bilim dalında yardımcı doçent olarak görev yapıyorum.
İlahiyat Fakültelerinin dinimiz ve milletimiz açısından önemi nedir? Dini hayatımıza ve kültürümüze etkileri nelerdir?
Malum olduğu üzere din olgusu insanlık tarihi ile başlayan bir olgudur, sosyal bir ihtiyaçtır. Devletsiz toplumlar olmuştur ama dinsiz toplumlar olmamıştır. Tapılan şeyler değişmiştir ama tapanlar hep mevcut olmuştur. Allah’a inananlar olmakla birlikte insanlar çağlar boyunca bazen kendilerinden büyük nesnelere, bazen hayvanlara, bazen de güneş gibi gök cisimlerine tapmışlardır ama içlerindeki inanma duygusunu tatmin için her zaman tapacak bir şeyin arayışı içinde bulmuşlardır kendilerini. Kısacası insanda din duygusu fıtri (kişinin doğumu ile birlikte getirdiği) bir duygudur. Din insan için bu kadar zaruri ve gerekli olduğuna göre bunların en doğru ve yeterli bir şekilde öğretilmesi gereği doğmaktadır. Ülkemizde bu ihtiyacın giderilmesi için İmam hatip Liseleri açılmış, orta ve lise seviyesindeki diğer okullara Din kültürü ve Ahlak bilgisi dersleri konmuş, yüksek öğretimde ise bu görev İlahiyat Fakültelerine verilmiştir. İlahiyat Fakültelerimizde ders müfredatları bugün itibariyle tatmin edici mi derseniz, arzulanan durumda değil derim. Bu konuda akla ilk gelen nokta olarak şunu diyebilirim: Önceki yılların müfredatlarında 1 yıllık Arapça hazırlık sınıfları vardı, daha sonra bu kaldırıldı ve Arapça ve Kur’an-ı Kerim dersleri diğer derslerin arasına dağıtıldı ama bana göre büyük bir eksiklik oluştu. Öğrencilerimiz maalesef Arapça dil altyapısı olarak yeterli donanıma sahip olmadan veya gerekli standardı kazanmadan derslere başlıyorlar ve birçoğu bütün fakülte süresince bunun eksikliğini hissediyor, bizler de derslerimizde tecrübe ediyoruz maalesef.
İlahiyat Fakültelerinin dinimize ve toplumuza karşı sorumluluklarının büyük olduğu hepimizin malumudur. Doğru ve yeterli din eğitimi ve anlayışının verildiği / verilmesi gerektiği yerlerdir İlahiyat fakülteleri. Bu da öncelikle buralarda görev yapan hocaların alanlarında yeterli ve gerekli donanıma sahip olmalarına ve öğrencilerin de gayretine bağlıdır.
Toplumumuzun ilahiyata bakışı (hocasıyla, öğrencisiyle bütün bir ilahiyat camiasına bakışı) büyük oranda yine bizlerin yeterliliği ve ilim-amel uyumluluğumuza bağlı olarak şekillenmektedir. Yani, aradığı cevabı onu tatmin edici ve doğru olarak verebilmişsek veya bildiğimizi amelimize ve şahsiyetimize yansıtarak ona güzel örnek olabilmişsek bu bizi insanımızın gözünde olmamız gereken yere koyuyor. Aslında toplumumuz bizlere/din görevlisine başta temiz bir sayfa açıyor ve bekliyor; eğer bu sayfayı temiz olarak korur ve muhafaza edersek, onlar yanımızda ve destekçimiz oluyor ama kirletirsek ve layıkıyla özen gösteremezsek bizden uzaklaşıyorlar. İlahiyat mensubu her şeyden önce ahlak ve karakteriyle başkalarına örnek olmak zorundadır. Çok az örnekleri de olsa maalesef birkaç kötü örnek bütün bir camiayı karalamaya yetmektedir.
İlahiyat mezunlarının yeterliliği konusunda da şunları söyleyebiliriz; genelde toplumumuzda yeterince bilinmese de, İlahiyat mezunu/mensubu bir kişi, aldığı birçok dini dersin yanında din psikolojisi, din sosyolojisi, felsefe, tarih, sanat dersleri, dini musiki, yabancı diller gibi sosyal bilgiler alanında da azımsanamayacak kadar dersler almaktadır, dolayısıyla o konularda da kendini yetiştirmektedir. Bu program zenginliği ile İlahiyat Fakültelerinin ülkemizde başka örneği yoktur desek abartmış olmayız herhalde.
Okuldaki eğitim kalitemizin artırılması yanında toplumu, dünyayı ve muhatabımız olacak insanımızı da iyi tanımak zorundayız. Bunu hakkıyla yapabilirsek sorunlarına çözüm sadedinde tatminkâr reçeteler yazabiliriz onlara, aksi takdirde reçetemiz doğru olsa bile her hastalığa/vakıaya uygun olmayabilir. Muhatabı tanıyarak ona göre çözüm reçetesi sunmanın örneklerini efendimiz Hz. Peygamber’in (as) uygulamalarında sık sık görürüz. Detayına girmesek de onun (as) yaşayış ve ibadet durumları farklı olan iki ayrı kişiye iki farklı Sırat tarifi yapması bu konuda ilk akla gelenlerdendir.
İlahiyat Fakültelerinin dünü ve bugününü kıyaslarsak neler söylersiniz? Eğitim açısından ne tür değişiklikler yapılabilir?
Malum olduğu üzere ülkemizde İlahiyat Fakülteleri yüksek dini eğitim vermek üzere kurulmuşlardır. İlk İlahiyat Fakültesi de Ankara Üniversitesi’ne bağlı olarak 1949 da kuruldu. Daha sonraları diğer illerde mevcut olan Yüksek İslam Enstitüleri YÖK’ün kararıyla üniversitelere bağlı fakülteler oldular ve gelişmelerine devam ettirildiler. İlahiyat fakülteleri ilk kurulduğunda -Ankara İlahiyat müfredatı için söylemem gerekirse- sosyal bilimler derslerinin ağırlıklı olduğu hatta dini bilimlerin yok denecek kadar az olduğu belirtilmektedir. Hatta önceleri hadis ve tefsir dersleri dahi yokmuş okuduğumuz bilgilere ve hocalarımızın anlattıklarına göre. Zaman içinde dini dersler de müfredata girerek bugünkü mevcut duruma gelinmiş.
İlahiyat Fakültelerimizde müfredat değişikliği konusunu çok önemsiyorum. Bu değişikliğin en önemli ayağı Arapça hazırlık sınıflarının mutlaka tekrar açılması, Kur’an-ı Kerim derslerine de özellikle kıraat derslerine gerekli ağırlığın verilmesidir. Çünkü İlahiyat eğitimi malum olduğu üzere bir dini bilimler okuludur, bizim dinimizin de metin dili, ana lisanı Arapçadır. Öğrencilerimizin dini derslerdeki başarılarının büyük oranda Arapça seviyelerine bağlı olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Arapça hazırlık sınıflarının yeniden açılmasıyla bu meselenin büyük ölçüde halledilmiş olacağı kanaatindeyim. Fakültenin genel müfredatının da sahalarının uzmanları tarafından tekrar gözden geçirilmesi faydadan hali olmayacaktır.
Yeniden ele alınması gereken diğer bir konu da fakültelerimizde okutulan sosyal bilimler ders müfredatının tekrar gözden geçirilmesi ve öğrencilerimizin bu derslere ilgilerinin arttırılması konusudur. Mesleğimizi yaparken muhatabımızın yani hedef kitlemizin “insan” olduğunu ve “insan”ı tanıyabildiğimiz ölçüde ona faydalı olabileceğimizi göz ardı etmemeliyiz. Dolayısıyla sosyal bilimlerdeki başarımız bizi insanları daha iyi tanımaya ve onlarla yakınlık kurabilmeye ve dolayısıyla da mesajımızı ona ulaştırabilmeye yardımcı olacaktır. Toplumumuzun ihtiyaçlarını anlamamız lazım. Bundan dolayı da sosyal bilimlere de gerekli ağırlığı müfredatta vermek gerekiyor.
İlahiyat Fakültelerinin geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu anlamda akademisyenlere ve öğrencilere ne tür görevler düşüyor?
Dünyadaki gelişmeleri takip ettiğimizde şunu gözlemliyoruz: Özellikle batı ülkelerinde maddi refaha ulaşmış insanlar ve toplumlar, mistik ve metafizik bir âlem arayışı içinde oluyorlar. Günümüz insanının, gerek kendisiyle gerekse yaşadığı dünya ve evren hakkında sayısız soruları vardır. Pozitif bilimler bu sorulara çok sınırlı bir alanda cevap verebilmektedir ve “bilinmeyenler” her zaman daha büyük bir yer işgal etmektedir. İşte bu bilinmeyenlere cevap bulabilmek için insanlar manevi olarak bu ihtiyaçların tatmini yoluna gitmektedirler. Buna paralel olarak da dini/felsefi eğitim kurumları çoğalmaktadır. Bu konuda ülkemize bakacak olursak genellikle aynı oranda olmasa bile batıdaki arayışa paralel bir durum görmekteyiz. Pozitif bilimlerin cevaplayamadığı sorular söz konusu olduğunda, bu sorular ve sorunların ele alınıp cevap üretilmeye çalışıldığı İlahiyat Fakülteleri akla gelmektedir. Sunduğu derslerin çeşitliliği ve önemi sebebiyle İlahiyat Fakülteleri toplumda dini ve ahlaki şuurun oluşturulup yaşatılması için bugün sahip olduğu önemli konum ve misyonu yarında artırarak sürdürecektir.
İlahiyat Fakültesine mecburen geldim diyen öğrencilere neler söylersiniz?
Fakültemize gelen öğrenciler arasında nadiren de olsa isteksiz olarak gelenleri görüyoruz. Aldıkları yüksek puanlara rağmen toplum tarafından daha popüler görülen diğer fakültelere girememek de ilk dönemlerde bu memnuniyetsizliğin sebeplerinden birini teşkil ediyor. Bu memnuniyetsizlik, öğrenci ortama alıştıkça, yeni arkadaşlıklar edindikçe geçmeye başlıyor. Zaten ailelerinden ayrılıp ayrı şehirde okumaya gitmek, orada yeni ortam oluşturmak her fakültedeki öğrenciyi başlı başına bir bocalamaya, moral bozukluğuna itebiliyor. Memnuniyetsizlik hisseden öğrencilerimizin, bu durumların geçici olduğunu bilmelerini isterim.
Mezun olunca iş imkânları olarak öğrencilerimiz diğer fakültelerdeki mezunlardan genelde daha şanslılar diyebilirim. Öğrencilerimiz mezun oldukları zaman başlıca, Diyanette ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev alıyorlar. Diğer kamu kurumlarında da bir sosyal bilimler alanından mezun olan kişilerden farksız olarak çeşitli görevlere atanabiliyorlar. Yani, iş bulma yönünden bakacak olursak, İlahiyat Fakültesi iş imkânları diğer branşlara göre çok iyi olan bir alan.
İlahiyatçı olmak, dini tebliğci olmaktır. Dini anlatan bir kişi olarak bizler Peygamberin varisleriyiz. Topluma karşı ulvi bir görevimiz var. Biz alt yapımızı, dini bilgilerimizi, sosyal bilgilerimizi geliştirdiğimiz müddetçe ilahiyattan çok daha fazla zevk alıyoruz.
Sonuç olarak şunları söyleyebilirim; Öğrencilerimize karamsarlık değil, bilakis daha bir canlı, daha istekli ve daha gayretli olmayı tavsiye ediyoruz.
Öğrenciyken “keşke şunu da yapsaydım” dediğiniz şeyler oluyor mu? Bunları yeni nesilden bekler misiniz?
Öğrencilik yıllarımı iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum. Öğrenciliğimde pek boş zamanım olmadı. Zamanımı değerlendirmeye gayret ettim. Fakülte yıllarında Ankara’da Suudi Arabistan Elçiliği’nin açmış olduğu Arapça Kurslarına 3 yıl devam ettim. Son sınıfta da 1 yıl İngilizce kursuna devam ettim. Fakülte derslerinden geriye kalan zamanlarda kurslarla ve fakültede bazı hocalarla öğle aralarında ek ders alarak geçirmeğe çalıştım. Oldukça da faydalı oldu.
Bugün, öğrencilerimize tavsiyem şu olabilir: Onların zamanlarını iyi değerlendirmelerini, bizim zamanımızda olmayan ve bugün kendilerinin sahip oldukları imkânların kıymetini bilmelerini, gayretli olmalarını, bilgisayar ve bilişim imkânlarını da kullanarak kendilerini en iyi şekilde yetiştirmelerini arzu ederim.
-Devam Edecek-
Röportaj: Selime Şahin- Sümeyye Atasal
E-İlahiyat Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Röportaj Ekibi
Harran: Yrd. Doç. Dr. Harun Şahin ile Söyleşi-2 için tıklayınız..| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
gerçekten bilgilendirici bir röportaj olmuş emeği geçen arkadaşlara ve saygıdğer hocamıza teşekkürler.Güzel röportaj ve konularla sizleri da sık görmek isteriz...:))
Harran İlahiyattaki arkadaşlara çok teşekkür ederiz.. böyle güzel ropörtajların devamını bekliyoruz...dua ile...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için